Belli bir toplum, belli bir kültür krize girdiği zaman, entelektüel kesimin genel olarak takip ettiği iki yol vardır. Ya bu krizin failleri üzerine bir analiz gerçekleştirip radikal bir direnişi ve kırılmayı desteklerler ya da krizin faillerinden ziyade münfaillerini analiz edip toplumsal, kültürel biraradalığı yeniden tesis edilip edilemeyeceği üzerine düşünürler.

Özellikle sosyoloji tarihi tam da bunun tarihi olarak karşımıza çıkar. Marx, kapitalizmin krizini gözlemleyip işçi sınıfı için tarihsel bir zorunluluk olarak radikal sosyalizmi öne atarken, direnişi varoluşsal bir mod olarak düşünürken, peşi sıra gelen Durkheim tam tersine kapitalizmin krizinden etkilenen bireylerin nasıl yeniden eskisi gibi bir arada ve dayanışma içinde olabileceklerini araştırır. Çok daha yakın bir tarihe gelirsek, Foucault için yaşanan tüm bu neoliberal krizlere karşılık olarak kendilik-etiği minvalinde bir direniş nosyonu geçerliyken Bourdieu içinse bireylerin kurumlarla ve serbest piyasanın krizleriyle olan çatışmalarında nasıl kendilerini toplumla yeniden bir araya getirmenin olanağını ortaya koydukları önemlidir.

Peki bu meselenin Krzysztof Kieslowski ile olan bağlantısı nedir? Aslında buradaki bağlantı en temelde Polonya özelinde gerçekleşir. Çünkü Polonya, tarihi çok eskilere uzanan ve tamamen kendine has bir direniş ve kriz durumlarıyla ortaya çıkmış bir ülkedir. Sol tarafında Protestan bir süper güç olan Almanya, sağ tarafında tarih boyunca yakasından düşmeyen Ortodoks bir Rusya’ya karşı Polonya, milliyetçi duygularını ateşleyecek bir radikal eğilimle koyu Katolik inanca yönelmiştir. Ardından gelen Sovyetler Birliği dönemiyle birlikteyse böylesine yoğun ve gündelik hayata sirayet eden inanç sisteminden çok sert bir kopuş yaşamış, uzun bir dönem süren baskıcı yönetimlerle birlikte kültürel olarak zayıflamış olan Polonya, Sovyetler’in dağılmasıyla ise bu sefer de kapitalizme geçişin krizine maruz kalmıştır. İşte Krzysztof Kieslowski tam da böylesine tarihi, coğrafi ve kültürel bir ortamda varlık göstermeye çalışan biri olarak, aslında her zaman, yukarıda bahsettiğimiz kriz durumlarında takınılan tavırlar arasında bir git-gel yaşamıştır.

Ama burada Krzysztof Kieslowski’nin kendine has farklı bir konumu vardır; çünkü o, ne salt radikal bir kopuşu desteklemiştir ne de toplumu yeniden bir araya getirecek olan dayanışmacı ruhu aramıştır. Hayat, baştan sona direnişle geçemeyecek kadar değerli, insanları bir araya getirecek bir güç olamayacak kadar da anlamsızdır. Krzysztof Kieslowski karamsar biridir ama buna karşın saf nihilizmi savunmaz. Çünkü her şeye karşın bakan gözün, inanan yüreğin kendisi olduğunu bilir. Onun için tanrının olup olmaması önemli değildir, önemli olan ihtiyacı olduğunda içtenlikle konuşacak birisinin olmasıdır.

İşte Krzysztof Kieslowski’nin aslında birleştirici gücü de tam da burada ortaya çıkar. Ne mutlak bir direniş etrafında insanlara seslenecek kadar inandığı düşünceleri vardır ne de herkese umut ve gelecek hayalleri aşılayacak kadar iyimserdir. Ama tam da bu nihilizme karşın, içinde bulunduğu karamsarlığın varoluşçu trajedisi etrafında ortak bir dile sahiptir. Yani Krzysztof Kieslowski için insanları direnmeye ya da bir araya getirmeye yarayacak bir güç var ise bu ancak hayatın içine öylece atılıvermiş olan varoluşumuzun dramıdır. Bir hümanizmden bahsedilecekse bu, insanoğlunun doğası gereği iyi olduğuna dönük bir inançtan değil, ortak olarak içine düştüğümüz ağır trajediden gelir.

Bu minvalde görüleceği üzere buradaki nihilizm aslında bizleri karanlık bir sonsuzluğa ya da intihara sürüklemez. Çünkü burada var olan mesele hayatın anlamsızlığı değildir esas olarak. Krzysztof Kieslowski için hayat zaten başından beri anlamsızdı, doğal olarak bir noktadan sonra bu anlamsızlık peşinde karanlığa gömülmenin bir faydası olamaz. Burada yapılması gereken, bu anlamsızlığı fark etmeden önce nasıl olup da hayatımızı yaşamaya devam edebildiğimizi bulmaktır. Bu yüzden dine, mistisizme, romantizme dönmek yönetmenin tüm filmografisi boyunca başat meselelerdir. Fakat amacı hiçbir zaman bunları savunmak değildir. Çünkü zaten bunlar işe yarıyor olsalardı bugün bu anlamsızlık içinde olmazdık. Bu yüzden bunların neden işe yaramadıklarını bilerek onlara dönmek… İşte karamsarlığın bir ışık gibi parlayarak yaşama değer kattığı nokta bu arayıştır.

Krzsystof Kieslowski’yi diğer entelektüellerin ürettiği çözümlerden farklı bir konuma getiren de tam budur. O, her iki takınılan tavırdan da bir adım geri gelerek nihilizmin alacakaranlığına girer ama buradan çıkmak için saf bir hümanizm keşfetmez ya da kendisini tamamen onun karanlığına bırakmaz. Bu alacakaranlıkta onun gördüğü ölüm ve yaşamın biraradalığıdır. İşte trajedi de tam burada ortaya çıkar. Bu yüzden var olan şey, hayatın olmayan gizemini aramak ve donuk ifadesiyle bize bakan ölümün suretini yok saymaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi