Ele aldığı müzik odaklı eserleriyle notalar arasında yolculuk yapmamızı sağlayan François Girard, her ne kadar 2007 yılında yönetmenliğini üstlendiği Silk adlı yapımıyla rotasını farklı bir yöne kaydırmış olsa da, bu hafta vizyona giren Koro filmiyle kendini yeniden melodilerin akışına bırakıyor; ancak bu kez bir koro aracılığıyla.

Cirque du Soleil ve The Red Violin gibi eserlerin de yönetmenliğini yapan François Girard’ın son filmi Boychoir, müzik tutkusunun çok sesli olarak yankı bulduğu bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Film, Pie Jesu’dan Handel’in Messiah oratoryosuna doğru bir yolculuk yapılmasını sağlarken, yaşadığı psikolojik süreç sonrasında koro okuluna giren ve burada rekabet duygusunu kazanan bir çocuğun izlediği süreci odağına alıyor. Peki bir çocuk, yaşadığı trajedinin ardından nasıl ülkenin ileri gelen bir koro okuluna girer? Daha da ötesi, bu çocuk okul müdiresinin istediği gibi ‘melekleri yeryüzüne indirebilecek’ bir konser ortaya koyabilir mi?

Evli olan bir erkekle bekar bir kadının yaşadığı ilişki sonucu dünyaya gelen Stet’in varlığı babası tarafından gizli tutulmaktadır. Birbirini görmeyen ikilinin yolları ise Stet’in, annesini bir trafik kazasında kaybetmesi ve dolayısıyla velayet meselesinin ortaya çıkmasıyla kesişir. Baba, durumu gizli tutabilmek için oğlunu bakıcı bir aileye vermeyi düşünse de, okul öğretmeninin önerisi üzerine Stet’i yatılı bir müzik okuluna yazdırır. Eski okulundayken yapılan seçmelerden koşarak kaçan Stet; bu kez bakıcı aileye gitmemek adına performansını gösterir, ancak bir problem vardır: Stet, yaşadığı toplumsal koşullar sebebiyle dışarıya karşı bir gard oluşturmuştur ve bu gardı dolayısıyla asi davranışlar sergileyen bir karakter edinmiştir. Dolaysıyla başarılı performans sergileyen Stet’in sesi beğenilse de, davranışları onun hanesine eksiler şeklinde geçer. Oğlundan kurtulmak isteyen baba, bu kez yazdığı çekle Stet’in davranışlarını ört-bas edebilecektir; ancak bundan sonrasında Stet kendi başınadır ve sesini harcamaması için davranışlarını değiştirmesi gerekecektir. Tabii aynı zamanda, eğitimli çocuklara ayak uydurmak için çok çalışması da…

Son dönemde başarılı bir örneğini izlediğimiz Whiplash gibi, Boychoir da müzik dünyasında yaşanan rekabeti odağına alarak, profesör-öğrenci ilişkisinin oluşturabildiği olumlu/olumsuz etkileri ekrana getiriyor. Aslında Stet için, Andrew ile Billy Elliot karakterlerinin birleşimi dahi diyebiliriz. Zira Elliot’ın küçük bir çocuk olarak saf hayalleri bir elimizde yer alırken, diğer elimizde tuttuğumuz okul içi rekabet psikolojisi, Stet’in olay örgüsündeki yerini oluşturan en büyük iki etmen oluyor.

Filmdeki rekabet duygusu çoğu noktalarda doğrudan yansıtılıyorsa da, kimi zaman da aralara serpiştirilen diyaloglarla karşımıza çıkabiliyor. Örneğin, nota okumayı öğretmesini istediği arkadaşından Stet’in aldığı ilk cevap şu oluyor: “Benim bundan ne çıkarım olacak?” Dolayısıyla hırsın, farkındalık bilinci içerisinde verildiği kadar, saf iyiliği öldürmüş olan rekabet üzerinden dolaylı yollarla da gösterildiğine şahit oluyoruz. Koronun önde gelen ismi olabilmek için verilen çabalar ve oynanan görünür oyunlar ise, Stet’in “Andrew Elliot” karakteriyle birleşince filmin akışını sürdüren ana öge oluyor.

Boychoir, aslında ele aldığı konu ve Dustin Hoffman, Kathy Bates gibi isimlerden de oluşan başarılı oyuncu kadrosu dolayısıyla, beklentinin yüksek tutulabileceği bir film olabilir. Yönetmen Girard’ın takipçileri için, bu beklenti daha da artacaktır; ancak film, elde olan tüm bu avantajlara karşın, senaryonun gerçek bir azizliğine uğruyor. Zira film, o denli sürprize yer bırakmayan bir şekilde, sanki okunmuş kitap sayfaları yeniden çevrilircesine ilerliyor ki; izleyici kendini yalnızca olacağını bildiği şeyleri bekleyen kişi olarak konumlandırabiliyor. Bunun yanında, filmin başında gösterilen Stet’in annesi için de herhangi bir karakter derinleştirilmesine gidilmemesi ve çocuğunu yalnız başına büyütmüş bir kadının yaşayabileceği zorluklara hiç değinilmemesi, karakterin “kötü” olarak kalmasına neden oluyor ve izleyicinin, herhangi bir durumda suçlu olarak “anne”ye yönelmesine teşvik ediyor. Stet’in annesine gösterdiği sevgiyi, izleyicinin de hissetmesi engelleniyor adeta. Yaratılmayan empati duygusu, havada kalan duygulara sebebiyet veriyor. Dolayısıyla film, belirlenmiş bir ritimden asla çıkılmaması için, olay örgüsünün art arda dizilerek sunulduğu bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Sonuç olarak Boychoir, The Red Violin gibi şiirsel bir filmin ardından Girard’ın imzasını taşıdığına güçlükle inanabileceğimiz bir yapım. Drama kategorisinde ele alınan Boychoir’ın, çerçevesi ve tüm çizgileri belli olan bir “aile filmi” olarak değerlendirilmesi halinde ortalama üstünde yer aldığını söyleyebiliriz; ancak başarılı bir oyuncu kadrosu ve yönetmeni bir araya getiren filmin, oldukça iyi bir yapım olabilecekken yalnızca bir Pazar günü eğlencesi olarak beyazperdedeki yerini alması, sinema için bir kayıp olsa gerek.

Ele aldığı müzik odaklı eserleriyle notalar arasında yolculuk yapmamızı sağlayan François Girard, her ne kadar 2007 yılında yönetmenliğini üstlendiği Silk adlı yapımıyla rotasını farklı bir yöne kaydırmış olsa da, bu hafta vizyona giren Koro filmiyle kendini yeniden melodilerin akışına bırakıyor; ancak bu kez bir koro aracılığıyla. Cirque du Soleil ve The Red Violin gibi eserlerin de yönetmenliğini yapan François Girard’ın son filmi Boychoir, müzik tutkusunun çok sesli olarak yankı bulduğu bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Film, Pie Jesu’dan Handel’in Messiah oratoryosuna doğru bir yolculuk yapılmasını sağlarken, yaşadığı psikolojik süreç sonrasında koro okuluna giren ve burada rekabet duygusunu kazanan bir çocuğun izlediği süreci odağına alıyor. Peki bir çocuk, yaşadığı trajedinin ardından nasıl ülkenin ileri gelen bir koro okuluna girer? Daha da ötesi, bu çocuk okul müdiresinin istediği gibi ‘melekleri yeryüzüne indirebilecek’ bir konser ortaya koyabilir mi? Evli olan bir erkekle bekar bir kadının yaşadığı ilişki sonucu dünyaya gelen Stet’in varlığı babası tarafından gizli tutulmaktadır. Birbirini görmeyen ikilinin yolları ise Stet’in, annesini bir trafik kazasında kaybetmesi ve dolayısıyla velayet meselesinin ortaya çıkmasıyla kesişir. Baba, durumu gizli tutabilmek için oğlunu bakıcı bir aileye vermeyi düşünse de, okul öğretmeninin önerisi üzerine Stet’i yatılı bir müzik okuluna yazdırır. Eski okulundayken yapılan seçmelerden koşarak kaçan Stet; bu kez bakıcı aileye gitmemek adına performansını gösterir, ancak bir problem vardır: Stet, yaşadığı toplumsal koşullar sebebiyle dışarıya karşı bir gard oluşturmuştur ve bu gardı dolayısıyla asi davranışlar sergileyen bir karakter edinmiştir. Dolaysıyla başarılı performans sergileyen Stet’in sesi beğenilse de, davranışları onun hanesine eksiler şeklinde geçer. Oğlundan kurtulmak isteyen baba, bu kez yazdığı çekle Stet’in davranışlarını ört-bas edebilecektir; ancak bundan sonrasında Stet kendi başınadır ve sesini harcamaması için davranışlarını değiştirmesi gerekecektir. Tabii aynı zamanda, eğitimli çocuklara ayak uydurmak için çok çalışması da… Son dönemde başarılı bir örneğini izlediğimiz Whiplash gibi, Boychoir da müzik dünyasında yaşanan rekabeti odağına alarak, profesör-öğrenci ilişkisinin oluşturabildiği olumlu/olumsuz etkileri ekrana getiriyor. Aslında Stet için, Andrew ile Billy Elliot karakterlerinin birleşimi dahi diyebiliriz. Zira Elliot’ın küçük bir çocuk olarak saf hayalleri bir elimizde yer alırken, diğer elimizde tuttuğumuz okul içi rekabet psikolojisi, Stet’in olay örgüsündeki yerini oluşturan en büyük iki etmen oluyor. Filmdeki rekabet duygusu çoğu noktalarda doğrudan yansıtılıyorsa da, kimi zaman da aralara serpiştirilen diyaloglarla karşımıza çıkabiliyor. Örneğin, nota okumayı öğretmesini istediği arkadaşından Stet’in aldığı ilk cevap şu oluyor: “Benim bundan ne çıkarım olacak?” Dolayısıyla hırsın, farkındalık bilinci içerisinde verildiği kadar, saf iyiliği öldürmüş olan rekabet üzerinden dolaylı yollarla da gösterildiğine şahit oluyoruz. Koronun önde gelen ismi olabilmek için verilen çabalar ve oynanan görünür oyunlar ise, Stet’in “Andrew Elliot” karakteriyle birleşince filmin akışını sürdüren ana öge oluyor. Boychoir, aslında ele aldığı konu ve Dustin Hoffman, Kathy Bates gibi isimlerden de oluşan başarılı oyuncu kadrosu dolayısıyla, beklentinin yüksek tutulabileceği bir film olabilir. Yönetmen Girard’ın takipçileri için, bu beklenti daha da artacaktır; ancak film, elde olan tüm bu avantajlara karşın, senaryonun gerçek bir azizliğine uğruyor. Zira film, o denli sürprize yer bırakmayan bir şekilde, sanki okunmuş kitap sayfaları yeniden çevrilircesine ilerliyor ki; izleyici kendini yalnızca olacağını bildiği şeyleri bekleyen kişi olarak konumlandırabiliyor. Bunun yanında, filmin başında gösterilen Stet’in annesi için…

Yazar Puanı

Puan - 57%

57%

57

Aslında Stet için, Andrew ile Billy Elliot karakterlerinin birleşimi dahi diyebiliriz. Zira Elliot’ın küçük bir çocuk olarak saf hayalleri bir elimizde yer alırken, diğer elimizde tuttuğumuz okul içi rekabet psikolojisi, Stet’in olay örgüsündeki yerini oluşturan en büyük iki etmen oluyor.

Kullanıcı Puanları: 4.75 ( 1 votes)
57
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi