Aldığı ödüllerle dikkat çeken, 2016’nın en iyi yerli yapımlarından Babamın Kanatları filminin yönetmeni Kıvanç Sezer ile filminden iş cinayetlerine, Türkiye’deki dağıtım sorununundan festivallere kadar birçok konuyu konuştuğumuz keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. 

Utku Ögetürk: Babamın Kanatları, Türkiye Sineması adına tartışmasız bu yılın en önemli filmlerinden bir tanesi; nitekim ülkenin önde gelen festivallerinden aldığı ödüller de bunun en önemli göstergesi, sizi tebrik ederek başlayıp, Babamın Kanatları’nın ve dolayısıyla ilk uzun metrajınızın yola çıkış hikayesini sizden dinlemek isteriz.

Kıvanç Sezer: Daha önceden çektiğim iki kısa filmim bir de belgeselim var. Bir şekilde üniversitenin başından bu yana sanatın içinde olmak gibi bir isteğim vardı. Sürecin başından bu yana ise bir uzun metraj çekme motivasyonu ve düşüncesi sinemayla ilgilenen her insanda olduğu gibi bende de vardı. Fakat tabii ki, bir uzun metraj hikayesine başlayabilmek benim açımdan kişiselleştirmem gereken bir durum. Doğrudan ya kendimi anlatacağım ya da kendimi çok ait hissedeceğim bir şeyi anlatacağım. Dolayısıyla bir inanma güçlüğü çektiğim için kendimden bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyorum. Fakat, 2010 yılında bir gazete haberi okudum. Bir üniversite öğrencisinin şantiyede çalışırken düşüp ölmesi ve ailesinin yaşadığı yoksulluk ile ilgili bu haber beni çok derinden etkiledi. Ama 2012 yılına kadar ben bununla ilgili bir film yapmalıyım fikrini dile getirmedim. Ama az önce de söylediğim inanma hissiyle beraber hayatta bazen birçok şey bir araya gelir. İşte o zaman ben bunu bir uzun metraj yapayım diye düşündüm ve oturdum, yazmaya başladım. O arada 2012 yılında, Özcan Alper’in atölyesi vardı. Oraya katılıyordum ve orada Özcan Alper’e bahsettim; projeyi çok beğendi. Destek oldu açıkçası bana ve üç yıl boyunca Nar filmle beraber birçok ortak yapım marketine gittik, uzun bir süre fon arama gibi dönemlerle bu hikayeyi geliştirmeye karar verdim. Ve ilk kez inanç dediğim mesele, yani “ben bunu yapmalıyım”, “böyle bir şeyin yapılması lazım” duygusu giderek kuvvetlendi ve bu işe sarıldım.

Türkiye’de günde en az 3 işçi ölüyor.

Utku Ögetürk: Bu sürece, bir gazete haberinden yola çıkılarak genel iş cinayetlerine odaklanan bir senaryolaştırma süreci diyebilir miyiz?

Kıvanç Sezer: Tabii ki, yani ilk hikayeden çıktıktan sonra çeşitli araştırmalar yaptım. Sadece gazete haberleri veya kitaplarla sınırlı kalmadım. Gidip insanlarla görüştüm ve karşılaştığım rakamlar durumun daha kötü olduğunu gösterdi bana. Türkiye’de günde en az 3 işçinin ölüyor olması; bugün mesela, bugün 3 işçi ölecek. Bunu biliyor olmak üzücü ama bu önlenebilir ve tüm bunları biliyor olmak bir şeyler yapma gerekliliğini de beraberinde getiriyor, bende öyle oldu en azından.

Utku Ögetürk: Devletin politikalarına bakacak olursak, işçi ölümlerindeki rakamlar inanılmaz ancak ek olarak sadece ölümler değil her gün bir yerlerde kapitalizmin dayatmaları altında işçiler gerekli düzenlemeler olmadığı için sürekli olarak sağlık problemleri yaşıyorlar ve bu problemler, iş sırasında olmasa dahi, ölümlere varana dek ilerliyor.

Kıvanç Sezer: Tabii ki, işçi ölümlerinden bahsediyoruz ama işin bir başka boyutu da meslek hastalıkları. Güvencesizlik, sigortasızlık, kötü şartlar, bu şartların iyi sağlanmıyor oluşu, denetlenmeyişi vs. hepsi üst üste biniyor. Ama Türkiye’de meslek hastalıklardan bir yıl içerisinde ölen işçi sayısı 1-2 kişi civarında. Bunu diğer ülkelerdeki meslek hastalığı/işçi ölümleri arasındaki rakamlarla karşılaştırdığımız ve Türkiye’deki işçi ölümlerine uyarladığımız zaman bir yılda 1.500 işçi ölüyor olarak düşünecek olursak Türkiye’de meslek hastalıklarından ölen işçi sayısının olması gereken rakam en az 2.000 ama Türkiye’de yasal olarak gözüken rakam 1; bu arada rakamları tamamen örnek veriyorum, tam hatırlamıyorum. Ama varmak istediğim nokta şu, bu rakamların çıkmasının sebebi kimsenin meslek hastalığından ölmemesi değil, bunun sigorta vs. prosedürlerinde meslek hastalığı olarak tanımlanması sürecinin uzun yıllar alıyor olması. Dolayısıyla zaten hasta insanlar bunlarla uğraşmıyor ve geçirilen hastalıklar meslek hastalığı olarak tanımlanamadığı için sistemde böyle gözüküyor. Tabii ki, buradaki en temel eleştiri devletin politikası, yani denetim. Bu tür riskli sektörler tamamen oradaki patronun inisiyatifine bırakılmış durumda. Örneğin, işçi güvenliği uzmanı geliyor ve “bunlar, bunlar yanlış; düzeltin” diyor “olur kardeş, yaptırırız” cevabını alıyor ama bunların bir yaptırımı yok; onun parasını da işveren ödüyor zaten, “gel beni denetle” diye. Kurulan bu sistem işi daha da kötü yaptı. Sonra bir işçi öldüğü zaman, o iş güvenliği uzmanını içeri alıyorlar. Dolayısıyla sistem öyle çarpık ki “insan” burada küçücük bir detay; beni de aslında bu filmi yapmaya iten şeylerden bir tanesi bu çarpıklığı dile getirme isteği oldu.

İbrahim ile Yusuf madalyonun iki yüzü gibi birbirlerini tamamlıyorlar.

U.Ö: İnşaat sektöründe – aslında sadece inşaat sektörü ile sınırlandıramayız, buna nakliyat gibi ağır işçilik gerektiren birçok sektörü katabiliriz – çalışan işçilerin birçoğu güney doğudan gelen Kürt vatandaşlar. Bu konudaki tercihinizde de, bu olguyu öne çıkarmak istediğiniz fark ediliyor; bu araştırmalarınız sonucu daha gerçekçi olması adına aldığınız bir karakter yaratımı mı yoksa, özellikle bu konuya mı dikkat çekmek istediniz? 

Kıvanç Sezer: Benim için ana karakterlerin Kürt olmasının sebebi, inşaatlarda Kürtlerin yoğun olarak çalışması. Bu inşaatlarda yoğun olarak Kürtlerin çalışması ise Türkiye’deki emek rejiminin coğrafi dağılımını gözler önüne seriyor. Bu ülkenin doğusundaki iç gücü daha ucuz. Hele ki onları bir de göç ettirip burada çalıştırırsanız, kar marjı daha yüksek oluyor. Dolayısıyla bizim ülkemizin böyle bir tarafı var. Ama bu sadece bizim ülkemizde olan ve sadece Kürtlere veya Türklere özgü bir şey değil. Bu İtalya’da da böyle; İtalya’da da ülkenin güneyinde yaşayan insanlar, kuzeyine çalışmaya giderler. Ya da Brezilya’nın kuzeyinde yaşayan yoksul insanlar Sao Paula’ya çalışmaya giderler. Böyle bir gerçeklik varken durumu bir diğer taraftan da Van depremine bağlamak istedim. Bir yandan yapım bir yandan yıkım… Bu bir döngüdür ve Van depreminden sonraki dönemde de ortaya çıkan çok önemli süreçler var. Dolayısıyla bu yapım ve yıkım sürecini bir araya getirebilmek adına iki ana karakterin Kürt olmasını istedim. Fakat filmi bir Kürt meselesinden ziyade Kürtlerin de meselesi olan “sınıf sorunu” üzerine inşa etmek istedim.

Utku Ögetürk: Buna ek olarak özelikle Yusuf karakterinin bir stereotip olduğunu düşünüyor musunuz? Beyaz, sofistike bir izleyicinin Yusuf için ilk bakışta “evet bu doğudan gelmiş bir işçi” diyebileceği klişe bir karakter diyebiliriz. Bu perspektifte karakteri yaratırken nasıl bir motivasyonunuz oldu?

Kıvanç Sezer: Bilmiyorum aslında stereotip oldu mu olmadı mı bu konuda çok fazla bir şey söyleyemem. Ama karakteri yaratmaktaki amacım şuydu; İbrahim’in ruh haliyle, çok depresif bir sahne ile başlıyoruz filme. Bu durum film için çok baskın bir hale geliyor. Fakat, bunun karşısında bir dengeleyecisi olarak, geleceğe yönelik hayalleri olan ama diğer tarafta yükselme hırsıyla duvara çarpan bir karakter de var. Ben o yükselme hırsını onaylamıyorum ama anlıyorum; aslında iyi bir hayat yaşamak istiyor Yusuf -hepimiz gibi- fakat diğer işçilerle birlikte kalıp iyi bir hayat yaşayacağına inanmıyor. Hem bu tarafıyla hem de biraz daha yaşama dönük olması sebebiyle, İbrahim ile madalyonun iki yüzü gibi birbirlerini tamamladıklarını düşünüyorum.

Utku Ögetürk: Peki, bu noktada Yusuf karakterinin geleceğinin aslında İbrahim karakteri olacağını düşünebilir miyiz?

Kıvanç Sezer: Bence Yusuf, “İbrahim olmak mı yoksa Resul olmak mı?” sorusuna, Resul olmak cevabını veriyor. Amcasını sınıf atlayamadığı için suçluyor.

Utku Ögetürk: Fakat günümüz Türkiye’sinin standartlarını düşündüğümüz zaman, Yusuf’un ileride olacağı yer amcasının olduğu yer gibi gözüküyor.

Kıvanç Sezer: Tabii ki ileride amcasına dönüşebilir ama dönüşmeyebilir de. Tamamen bu işleri bırakıp memleketine dönüp spor giyim mağazası bile açabilir. Yusuf’un önünde farklı gelecekler var ama benim açımdan, yönetmen olarak baktığım zaman, Yusuf’un oradaki varlığı bu iki hat arasındaki gerilimi gösteriyor.

30093221211_52c7c84710_k

Utku Ögetürk: Babamın Kanatları iş cinayetleri gibi ele alınması gereken belki de ele alınmakta geç kalınan bir konuya odaklandığı için çok önemli bir film. Ama sadece bu konuyu ele almıyor, kapitalist sisteme dair son derece başarılı gözlemler de içeriyor. Biraz açacak olursak, kapitalist düzende büyüyenler ve onun altında ezilenler yani büyük balığın küçük balığı yemesi durumu… Aynı şekilde türbanlı bir kadının yaşadığı aşkı gizli tutması, üzerindeki baskı… Maddi sıkıntılar çeken üniversite öğrencileri, işsizlik, devletin para karşılığında deprem mağdurlarına ev yapıyor olması gibi birçok meseleye de parmak basıyor film. Tüm bunları bir araya getirince Babamın Kanatları, bir kaotik düzen/toplum temsili diyebilir miyiz?

Kıvanç Sezer: Bence çok kaotik, özellikle Beylikdüzü, Esenyurt taraflarına gittiğiniz zaman oradaki çarpık – ve bence insani olmayan – kentleşme ve bu çarpık kentleşmenin insanları şehrin dışında dahi izole yaşamaya iten bir de görünmeyen tarafı var. Bunlar nasıl yapılıyor, bu inşaatları kim yapıyor? Bu binalar bir anda yerden mi bitiyor? Yüzlerce, binlerce… Ben her oralara gittiğim zaman şaşırıyorum, “burada kimler yaşıyor?” diyorum. İşte buranın yapılışı kapitalizmin o genel resminin dışında değil, hatta tam da göbeğinde. Bu sebeple, filmde yaşadığımız hayatların çarpıklığının ve bunun getirdiği ekonomik ilişkilerin insan hayatını ne kadar ezdiği, ufalttığı, değersizleştirdiği ve önemsizleştirdiği meselesi üzerinden gittik. Benim bakışım bu ve bunu da filmde paylaşmak istedim.

Utku Ögetürk: Babamın Kanatları politik meselesi son derece değerli bir film. Fakat, filmi değerli kılan bir diğer unsur da iyi çekilmiş olması. Sadece ele aldığı meseleyle değil çekim teknikleri ile de hem yeni gerçekçiliği hem de herkesin aklına gelecek ilk isim olan Ken Loach filmlerini andırıyor. Filmin, görselliği ön planda olmasa da karakteristik bir özelliği var. Bu konuda çekimlere başlamadan planladığınızın ne kadarını peliküle aktarabildiğinizi düşünüyorsunuz?

Kıvanç Sezer: Beni bu filmde, işçi ölümlerini anlatıyor olmamın dışında çeken şey şantiyenin içinde çekim yapıyor olmak; o binaların bitmemiş halini gösterebiliyor olmaktı. İçinde yaşadığımız binaların ilk halini bilmeyiz. Oradaki “gri”lik, oradaki o geometri, bunun filmsel olarak daha belgeselvari bir kamera üslubu ile anlatılıyor oluşu beni bu filme çeken temel unsurlardan bir tanesiydi. Çünkü büyük bir çoğunluğu şantiyede geçen bir film ve bunun çok da fazla örneği yok. Mecid Mecidi’nin Baran, Ken Loach’ın Riff-Raff filmi vardır. Ama onların hepsi şantiyede geçmez, bizim filmin büyük bir bölümü şantiyede geçtiği için bunu bir atmosfer unsuru olarak kullanmak istedim ve görüntü yönetmenimle birlikte bunun çalışmasını yaptık. O çirkinliği güzelleştirmeye çalışmadım ama onun kendi griliği içerisinde filme uygun bir atmosfer yaratmaya çalıştım. Tabii ki, istediğim her şeyi istediğim gibi çekemedim ama zannediyorum ki her yönetmen neredeyse her filminde bunu yaşar. Bir şey istersiniz ama prodüksiyon olarak o mümkün değildir. Dolayısıyla orada hemen uzlaşmak zorunda kalırsınız, böyle şeyler oldu tabii ki. Örnek verecek olursam düşme sahnesini daha farklı çekmek isterdim. O sahneyi çekerken çok zorlandık, tam olarak %100 istediğim gibi olmadı ama yine de izleyicide bir şok etkisi yaratıyor. Nitekim, o şok etkisini yaratmayı istiyordum zaten amacım oydu. Ama çok daha iyi bir dublörle, çok daha iyi bir sistemle -tabii ki daha maliyetliydi- o sahneyi daha iyi çekebilirdim. Bunun gibi ufak tefek bazı detaylar var. Ben bu konuda şöyle hissediyorum, yemek için her türlü malzeme tam ama bazı baharatlar biraz eksik. Ama şantiyede film çekiyor olmak konusunda çok çalıştık ve istediğimiz yere ulaşabilmek için ortaya yoğun bir emek koyduk.

Utku Ögetürk: Tahmin ediyorum ki, istediğiniz gibi bir çekim yeri bulabilmek çok zor olmuştur.

Kıvanç Sezer: Çok zor oldu. Çünkü Esenyurt’ta yapımı durmuş inşaat aradık. Çünkü hali hazırda devam eden büyük bir inşaatta çekim yapabilmek mümkün değildi.

 Bir tersanede işçi bir işi yaparken cahil değil de ölürken mi cahil?

Utku Ögetürk: Ne kadar sürede çektiniz?

Kıvanç Sezer: 5 haftada çektik. Doğal olarak inşaatı devam eden büyük siteler bizi almak istemediler. Dolayısıyla biz de durmuş bir inşaatta çalışmak zorundaydık. Filmi çektiğimiz inşaat 3 yıldır durmuş bir inşaattı. Ve bir firmadan başka bir firmaya devir edilme aşamasındaydı; devlet de burada garantör durumundaydı. Biz de burada çekim yapmak istediğimizi söyledik. Onlar da bizi belediyeye yönlendirdiler. Belediye ile görüştük, derdimizi anlattık. Belediye ilk başta sıcak bakmadı. “Anladık, siz inşaat işçilerini anlatıyorsunuz.” gibi bir tavırları vardı. Ama daha sonra defalarca gidip geldik ve en sonunda Esenyurt Belediyesi’ni ikna edebildik.

Bu arada biz de inşaat işçileri ne yapıyorsa onu yaptık. Yukarı tuğla çektik, malzeme çektik -aynı vinçle- o tuğlaları yer yer ördük, bazen yerlerini değiştirdik. Kısacası bir işçi ne yapıyorsa biz de orada çalıştığımız sürece aynısını yaptık.

Utku Ögetürk: Şöyle bir durum olduğunu düşünüyorum, işçiler zaten kendilerine söylenen güvenlik önlemlerini alıyorlar; kasklarını takıyorlar, fazla yaklaşmamaları gerektiğini biliyorlar. Yani işçiler “kendilerine sağlanan koşullar dahilinde” çalışıyorlar. Fakat ne yazık ki iş kazası ya da ölümler gerçekleştiğinde “işçiler cahil insanlardır.” düşüncesiyle bizzat işçiler dahi suçlanabiliyor. Filminizde bu konuda da bir mesajınız olduğunu düşünüyorum. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kıvanç Sezer: Bu düşünce iş verenin düşüncesi ve argümanıdır. Bir iş kazası olduğu zaman, iş kazası mahkemelerinde iş verenlerin avukatlarının söylediklerine bakın, genelde “işçi cahildi, biz ona önlem al dedik ama almadı, ne yapalım” gibi cümleler yer alır. Ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Yani şirket, işçilere tüm güvenlik önlemlerini sağlamış da işçi bir tek baretini takmıyor olsa, biz de deriz ki evet işçi baretini takmadı ama barete gelene kadar öyle çok şey var ki. En basitinden üretim baskısı denen bir durum var, daha hızlı çalıştırma baskısı, ücret ödemeyerek kurulan baskılar var. Tüm bunlar birikiyor sonrasında “vay kaskını takmadı” deniyor. Ben böyle bir düşünceye kesinlikle katılmıyorum, katılmak mümkün değil. Türkiye dünyada işçi ölümlerinde üçüncüyse, diğer ülkelerin işçileri çok bilinçli de bizim işçilerimiz mi bilinçli değil? Örneğin bir tersanede işçi bir işi yaparken cahil değil de ölürken mi cahil? Bu konuda işçi en son suçlanacak kişidir. Bizde bir de böyle bir şey var, ölen suçlanır. Çünkü kendini savunamayacaktır. Dolayısıyla böyle bir suçlamaya kesinlikle katılmıyorum. 

Utku Ögetürk: Film süresince karakterlerin çalıştığı koşulların da etkisiyle görselliğe hep bir gerilim hakim. Görüntü yönetmeninin de burada bir başarısı olduğu aşikar, bu etkiyi yaratabilmek için ne gibi çalışmalar yaptınız?

Kıvanç Sezer: Tabii ki ilk filmim ve Jörg (Gruber) ile ilk kez çalıştım, Alman bir görüntü yönetmeni. Tabii ki benim kafamdaki planları, ışıkları, anlatımı, dili yani tüm detayları tek tek anlattım. Her plan üzerinden tek tek geçtik ve Jörg de önerilerini söyledi. Ve gerçekten projeye inanılmaz inanan ve projenin iyi olması için öneri ve eleştiri getiren bir görüntü yönetmeniyle çalıştığım için çok mutlu ve memnunum. Bu konuda ona güvendikten sonra kendimi daha rahat hissetmeye başladım çünkü biz omuz kamerasıyla çektik ve omuz kamerasında emanet etme durumu var, gidip kameraya müdahale edemezsin.

Biz toplamda beş haftada çektiğimiz için sahnelere zaman verebildik. Sahnenin ihtiyacı olan zamanı, tekrar sayısını verebildik. Dört haftada çekseydik bütün amacımız o sahneyi bitirmek olacaktı. Dolayısıyla da bazı şeyler oldu bittiye gelecekti.

SAMSUNG CSC

Utku Ögetürk: İstediğiniz ışığı alabilmek veya mizansen oluşturabilmek için değil mi?

Kıvanç Sezer: Evet ışık, mizansen, oyunculuk… Misal, bir sahneyi çekip bitirmek için yarım saatin var ise üçüncü tekrarda “tamam” diyerek bırakabiliyorsun. Ama yarım saat değil de bir buçuk saatin var ise hem oyunculuk hem de mizansen konusunda sahne için yaratıcı fikirler üretebileceğin zamanın oluyor ve ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu tip filmlere seyirci giderse, belki o zaman bu filmler de özel yatırımcıların yatırımını kazanabilir.

Utku Ögetürk: Hikayenizin çıkış noktasının 2010 yılında kaybettiğimiz Ömer Çetin olduğunu söylediniz. Filmde ise Menderes Samancılar’ın canlandırdığı İbrahim karakteri daha önemli bir yer kaplıyor. Bu konuda Menderes Samancılar’ın performansı çekim sırasında hikayede bir takım değişiklikler yapmanıza sebep oldu mu? Örneğin kurguda bu sebeple çıkardığınız veya senaryodan farklı değişiklikler yaptığınız bölümler oldu mu?

Kıvanç Sezer: Hayır, bu hikaye İbrahim’in yaşamsal çelişkisi üzerine inşa edilmiş bir hikaye. Dolayısıyla biz Menderes Ağabey’den bu performansı alabilmek için çok yoğun bir çalışma yaptık. Zaten bu performansı alamasaydık film işlemezdi, ben bunu biliyordum. Hikayenin İbrahim ve Yusuf’un hikayesine dönüşmesi, senaryo ve sinopsisin ilk versiyonundan itibaren vardı. Bu hikayenin ana karakteri İbrahim, Yusuf da çok güçlü bir karakter.

Menderes Samancılar gerçekten o karakteri yaşıyor. Öncesinde çok fazla prova yapmayı sevmiyor. Onunla daha çok kavramsal konuşmalar yaptık. Sete geldiğinde o zaten o karaktere dönüşmüştü.

Utku Ögetürk: Baskıcı ve dikta rejimler, sinemacıları bu ve benzeri filmleri yapmaya itiyor. Sanatı bir başkaldırı ve topluma yol gösterici olarak kullanmak… Bu dönemlerde birçok büyük yönetmen ortaya çıkmış, birçok başyapıt çekilmiştir. Türkiye’nin içinden geçtiği süreci göz önüne aldığımızda sinemamızın biraz daha politikleştiğini veya politikleşeceğini düşünüyor musunuz? Daha cesur filmlerin, daha cesur yönetmenlerin sayısı artar mı?

Kıvanç Sezer: Olabilir tabii ki. Ama burada şöyle bir konu var, nasıl bir destek mekanizması olur, bu işin finansal boyutu nasıl yapılır? Evet, baskıcı rejimler, bugün yaşadığımız rejim gibi, insanların söz haklarının giderek kısıtlandığı, özgürlüklerden ve demokrasiden yavaş yavaş vazgeçildiği dönemlerde buna dair söz söylemek isteyen insanlar tabii ki çıkıyor. Ancak, sinema yapmak kitap yazmak gibi değil. Bir kitabı, düşünceniz varsa sadece karnınızı doyurarak dahi yazabilirsiniz. Ama bir film çekmek için onlarca insanı dahil etmeniz gerekiyor ve bu işin bir fonlama sürecinin olması gerekiyor. Örneğin bizim film Kültür Bakanlığı destekli ve Kültür Bakanlığı olmasa bizim bu filmi çekecek bütçemiz yoktu. Eğer buradan farklı bir estetik dil kurulabilirse ve bu destek devam ederse ya da dursa bile biz sinemacılar olarak bir araya gelerek bir çıkış noktası bulabilirsek, cesur yapımlar da artabilir. Ama dediğim gibi şu andaki prodüksiyon stratejisi böyle olduğu sürece bu filmleri finanse etmek zor. İşin bir de dağıtım süreci var. Bu tip filmlere seyirci giderse, belki o zaman bu filmler de özel yatırımcıların yatırımını kazanabilir çünkü film, artık gişe yapıyor olur. Ama bu filmlerin en iyisi bile 25.000 yapıyorsa, orada eliniz kolunuz bağlanmış oluyor. Ben sanatçının bağımsızlığı konusunda şöyle düşünüyorum, eğer benim filmimi takip edecek 100.000 kişi varsa, benim filmime gelecek 100.000 kişi standart olmalı. Nasıl ki Çağan Irmak’ın filmine Çağan Irmak filmi diye gidiliyorsa, benim de filmime bu şekilde gelinirse o zaman ben bir otonomi kazanmış olurum. Ben, sanatsal olarak istediğim şeyi anlatma gücüne erişmiş olurum. Ama benim filmimi 5.000 kişi izliyorsa, maddi olarak bunu yapabilme şansım olmuyor; bu iki ayak çok önemli.

Birileri sürekli sizi ticari amaçlarla yönlendiriyorsa buna da karşı durmak gerekiyor.

Utku Ögetürk: İlk filmini çeken ve başarılı olan yönetmenlere sıklıkla sorduğum bir soruyu size de sormak istiyorum; Türkiye’de bütçe yaratmak, yapımcı bulmak, Kültür Bakanlığı’ndan elle tutulur bir destek almak kolay değil. Bunların yanı sıra başarılı olan filmlere bakıldığında Köprüde Buluşmalar imzası görüyoruz. Babamın Kanatları için nasıl bir yol izlediniz? İlk filmini çekmek için sinemacılara bu konuda naçizane ne gibi bir yol izlemelerini tavsiye edersiniz.

Kıvanç Sezer: Ben kendi hikayemi anlatabilirim. Türkiye’de son 5-6 yılda özellikle Köprüde Buluşmalar ile beraber başlayan bu ortak yapım ve filmin bilinirliğini arttıracak çalışmalar gelişti. 2012 yılında bu filmi yazmaya başladığımda bunları öğrendim ve başvurdum. Bu arada film geliştirme atölyelerine katıldım. Sadece Köprüde Buluşmalar değil, yurt dışından da bazı yerlere başvurduk. Erivan’da Altın Kayısı Film Festivali’nde ve yine Almanya’da, İtalya’da bir ortak yapım atölyesine seçildik. Biz buralara başvurduğumuzda henüz bakanlık desteği çıkmamıştı ama bakanlık desteğiniz çıktıktan sonra bütçenin geri kalanını da tamamlamanız gerekiyor. Onun için Almanya’dan, Fransa’dan fon yetkilileri, filme ortak olmak isteyen, filme fon bulma ihtimali olan yapımcılarla tanışıp onlarla bir ortaklık gerçekleştirme imkanınız oluyor. Tabii ki ilk filmlerde kolay değil, bizim bir ortaklığımız oldu ama yurt dışından bir yapım desteği alamadık. Ama bu süreçlerin hepsini öğrendik. Şöyle de bir şey var, biz 15-20 tane ortak yapım atölyesine başvurduk ama dört tanesine seçildik. Aslında birçok yerden ret aldık. Belki söyleyebileceğim şöyle bir şey olabilir festival anlamında, bu tür ortak yapımlarda pes etmemek lazım, yılmamak lazım. Eğer filmin içinde kıymetli bir şey varsa, onu bir yer görmez ise başka bir yer mutlaka görecektir. Türkiye’de bu anlamda Köprüde Buluşmalar gerçekten çok iyi. Çok iyi projeler seçiyorlar. Misal, biz 2013 yılında Albüm filmi ile film geliştirme atölyesinde beraberdik. Ve şimdi her festivalde beraberiz.

Bu atölyelerde filminizi eleştirenler de olabiliyor. Bu filmde sevmedikleri yerleri söylüyorlar ya da “bunu böyle yaparsan bu film satmaz, sen bunu böyle yap.” diyorlar. Tabii ki bu noktada, siz bir amaç için yola çıktıysanız, başka bir yapımcı gelip “sen bunu komedi yap, biz bunu satarız” dediğinde onu komediye çevirmemeniz ve fikirlerinizin arkasında durmanız gerektiğini de öğreniyorsunuz. Birileri sürekli sizi ticari amaçlarla yönlendiriyorsa buna da karşı durmak gerekiyor.

Özetle, üç yıllık bu süreçte ben senaryomu geliştirmekten ziyade senaryoya, projeye olan bakışımı geliştirdim; bunu öğrendim ve bu benim için çok büyük bir kazanım oldu. Bunları her yerde de anlatmak isterim açıkçası, ilk filmini çekmek isteyen arkadaşların da bunları bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.

“Bir film çekiyorum Cannes garanti” diyen genç sinemacılar var.

Utku Ögetürk: Her ne kadar bunu bu şekilde ayırmayı doğru bulmasam da – sanat filmi / vizyon filmi – sinema işletmeciliğinin Türkiye’de tekelleşmesi ve halkı tek tip sinemaya hapsederek seyir zevkinin ve sinema anlayışının tamamen yönlendirildiği bir dönemden geçtik, geçmeye devam ediyoruz. Bu sebeple, gişe şansı çok fazla olmayan filmler ve bu filmlerin yapımcıları için festivaller büyük önem taşıyor ancak Türkiye’de “festivalcilik” de her geçen gün daha çok soru işareti yaratıyor. Siz Türkiye’deki festivaller ve bu dağıtım sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Kıvanç Sezer: Bu çok geniş bir sorun aslında. Öncelikle ben de filmlerin arthouse ve ana akım olarak ayrılmasına çok sıcak bakmıyorum. Bu bir kategorileştirme ve yaftalama. Ben isterim ki bu ana akım dediğimiz filmlerin içerisinden de çok iyi filmler çıksın. Baktığımız zaman Fatih Akın da ana akımdır, Ferzan Özpetek hatta Pedro Almodovar da ana akımdır. Ama bunlar belirli bir çıtanın üstünde sinema yaparlar. Brecht’in bir lafı vardır “kötü sanat, sanata zarar verir.” diye. Bu sebeple ana akım da yapsanız, arthouse da yapsanız eğer kötüyse, o yaptığınız işe zarar verir. İşte bizde o zarar artık kronikleşmiş durumda. O da biraz şundan kaynaklanıyor, minimal sinema denen şey sanki “arthouse dediğiniz film, minimalist olur” gibi bir algı oluşturdu. Birbirinin aynısı filmler izliyoruz ve ben bir seyirci olarak mesela bu filmleri izlemekten sıkıldım. Bu filmlerin bana bir şey söylemediğini düşünüyorum ve bana bir şey söylemeyen filmlerin de, benim zamanımı çaldığını düşünüyorum. Dolayısıyla filmler bir şey vadeder ve vadettiğini gerçekleştirdiği oranda başarılılardır.

Nuri Bilge Ceylan gibi film yapmak, Zeki Demirkubuz gibi film yapmak diye kategoriler oluştu ve genç sinemacılar “böyle yaparsak festivale gideriz” düşüncesindeler. “Bir film çekiyorum Cannes garanti” diyen genç sinemacılar ortaya çıkmaya başladı. Bu sebeple gerçekten sanat yapmaya çalışan insanların bu meselenin özüne, biçimine, sürecine dahil yoğun bir düşünme ve paylaşım içinde olması gerektiğini düşünüyorum.

Festival konusuna gelirsek Türkiye’de büyük festivaller var; İstanbul, Antalya, Adana… Ve oraya yetişmeye çalışan başka illerin festivalleri var. İçinden geçtiğimiz dönemde gerçekten çok ilginç şeyler oluyor. Ben bunu festivale katılan bir yönetmen olarak değil, bir izleyici olarak gözlemlediğimde şöyle bir şey düşünüyorum; bir tane film, iki ayrı festivalde gösteriliyor. Benzer seçkilerin olduğu bu festivallerden bir tanesinde en iyi film alıyor, bir diğerinde ise hiçbir ödül alamıyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bu durum da ya filmlerde ya festivallerde ya da jürilerde bir şey var diye düşündürüyor. Bir film bir yerde en iyi film alıp başka bir yerde nasıl hiçbir şey alamaz? Diyelim en iyi film alamıyor, kurgu da mı alamaz?

Utku Ögetürk: Şunu sormak istiyorum bu filmi işçilere göstermek, özel gösterimler yapmak gibi bir projeniz var mı?

Kıvanç Sezer: Bu filmin işçilere ulaşması çok önemli benim için. Çünkü işçiler sinemaya gidemiyor. Çünkü uzun saatler çalışıyorlar, sinema biletleri pahalı. Hatta geçen gün galada bir cam işçisi söz aldı ve bu filmleri izleyemediklerini belirtti. Biz de şimdi dağıtım sürecinde DİSK ve KESK ile ortak gösterim yapmayı planlıyoruz. Bunu vizyon süresince ne denli yapabiliriz bilmiyorum ama sonrasında filmi bu tür yerlerde göstermek ve olabildiğince işçilere ulaştırmak istiyorum. Bu filmin karşılığını bu şekilde bulabileceğine inanıyorum. Bunun için sendikalarla, ulaşmamız gereken kişiler ve kurumlarla görüşmelerimiz devam ediyor.

Utku Ögetürk: Son olarak, yeni projeniz var mı?

Kıvanç Sezer: Ben bir üçleme yapmayı planlıyorum. Babamın Kanatları ilk filmdi ve lüks bir sitenin inşaat işçilerini anlattık. İkinci filmde orada ev sahibi olan beyaz yakalı, orta sınıf bir çifti anlatacağız, hatta Babamın Kanatları’nda o çifti görüyoruz. Üçüncü filmde ise Babamın Kanatları’nda ismini duyduğumuz büyük müteahhitin hikayesini anlatacağız.

Utku Ögetürk: Çok teşekkürler.

Kıvanç Sezer: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi