Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 1125 [2] => 7468 [3] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) [1] => Array ( [name] => Gerilim [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/gerilim/ ) [2] => Array ( [name] => Politik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/politik/ ) )
Klute
1971 - Alan J. Pakula
115
Senaryo Andy Lewis, David E. Lewis
Oyuncular Jane Fonda, Donald Sutherland, Charles Cioffi
Kerem Duymuş
Klute kendi dönemini eksiksiz bir şekilde analiz etmiş olmasının avantajını geleceğe dair yaktığı ufak aydınlanma ışıklarıyla süsleyen bir yapım olarak Hollywood’un sevmediği ama aynı zamanda inkar da edemediği bir anıt gibidir.

Klute

New York’un küçük drama atölyelerinden geçmiş olup da sonunda yıldızı parlayıp Hollywood’a transfer olduğunda sivri dilinden, politik duruşunda dolayı sıkıntı çekmeyen biri var mıdır acaba? Akla hemen James Dean gibi bir örnek gelir kuşkusuz. Ama bir de Hollywood’a gidip de işleri oldukça ilginçleştirenler vardır. Mesela felsefe tarihinde Antik Yunan’daki kinikleri betimlerken at sineği diye bir örnek verilir. Bu kinik düşünürler meseleleri öylesine ilginçleştirirler ki, tıpkı görünmeyecek kadar küçük bir at sineği gibidirler ama ufak bir ısırışla atı (devleti) yerinden sıçratabilirler. Buna karşın onlar ne atı öldürmek isterler ne de at onları yakalayabilir. İşte Klute filminin yönetmenini biraz abartılı ve biraz da ironik bir şekilde kinikilerin bu yaklaşımına benzetebiliriz. Hollywood’a gitmiş ve filmlerini burada üretmiş fakat ortaya öyle yapıtlar koymuş ki ne sevilmiş ne de kovulabilmiş.

Alan J. Pakula başta da belirttiğimiz aşamalardan geçmiş biri olarak sivri dilli ve oldukça politik biriydi. Bunu yeri geldiğinde 1976 yapımı All the President’s Men filmindeki gibi doğrudan, yeri geldiğindeyse Klute’ta olduğu gibi detaylarda, dolaylı olarak ortaya koymaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Ama buna karşın sektörün içinden birinin dolaştığı türsel alanlara uzanma konusunda da hiçbir tedirginliği olmamıştır. Örneğin Klute’u düşünelim; bu kesinlikle gerilim filmi olamayacak kadar romantik, kesinlikle tür filmi olamayacak kadar da bağımsız bir yapımdır. Hele ki yönetmenin ikinci filmi olduğunu düşünürsek detaylara gömülmüş olan o bağımsız ruhun politik sivri dilliliğini fark etmemek mümkün değil. Bu noktadaki en bariz örnekse yönetmenin ilk filminin, yani 1969’da çektiği The Sterile Cuckoo’nun tarihsel konumudur. Hepimizin bildiği gibi esas olarak Fransa’yla özdeşleştirmeye yakın olduğumuz 68 hareketlerinin ilk başladığı yer Amerika’daki üniversite öğeencilerinin ayaklanmasıdır. Bu haliyle bakınca yalnızca bir yıl sonra Pakula’nın bir grup öğrencinin öyküsünü anlattığı filminin, politik duruş olarak nasıl bir konumda olduğunu söylemeye gerek yok.

Elbette bunlar genel olarak yönetmenin tarihsel ve sektörel konumlanışıyla ve bunun doğrudan etkileriyle ilişkili durumlar. Özel olarak Klute’a gelirsek mesele çok daha ilgi çekicidir. Jane Fonda’ya Oscar’ı kazandıracak film, yukarıda da bahsettiğimiz üzere oldukça sıra dışıdır. İlk başta tamamen bir polisiye-gerilim havasında başlar, fakat daha sonra Bree karakteri gittikçe filmde merkezi bir konuma kayar ve detaylardaki söylemler de tek tek dökülmeye başlar. Hayatını fahişelikle devam ettiren Bree’nin makyaj masasının yanında asılı olan Kennedy resmi gerçekten de ilginç bir detaydır. Hele ki Bree’nin, kazandığı paranın büyük bir kısmını bir psikoloğa ya da o zamanki konumlanışları çerçevesinde söylersek bir psikanaliste döküyor olması, Kennedy detayıyla birlikte yavaş yavaş oluşmaya başlayan garip bir tablo çizer. Şüphelinin peşinde karanlık odalarda koşturan Klute’un tesadüf eseri bastığı spiritüel ayin, arka sokaklarda ve underground gece kulüplerinde dönen uyuşturucu ve seks partileri… Bunlar sıradan bir polisiye-gerilim filminde arka fon oluşturacak atmoseferler gibi geliyor ilk başta insanın kulağına. Fakat burada çok büyük bir fark var; Klute’ta karşımıza çıktığı şekliyle bu arka plana dair detaylar, bahsettiğimiz klişe arka fonlardaki post-modern dönemlerin bireyci distopyasına vurgu yapan anlamından tamamen uzaktadır. Burada karakterlerimiz bizzat bu dünyanın içindeler, üstelik o dünyaya ait olmayan kişiler olarak. İşte bu tam da 68 ruhunu yansıtan bir durumdur. Filmdeki tabiriyle “şehir çocuğu” olmayan Klute’un şehirdeki konumlanışı tam da bu detayların filmdeki ilişkisel anlamını bize verir. Yalnızca bir kaçından bahsettiğim bu detayları göz önüne aldığımızda Klute’un hikayesi hiç ilginizi çekmese bile, tıpkı bir belgesel edasıyla izlenebilecek sosyo-politik bir arka plana sahip olmasıyla, girişte bahsettiğimiz oldukça ilginç anlamını kazanır. Çünkü tüm bu, altan alttan akan bağımsız ruhla birlikte filmin esas gidişatı, tam bir tür filmi ekseninde ilerler. Bir katille karşı karşıyayızdır ve ipuçlarını toplamaya çalışan dedektifimiz Klute, sonunda gizem zincirini çözüp bize mutlu sonu sunmak için beklemektedir.

Fakat bu noktada da film yine bir ilginçlik yapar. Bree karakterinin Klute ile olan ilişkisi filmin sonlarına doğru, iyiden iyiye merkezi bir hal almaya başlar. Bu eksen kayması aynı zamanda Bree’nin psikanalistine anlattıklarıyla da uyumlu olarak bize oldukça görkemli bir kadın portresi sunar. Öyle ki, bugün artık kanıkasıdığımız kadın-erkek ilişkileri ve bağlanma problemleriyle ilgili olarak Pakula, karşımıza bambaşka bir perspektifle çıkar ve sarsıcı finaliyle izleyiciyi bir anlamda kendi dünyasının karanlığına gömer.

Klute kendi dönemini eksiksiz bir şekilde analiz etmiş olmasının avantajını geleceğe dair yaktığı ufak aydınlanma ışıklarıyla süsleyen bir yapım olarak Hollywood’un sevmediği ama aynı zamanda inkar da edemediği bir anıt gibidir.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol