Hironobu Sakaguchi tarafından yaratılan ve Square Enix tarafından geliştirilen Final Fantasy markası, 1987 yılından itibaren çıkan video oyunları ve diğer medyalar aracılığıyla özellikle Japonya’da efsane statüsüne dönüşmüş durumda. Rol yapma oyunu (RPG) alanında birçok yeniliğin önünü açarken yarattığı farklı dünyalar ve birbirinden bağımsız hikayelerle fantezi evrenini de genişleten Final Fantasy serisi, sinema alanına birkaç kez girmeye çalışmış olsa da dünya çapında bir farkındalık yaratamamıştı. Eylül ayında çıkacak olan Final Fantasy XV oyununa paralel bir hikaye anlatan Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV ise; hem oyunun Amerika pazarına girmesinde, hem de olası devam filmleri aracılığıyla markanın sinema bağlantısının kalıcı kılınmasında önemli bir kilometre taşı olarak göze çarpıyor.

Öncelikle Final Fantasy XV ismi göz korkutmasın, serinin 15. filminden bahsetmiyoruz. Filmin yeni oyunun hikayesine atıfta bulunması ve pazarlama konusundaki endişelerden dolayı bu ismin tercih edilmesi anlaşılır bir durum. Zaten Final Fantasy evreninde bazı temaların çatı görevi gördüğü ve hikaye ile karakterlerin sıklıkla farklılık gösterdiği söylenebilir. Takeshi Nozue’nin yönetmenliğini yaptığı Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV’de, Lucis Krallığı ile Nilfheim İmparatorluğu arasındaki mücadeleye ağırlık veriliyor. Gücünü Lucis Kralı Regis’ten ve başkent Insomnia’yı koruyan kristalden alan Kingsglaive ekibi, militarist ve saldırgan bir politika izleyen Nilfheim’a karşı savaşsalar da zorunlu bir ateşkese razı olmak durumunda kalıyorlar. Fakat bir süre sonra ateşkesin arkasında yatan gerçekler ortaya çıktıkça muhafızlar da Nyx Ulric’in (Aaron Paul tarafından seslendiriliyor) önderliğinde kendilerine güç sağlayan krallarını ve topraklarını korumak için savaşa giriyorlar.

Final Fantasy, Motion Capture Konusunda Kendini Aşıyor

30. yılını devirmek üzere olan Final Fantasy serisi, hareket yakalama (motion capture) teknolojisi konusundaki hünerlerini son filmde başarıyla sergiliyor. Açıkçası film, bugüne kadar gördüğümüz tüm motion capture filmleri unutturacak derecede gerçekçi. Assassin’s Creed’in grafiklerini yapan Digic Pictures ile Jurassic World ile Game of Thrones gibi yapımlara imza atan Imagine Engine’in katkıları, kusursuz bir evren yaratıyor. Şehir modellemelerinden tutun da karakterlerin en küçük yüz hareketleri bile oldukça inandırıcı boyutlarda. Bu konudaki tek eleştirim diyaloglar esnasında ses ile ağız hareketlerinin pek tutarlı olmadığı yönünde olabilir ancak bu da eldekiler düşünüldüğünde önemsiz bir detay olarak kalıyor.

Elbette animasyon açısından alınan bu katkılar ve serinin kendi yapısı düşünüldüğünde, gördüğümüz modellemelerin başka eserleri çağrıştırması kaçınılmaz oluyor; Tenebrae’nin Ayrıkvadi’yi ve Kral Arthur mitini, Insomnia’nın New York’u, Nilfheim’ın savaş gemilerinin Star Wars’taki İmparatorluk güçlerini hatırlatması gibi. Film ise bu noktada bir Orta Çağ masalını alıp geleceğe adapte etmiş gibi durarak farklılık yaratıyor; kılıçlarla dövüşen şövalyelerden sonra kendimizi bir anda Audi model bir arabanın içinde bulabiliyoruz. Bu tercih, animasyon kalitesinin üstüne bir de yaratıcı yaklaşım ekliyor.

Fakat görsel açıdan karşılaştığımız bu şatafat, hikayeye ve karakterlere pek yansımış gibi görünmüyor. Senaryo, oyunla paralel giden bir hikayeyi içerdiği için mi bilinmez ama karakterler oldukça ekonomik kullanılıyor. Filmin 10 dakikalık giriş bölümünü saymazsak karakterlerle ilgili yeterince bilgi verilmiyor ve bağ kuramama sorunu, temponun ve gerilimin arttığı boss fight’lar için önemli bir eksiklik teşkil ediyor. Belki en iyi işlenen karakter olan Kral Regis ise, oğlu Noctis’in oyuna saklanmış olması nedeniyle oluşan duygusal boşlukların kurbanı oluyor. Onun yaşadığı ikilemler ya da yaptığı taktiksel hamleler, Noctis’in etkisini hissedemediğimiz için karşılıksız kalıyor. Bir nevi gövde gösterisine dönüşen aksiyon sahnelerinde kullanılan hızlı kesmeler de izleyicinin dikkatinin önemli ölçüde dağılmasına neden oluyor. Açıkçası Insomnia şehrinin ya da yeni duvarın yarattığı o güçlü hissiyatın, aksiyon sahnelerini gölgede bırakacak cinste olduğunu söylemek mümkün.

Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV: Yeni Pazarlar, Yeni Riskler Getirir

Bir diğer eksiklik ise kadın karakterlerin hikayedeki etkisinin azlığı oluyor. Prenses Lunafreya ve Kingsglaive üyesi olan Crowe gibi güçlü kadınların varlığı, filmin başında izleyiciye vaat edilenin oldukça gerisinde ve silik kalıyor. Hikayedeki söylem gittikçe “erkeklik onuru” gibi temalara kayarken ve perdeyi yavaş yavaş bir “bromance” hissi kaplarken, sinema dünyasına onlarca güçlü kadın karakter sunmuş olan Japon animelerinin aksine Hollywood yaklaşımına göz kırpan bir anlayışla karşılaşıyoruz. 2001’de çekilen ve bizlere Aki Ross gibi güçlü bir kadın karakter sunan Final Fantasy: The Spirits Within’in gişede yaşadığı büyük başarısızlık mı böyle bir değişime neden oldu bilmiyoruz ama o filmdeki Gaia hipotezi gibi üzerine düşünülmüş temaların yerini daha basit bir kahramanlık öyküsünün alması, “alnımıza ne yazıldıysa o” kaderciliğinin hüküm sürmesi biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Neredeyse Amerikanvari bir yaklaşım da, Kingsglaive’in göçmenlerden oluşması. Evleri Insomnia’nın dışında kalan ve krallığı koruma şartıyla yaşamlarını sürdürebilen ekibin kendi değerlerini bir kenara bırakarak “kendilerine ait olmayan ortak değerler” için savaşmak zorunda kalmaları, yeni liberalizmcilik yaklaşımını hatırlatıyor.

Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV, hem seriyle yeni tanışanlara hem de fanatiklere kusursuz bir görsellik sunuyor ve yeni oyunun promosyonunu başarıyla gerçekleştiriyor. Fakat yeni pazarlara açılma stratejisinin, orijinal yaklaşımlara zarar vermesi ve fantezileri sıradanlaştırması da bir tehdit olarak kapıda duruyor.

Hironobu Sakaguchi tarafından yaratılan ve Square Enix tarafından geliştirilen Final Fantasy markası, 1987 yılından itibaren çıkan video oyunları ve diğer medyalar aracılığıyla özellikle Japonya’da efsane statüsüne dönüşmüş durumda. Rol yapma oyunu (RPG) alanında birçok yeniliğin önünü açarken yarattığı farklı dünyalar ve birbirinden bağımsız hikayelerle fantezi evrenini de genişleten Final Fantasy serisi, sinema alanına birkaç kez girmeye çalışmış olsa da dünya çapında bir farkındalık yaratamamıştı. Eylül ayında çıkacak olan Final Fantasy XV oyununa paralel bir hikaye anlatan Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV ise; hem oyunun Amerika pazarına girmesinde, hem de olası devam filmleri aracılığıyla markanın sinema bağlantısının kalıcı kılınmasında önemli bir kilometre taşı olarak göze çarpıyor. Öncelikle Final Fantasy XV ismi göz korkutmasın, serinin 15. filminden bahsetmiyoruz. Filmin yeni oyunun hikayesine atıfta bulunması ve pazarlama konusundaki endişelerden dolayı bu ismin tercih edilmesi anlaşılır bir durum. Zaten Final Fantasy evreninde bazı temaların çatı görevi gördüğü ve hikaye ile karakterlerin sıklıkla farklılık gösterdiği söylenebilir. Takeshi Nozue’nin yönetmenliğini yaptığı Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV'de, Lucis Krallığı ile Nilfheim İmparatorluğu arasındaki mücadeleye ağırlık veriliyor. Gücünü Lucis Kralı Regis’ten ve başkent Insomnia’yı koruyan kristalden alan Kingsglaive ekibi, militarist ve saldırgan bir politika izleyen Nilfheim’a karşı savaşsalar da zorunlu bir ateşkese razı olmak durumunda kalıyorlar. Fakat bir süre sonra ateşkesin arkasında yatan gerçekler ortaya çıktıkça muhafızlar da Nyx Ulric’in (Aaron Paul tarafından seslendiriliyor) önderliğinde kendilerine güç sağlayan krallarını ve topraklarını korumak için savaşa giriyorlar. Final Fantasy, Motion Capture Konusunda Kendini Aşıyor 30. yılını devirmek üzere olan Final Fantasy serisi, hareket yakalama (motion capture) teknolojisi konusundaki hünerlerini son filmde başarıyla sergiliyor. Açıkçası film, bugüne kadar gördüğümüz tüm motion capture filmleri unutturacak derecede gerçekçi. Assassin’s Creed’in grafiklerini yapan Digic Pictures ile Jurassic World ile Game of Thrones gibi yapımlara imza atan Imagine Engine’in katkıları, kusursuz bir evren yaratıyor. Şehir modellemelerinden tutun da karakterlerin en küçük yüz hareketleri bile oldukça inandırıcı boyutlarda. Bu konudaki tek eleştirim diyaloglar esnasında ses ile ağız hareketlerinin pek tutarlı olmadığı yönünde olabilir ancak bu da eldekiler düşünüldüğünde önemsiz bir detay olarak kalıyor. Elbette animasyon açısından alınan bu katkılar ve serinin kendi yapısı düşünüldüğünde, gördüğümüz modellemelerin başka eserleri çağrıştırması kaçınılmaz oluyor; Tenebrae’nin Ayrıkvadi’yi ve Kral Arthur mitini, Insomnia’nın New York’u, Nilfheim’ın savaş gemilerinin Star Wars’taki İmparatorluk güçlerini hatırlatması gibi. Film ise bu noktada bir Orta Çağ masalını alıp geleceğe adapte etmiş gibi durarak farklılık yaratıyor; kılıçlarla dövüşen şövalyelerden sonra kendimizi bir anda Audi model bir arabanın içinde bulabiliyoruz. Bu tercih, animasyon kalitesinin üstüne bir de yaratıcı yaklaşım ekliyor. Fakat görsel açıdan karşılaştığımız bu şatafat, hikayeye ve karakterlere pek yansımış gibi görünmüyor. Senaryo, oyunla paralel giden bir hikayeyi içerdiği için mi bilinmez ama karakterler oldukça ekonomik kullanılıyor. Filmin 10 dakikalık giriş bölümünü saymazsak karakterlerle ilgili yeterince bilgi verilmiyor ve bağ kuramama sorunu, temponun ve gerilimin arttığı boss fight’lar için önemli bir eksiklik teşkil ediyor. Belki en iyi işlenen karakter olan Kral Regis ise, oğlu Noctis’in oyuna saklanmış olması nedeniyle oluşan duygusal boşlukların kurbanı oluyor. Onun yaşadığı ikilemler ya da yaptığı taktiksel hamleler, Noctis’in etkisini hissedemediğimiz için karşılıksız kalıyor. Bir nevi gövde gösterisine dönüşen aksiyon sahnelerinde kullanılan hızlı kesmeler de izleyicinin dikkatinin…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

60

Film kusursuz bir görsellik sunuyor ama yeni pazarlara açılma stratejisinin, orijinal yaklaşımlara zarar vermesi ve fantezileri sıradanlaştırması da bir tehdit olarak kapıda duruyor.

Kullanıcı Puanları: 3.6 ( 4 votes)
60
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi