Daha önce Semih Kaplanoğlu’nun Süt ve Hüseyin Karabey’in Sesime Gel filmlerinin yapımcılığını üstlenen Emre Yeksan’ın senaryosunu edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Ahmet Büke ile birlikte kaleme aldığı ilk uzun metraj çalışması Körfez bu hafta vizyona giriyor. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Uluslararası Film Eleştirmenleri Haftası (International Film Critics’ Week) bölümünde yapan ve yine aynı festivalde Geleceğin Aslanı Ödülü için yarışan Körfez; İtalyan basını tarafından ‘zeki, sofistike ve önemli bir politik film’ olarak övgüye değer bulunmuştu. Yurtdışında aldığı olumlu yorumlara rağmen Türkiye prömiyerini yaptığı Adana Film Festivali’nde eleştirmenleri ikiye bölen Körfez’i tutarlı bulmakla birlikte, filmin zaman geçtikçe daha fazla değerleneceği kanaatini de taşıyorum. Körfez, gerçekliğin durmadan yüzümüze çarpıp durduğu bugünlerde büyülü gerçekçi bir dünya ihtimalinin hiç de öyle imkansız olmadığını açığa çıkaran yapısıyla bilinçdışımızdaki arzulara oynarken; mülkiyetsiz bir hayatın ve tüm farklarımıza rağmen bir arada yaşama potansiyellerimizin peşine düşüyor. 2013’te hep birlikte deneyimlediğimiz Gezi Direnişi öncesinde, gelmekte olanın kokusunu almışçasına –Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı’daki önsezisi gibi- kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak distopik bir atmosfer oluşturan ama protagonistine kederli bir yol çizmekten uzak duran Emre Yeksan’ın Körfez’i toplumsal belleği dirilten bir niteliğe sahip. Emin Alper’in Tepenin Ardı ve Abluka, Reha Erdem’in Kosmos, Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı, Tolga Karaçelik’in Sarmaşık gibi filmleriyle yakın akrabalık bağları içinde bulunan Körfez, metaforlarla bezenmiş anlatımı ve olanı gösterme temsilinin dışına çıkan matematiğiyle yerel bir hikayeyi evrensel boyutlara açıyor. Filmin İtalyan basınında bu kadar övgüye değer bulunmasını da bu evrensellik bağlamı içinde değerlendirebiliriz. Körfez: Yaşam Kötü Karşılaşmalara Rağmen Yaşamaya Değer Dostum! İzmir Körfezi’nde meydana gelen büyük bir kazanın ertesinde tüm şehre yayılan bir kokudan yola çıkan Körfez, en düz anlamıyla toplumun çürümüş ve kokuşmuş düzenini vurgulamaktan çok; günümüzün ekolojik hareketlerine yön veren çevre kirliliği meselesinden, serbest zamanı değerlendirme biçimlerine; bir flanör gibi şehri karış karış dolaşan ve şehrin her sokağına sızan Selim (Ulaş Tuna Astepe) karakterinin bedensel karşılaşmalarından Spinozacı dostluk ve paylaşım tahayyüllerine imkan veren olumlayıcı bir anlama süzülüyor. Körfez, evini, işini her şeyini bırakıp ve evliliğini de noktalayıp İstanbul’dan İzmir’e ailesinin yanına dönen Selim’in yolculuğuyla açılıyor. Başlarda ne yapacağını, neyle meşgul olacağını bilmiyor Selim ve işin aslı bu boş verme halini umursamıyor. Çoğu karakter böyle bir durumda yoğun bir nihilizmin içine düşerek depresyona yönelebilecekken, o zamanının büyük çoğunu tıpkı bir flanör gibi şehri gezerek geçiriyor. Bu anlamda Selim’i biraz Camus’nün Yabancı’sındaki Mersault karakterine ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki C.’ye benzetmek mümkün; çünkü onlarda da aynı saçma kavramı üzerinden gelişen varoluşçu açılımlar var. Ama bir yandan Selim onlar gibi bohem ya da karşılaşmalardan kaçan bir karakter de değil; ki bu noktada Selim’in Stoacılığın ve Spinoza felsefesinin temelini oluşturan yaşama sevincini oldukça karşıladığını söyleyebiliriz. Şehre açılan ama şehrin de kendinde açılmasına olanak tanıyan Selim’in şehirdeki karşılaşmaları (göçmen aileler, mendil satan bir kız çocuğu, kaplumbağa, ağaç kütüklerinden gelen seslerde doğayı duyan kereste işçileri, hatırlayamadığı askerlik arkadaşı Cihan vd.) gerçeğin ve zamanın bükülmesine yol açan büyülü gerçekçi bir tonda yaşamın gizil potansiyellerini açığa çıkarıyor. Bir kokunun nelere muktedir olduğunu ve bu kokunun toplumsalın bilinçdışını nasıl şekillendirdiğini kolektif hafızanın paranoyaklaşan özneleri üzerinden kurarken, İzmir’i de onları gözlemleyen ayrı bir karaktermişçesine konumlandırarak kaçışlar ve karşılaşmalarla yüklü…

Yazar Puanı

puan - 76%

76%

Körfez, mülkiyetsiz bir hayatın ve tüm farklarımıza rağmen bir arada yaşama potansiyellerimizin peşine düşüyor.

Kullanıcı Puanları: 4.83 ( 2 votes)
76

Daha önce Semih Kaplanoğlu’nun Süt ve Hüseyin Karabey’in Sesime Gel filmlerinin yapımcılığını üstlenen Emre Yeksan’ın senaryosunu edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Ahmet Büke ile birlikte kaleme aldığı ilk uzun metraj çalışması Körfez bu hafta vizyona giriyor. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Uluslararası Film Eleştirmenleri Haftası (International Film Critics’ Week) bölümünde yapan ve yine aynı festivalde Geleceğin Aslanı Ödülü için yarışan Körfez; İtalyan basını tarafından ‘zeki, sofistike ve önemli bir politik film’ olarak övgüye değer bulunmuştu. Yurtdışında aldığı olumlu yorumlara rağmen Türkiye prömiyerini yaptığı Adana Film Festivali’nde eleştirmenleri ikiye bölen Körfez’i tutarlı bulmakla birlikte, filmin zaman geçtikçe daha fazla değerleneceği kanaatini de taşıyorum.

Körfez, gerçekliğin durmadan yüzümüze çarpıp durduğu bugünlerde büyülü gerçekçi bir dünya ihtimalinin hiç de öyle imkansız olmadığını açığa çıkaran yapısıyla bilinçdışımızdaki arzulara oynarken; mülkiyetsiz bir hayatın ve tüm farklarımıza rağmen bir arada yaşama potansiyellerimizin peşine düşüyor. 2013’te hep birlikte deneyimlediğimiz Gezi Direnişi öncesinde, gelmekte olanın kokusunu almışçasına –Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı’daki önsezisi gibi- kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak distopik bir atmosfer oluşturan ama protagonistine kederli bir yol çizmekten uzak duran Emre Yeksan’ın Körfez’i toplumsal belleği dirilten bir niteliğe sahip. Emin Alper’in Tepenin Ardı ve Abluka, Reha Erdem’in Kosmos, Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı, Tolga Karaçelik’in Sarmaşık gibi filmleriyle yakın akrabalık bağları içinde bulunan Körfez, metaforlarla bezenmiş anlatımı ve olanı gösterme temsilinin dışına çıkan matematiğiyle yerel bir hikayeyi evrensel boyutlara açıyor. Filmin İtalyan basınında bu kadar övgüye değer bulunmasını da bu evrensellik bağlamı içinde değerlendirebiliriz.

Körfez: Yaşam Kötü Karşılaşmalara Rağmen Yaşamaya Değer Dostum!

İzmir Körfezi’nde meydana gelen büyük bir kazanın ertesinde tüm şehre yayılan bir kokudan yola çıkan Körfez, en düz anlamıyla toplumun çürümüş ve kokuşmuş düzenini vurgulamaktan çok; günümüzün ekolojik hareketlerine yön veren çevre kirliliği meselesinden, serbest zamanı değerlendirme biçimlerine; bir flanör gibi şehri karış karış dolaşan ve şehrin her sokağına sızan Selim (Ulaş Tuna Astepe) karakterinin bedensel karşılaşmalarından Spinozacı dostluk ve paylaşım tahayyüllerine imkan veren olumlayıcı bir anlama süzülüyor. Körfez, evini, işini her şeyini bırakıp ve evliliğini de noktalayıp İstanbul’dan İzmir’e ailesinin yanına dönen Selim’in yolculuğuyla açılıyor. Başlarda ne yapacağını, neyle meşgul olacağını bilmiyor Selim ve işin aslı bu boş verme halini umursamıyor. Çoğu karakter böyle bir durumda yoğun bir nihilizmin içine düşerek depresyona yönelebilecekken, o zamanının büyük çoğunu tıpkı bir flanör gibi şehri gezerek geçiriyor. Bu anlamda Selim’i biraz Camus’nün Yabancı’sındaki Mersault karakterine ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki C.’ye benzetmek mümkün; çünkü onlarda da aynı saçma kavramı üzerinden gelişen varoluşçu açılımlar var. Ama bir yandan Selim onlar gibi bohem ya da karşılaşmalardan kaçan bir karakter de değil; ki bu noktada Selim’in Stoacılığın ve Spinoza felsefesinin temelini oluşturan yaşama sevincini oldukça karşıladığını söyleyebiliriz. Şehre açılan ama şehrin de kendinde açılmasına olanak tanıyan Selim’in şehirdeki karşılaşmaları (göçmen aileler, mendil satan bir kız çocuğu, kaplumbağa, ağaç kütüklerinden gelen seslerde doğayı duyan kereste işçileri, hatırlayamadığı askerlik arkadaşı Cihan vd.) gerçeğin ve zamanın bükülmesine yol açan büyülü gerçekçi bir tonda yaşamın gizil potansiyellerini açığa çıkarıyor.

Bir kokunun nelere muktedir olduğunu ve bu kokunun toplumsalın bilinçdışını nasıl şekillendirdiğini kolektif hafızanın paranoyaklaşan özneleri üzerinden kurarken, İzmir’i de onları gözlemleyen ayrı bir karaktermişçesine konumlandırarak kaçışlar ve karşılaşmalarla yüklü bir anlatımı tercih eden Yeksan’ın kadraj içi kadrajlarda çözümlenen ve çoklu anlamlara varan imajları yönetmenin sırtını yalnızca hikayeye yaslamadığının; meselenin teknik boyutu üzerine de kafa patlatıldığının kanıtı niteliğinde. Nitekim, Reha Erdem’in Kosmos’unda atmosfer oluşturmadaki rolü oldukça ön planda olan ses mefhumu Yeksan’ın Körfez’i için de aynı anlamı taşıyor. Koku dışında işitme duyusu üzerinden de duygulanımlara imkan tanıyan Körfez’in ses tasarımı ve kurgusu üzerinde titiz bir çalışma gerçekleştirildiği göze çarpıyor.

Yine benzer biçimde Körfez’deki zaman mefhumunun somut zaman kavramını yerinden ederek algılanan zamana evrildiğini görüyoruz. Filmin başlarında ekrana yansıyan ve zamanı ölçmemizi sağlayan günler film ilerledikçe iyice birbirine karışmaya başlıyor. Zaman kavramının kendi içinde eritildiği bu anlatım tercihinin bilinçli bir şekilde devreye sokulması lineer zamanı kesintiye uğratarak yaşamın akışını özgür bırakıyor. Gezi’den ilham alacak olursak; ekolojik bir hareketle başlayıp yatay (ideolojik prangaların olmadığı) bir direnişin yolunu açan ve mülkiyet kavramını yerinden eden bir sürecin Körfez’e sızışı mülksüzleşme ve göçebeleşme ihtimallerini tekrar sorguya açar cinsten. Çünkü Körfez’deki umut; Gezi vesilesiyle tadını aldığımız bu ihtimalin romantik bir ütopyadan ibaret olmadığını deneyimleyen bizlere, kolektif toplanışların her an herhangi bir yerden yeniden bir araya gelebileceğini hatırlatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi