Merian C. Cooper’in 1933 tarihli King Kong klasiğinin modern versiyonu en son 12 yıl önce Peter Jackson’ın 187 dakikalık epik filmiyle karşımıza çıkmıştı. Sinema tarihine adını yazdıran, her biri 3 saatlik Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ardından King Kong filmini de süresi ve görsel ihtişamı bakımından benzer şablona sokmaya çalışan Jackson, canavar filmleri içinde pek görmediğimiz bir epik anlatı yaratmıştı. 200 milyon dolara yakın bütçesi bulunan yeni Kong: Skull Island filminin yönetmenliği ise 2013’te çektiği bağımsız gençlik filmi The Kings of Summer ile adını duyuran yönetmen Jordan Vogt-Roberts’a teslim edilmiş. Çektiği bağımsız filmlerle kendilerini kanıtlayan bazı yönetmenlere stüdyolar tarafından yüzlerce milyon dolarlık blockbuster filmlerin emanet edilmesi son birkaç yılda çok sık karşılaştığımız bir durum olmaya başladı. 750 bin dolar bütçeli Safety not Guaranteed’in ardından 150 milyon dolarlık Jurassic World’ü yöneten Colin Trevorrow ya da 500 bin dolar bütçeli Monsters’ın ardından 160 milyon dolarlık Godzilla’yı yöneten Gareth Edwards akla gelen ilk isimler. Roberts da Kong: Skull Island ile bu arenada başarısını ispat ederek ileride adından çok söz ettireceğini kanıtlıyor.

Kong: Skull Island: Savaş Atmosferinde Kodları Değiştirilmiş Yeni Bir King Kong

Kong: Skull Island’ın 1933 ya da 2005 tarihli King Kong’la bir bağlantısı yok. Aradan 12 yıl geçtiğini düşündüğümüzde zaten hikayenin yeni baştan, farklı bir şekilde anlatılmasının zamanı gelmişti. Jackson’ın King Kong’unda film çekmek için Kafatası Adası’na giden bir ekibin yerini burada Vietnam Savaşı sonrası keşfedilmemiş bir adaya gönderilen bir grup askeri ekip, bir hükümet yetkilisi, bir savaş karşıtı fotoğrafçı, bir rehber ve bir biyolog alıyor. Bu bağlamda filmin afişinde de bariz gönderme yapıldığı belli olan Apocalypse Now etkisi, savaş sonrasında geçen atmosferde kendini gösteriyor. Kaybedilen savaşın ardından psikolojik olarak yıkıma uğrayan ve eve gitmenin hayallerini kuran askerlerin gizemli bir adayı keşfe gittikleri süreçte mutlu olduklarını gözlemliyoruz. Çünkü bir adada en fazla ne olabilir ki? Savaş sonrası daha önce kimsenin gitmediği bir yere gitmek, biraz tatil yapmak, biraz temiz hava almak, doğayla baş başa kalmak, belki birtakım gizemler keşfetmek herkese iyi gelecektir. Kimsenin aklına dev canavarlarla dolu bir adada ikinci bir savaşın başlayacağı gelmeyecektir elbette. Albay Preston Packard (Samuel L. Jackson) önderliğindeki askeri ekibin adaya girer girmez keşif için sismik bombalar atmaları ve bir doğa harikası olarak gözüken adanın birden alevlere, dumanlara boğularak düzeninin alt üst edilmesine şahit oluyoruz. Bombalar patlarken askerlerin yüzüne kesilen yakın planlardaki sevinç ve zafer ifadeleri insanın yüzyıllardır doğaya karşı verdiği tahribatı ve umursamazlığını yeniden gözler önüne seriyor.

Filmin oluşturduğu savaş ve politik arka planlı atmosferi bir yana, yeni King Kong’un 1933 ve 2005 tarihli örneklerinden ayrıldığı en temel nokta ise Kong’un kadına aşık olmaması. Mason Weaver (Brie Larson) ile Kong arasında –bir sahnedeki birkaç bakış dışında- bir bağdan söz etmek bile mümkün değil. Hatta kimya uyumsuzlukları göze batan James Conrad (Tom Hiddleston) ile Weawer arasında bile daha çok flört bakışı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla önceki filmlerde sert ve vahşi görünümünün altında masum ve saf bir aşık bakışlarına şahit olduğumuz King Kong’tan bu filmde pek eser yok. Yeni King Kong’a adanın koruyucusu olarak daha çok tanrısal özellikler atfedilmiş, daha korkunç ve sert bir görünüme kavuşmuş. Özellikle Kong’un kavurucu bir güneşin etkisiyle kızaran gökyüzünün ardında bir tanrı gibi çerçevelenen kadrajı görkemli bir tabloyu andırıyor. 2005 yapımı King Kong’un bütçesi bu filmden biraz daha fazla olsa bile aradan geçen 12 yılda yeni King Kong’un görsel efektlerinin çok daha sahici durduğunu söylemek gerek. Özellikle Kong’un baş düşmanı olan yaratığın ürkütücü tasarımı rüyalara girecek cinsten. Ahtapot ve dev örümcek sahneleri de hafızalardan çıkmayacak kadar rahatsız edici.

Kong: Skull Island’ın öne çıkan oyuncu kadrosu içinde bu tarz blockbuster filmlerin olmazsa olmazı yakışıklı erkek ve güzel kadın prototipini Tom Hiddleston ve Brie Larson ayrı ayrı düşünüldüğünde başarıyla dolduruyor. Yalnız ikisi arasında duygusal açıdan bir kimyayı düşündüğümüzde tıpkı Jurassic World’teki Chris Pratt ve Bryce Dallas Howard seçimi gibi pek işlemediğini söylemek gerek. Samuel L. Jackson, savaş sonrası psikolojik katmanları bulunan ve askerlerinin intikamını almak için Kong’la sanki Vietnam Savaşı’ndaymış gibi çatışmaya giren Albay rolünde sahici ve sinir bozucu bir performans sergileyerek öne çıkıyor. John Goodman, tüm olayların başlamasına sebebiyet veren kişi olarak her zaman çok iyi canlandırdığı itici karakterlere bir yenisini ekleyerek izleyiciyle arasına her saniye bir mesafe koyuyor. Filmin esas yıldızı ise adaya giriş yapıldıktan sonra ortaya çıkan John C. Reilly. Reilly, tüm karakterler içinde dramatik yapısı en oturmuş kişi olmasına rağmen mizahi yönleriyle de öne çıkarak izleyicinin sevgisini kazanmayı başarıyor. Senaristler de öyle düşünmüş olmalılar ki, finalde izleyiciyi bir sürpriz bekliyor!

Kong: Skull Island, 1933 ve 2005 yapımı filmlerin temel aldığı hikayenin arka planına Vietnam Savaşı dokusunu yerleştirerek, Kong’un sarışın kadına olan aşk hikayesi başta olmak üzere öyküde farklı değişiklikler yapan, görsel efektleri ve aksiyonuyla beklentileri karşılayan, keyifli bir blockbuster.

Merian C. Cooper’in 1933 tarihli King Kong klasiğinin modern versiyonu en son 12 yıl önce Peter Jackson’ın 187 dakikalık epik filmiyle karşımıza çıkmıştı. Sinema tarihine adını yazdıran, her biri 3 saatlik Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ardından King Kong filmini de süresi ve görsel ihtişamı bakımından benzer şablona sokmaya çalışan Jackson, canavar filmleri içinde pek görmediğimiz bir epik anlatı yaratmıştı. 200 milyon dolara yakın bütçesi bulunan yeni Kong: Skull Island filminin yönetmenliği ise 2013’te çektiği bağımsız gençlik filmi The Kings of Summer ile adını duyuran yönetmen Jordan Vogt-Roberts’a teslim edilmiş. Çektiği bağımsız filmlerle kendilerini kanıtlayan bazı yönetmenlere stüdyolar tarafından yüzlerce milyon dolarlık blockbuster filmlerin emanet edilmesi son birkaç yılda çok sık karşılaştığımız bir durum olmaya başladı. 750 bin dolar bütçeli Safety not Guaranteed’in ardından 150 milyon dolarlık Jurassic World’ü yöneten Colin Trevorrow ya da 500 bin dolar bütçeli Monsters’ın ardından 160 milyon dolarlık Godzilla’yı yöneten Gareth Edwards akla gelen ilk isimler. Roberts da Kong: Skull Island ile bu arenada başarısını ispat ederek ileride adından çok söz ettireceğini kanıtlıyor. Kong: Skull Island: Savaş Atmosferinde Kodları Değiştirilmiş Yeni Bir King Kong Kong: Skull Island’ın 1933 ya da 2005 tarihli King Kong’la bir bağlantısı yok. Aradan 12 yıl geçtiğini düşündüğümüzde zaten hikayenin yeni baştan, farklı bir şekilde anlatılmasının zamanı gelmişti. Jackson’ın King Kong’unda film çekmek için Kafatası Adası’na giden bir ekibin yerini burada Vietnam Savaşı sonrası keşfedilmemiş bir adaya gönderilen bir grup askeri ekip, bir hükümet yetkilisi, bir savaş karşıtı fotoğrafçı, bir rehber ve bir biyolog alıyor. Bu bağlamda filmin afişinde de bariz gönderme yapıldığı belli olan Apocalypse Now etkisi, savaş sonrasında geçen atmosferde kendini gösteriyor. Kaybedilen savaşın ardından psikolojik olarak yıkıma uğrayan ve eve gitmenin hayallerini kuran askerlerin gizemli bir adayı keşfe gittikleri süreçte mutlu olduklarını gözlemliyoruz. Çünkü bir adada en fazla ne olabilir ki? Savaş sonrası daha önce kimsenin gitmediği bir yere gitmek, biraz tatil yapmak, biraz temiz hava almak, doğayla baş başa kalmak, belki birtakım gizemler keşfetmek herkese iyi gelecektir. Kimsenin aklına dev canavarlarla dolu bir adada ikinci bir savaşın başlayacağı gelmeyecektir elbette. Albay Preston Packard (Samuel L. Jackson) önderliğindeki askeri ekibin adaya girer girmez keşif için sismik bombalar atmaları ve bir doğa harikası olarak gözüken adanın birden alevlere, dumanlara boğularak düzeninin alt üst edilmesine şahit oluyoruz. Bombalar patlarken askerlerin yüzüne kesilen yakın planlardaki sevinç ve zafer ifadeleri insanın yüzyıllardır doğaya karşı verdiği tahribatı ve umursamazlığını yeniden gözler önüne seriyor. Filmin oluşturduğu savaş ve politik arka planlı atmosferi bir yana, yeni King Kong’un 1933 ve 2005 tarihli örneklerinden ayrıldığı en temel nokta ise Kong’un kadına aşık olmaması. Mason Weaver (Brie Larson) ile Kong arasında –bir sahnedeki birkaç bakış dışında- bir bağdan söz etmek bile mümkün değil. Hatta kimya uyumsuzlukları göze batan James Conrad (Tom Hiddleston) ile Weawer arasında bile daha çok flört bakışı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla önceki filmlerde sert ve vahşi görünümünün altında masum ve saf bir aşık bakışlarına şahit olduğumuz King Kong’tan bu filmde pek eser yok. Yeni King Kong’a adanın koruyucusu olarak daha çok tanrısal özellikler atfedilmiş, daha korkunç ve sert bir görünüme kavuşmuş. Özellikle Kong’un kavurucu bir güneşin etkisiyle…

Yazar Puanı

puan - 70%

70%

Kong: Skull Island, 1933 ve 2005 yapımı filmlerin temel aldığı hikayenin arka planına Vietnam Savaşı dokusunu yerleştirerek, Kong’un sarışın kadına olan aşk hikayesi başta olmak üzere öyküde farklı değişiklikler yapan, görsel efektleri ve aksiyonuyla beklentileri karşılayan, keyifli bir blockbuster.

Kullanıcı Puanları: 2.9 ( 3 votes)
70
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi