“Benim inancıma göre…”

“Gerçek İslam bu değil…”

Bireyin; dinin gerektirdiği değerler bütününü benimserken, o dinin unsurlarını da kendi yargı sürecine göre değerlendirdiği yadsınamaz bir gerçek. İslam’ın hakim din olduğu ülkeler arasındaki yorum ve yaşam farklılıklarına baktığımız zaman bunu net olarak görmekle birlikte, kadrajımızı Türkiye’ye yönelttiğimizde dahi kimi farklılıkların etkinliğini koruduğunu görüyoruz. Zira, bilişim çağında yaşadığımız şu günlerde, politik unsurlar bir yana, yukarıda da belirttiğimiz ifadelere internette hiç durmadan rastlamamız mümkün: “Benim inancıma göre…”, “Gerçek İslam bu değil…”

İslam’ı yorumlama konusundaki en büyük anlam ayrımı ise kadınlar üzerinden yapılıyor. Müslüman nüfusun yüksek olduğu ülkeler arasında kadınların en fazla özgürlüğe sahip olduğu Türkiye’de dahi, kadının ne giyinmesi ve nasıl davranması gerektiği çoğu zaman halkın yaşadığı problemlerin ötesine geçiyor ve politik başlıklar altında sunuluyor: “En az üç çocuk!” , “Evdeki işler yetmiyor mu?” , “Her kürtaj bir Uludere’dir.”

İslam dininin kadını kutsal olarak gördüğü; gerek günlük yaşam, gerekse politika ögeleri ile hayatımızda sürekli tekrarlanıyor. ‘Kadın, İslam ve Sinema’ kitabının yazarı Gönül Dönmez-Colin ise, ilhamını hayattan alan sinemanın, din ve kadın eksenindeki ilişkisini farklı ülkeler üzerinden inceliyor ve kadının kutsallık ile gerçeklik imgelerinin beyazperdedeki yansımasına odaklanıyor. Yazarın; Pakistan, Kazakistan, Bangladeş ve Özbekistan sinemalarından da örnekler sunduğu eserinde, merceğin büyük kısmını ise Türkiye ve İran oluşturuyor. Beş bölüm halinde ele alınan eserin ilk bölümü, ’Kadının Temsil Edilişi’ başlığını taşıyor ve Gönül Dönmez bu başlıkta, “iyi” ve “kötü” kadın imajlarına, Kuran’da yer alan ayetler üzerinden yaptığı değerlendirmelerle yer veriyor. Zira Dönmez’e göre İslamiyet’in hakim din olduğu ülkelerde kadın, gerçekçi yönleriyle değil, önümüze sürekli getirilen “iyi anne” ögesiyle sunuluyor: Karşılaştığı zorluklar karşısında dahi sesini çıkarmayıp itaat eden kutsal anne ögesi. Dönmez bu noktada, kitabın farklı yerlerinde kısa kısa yer verdiği “itaatkarlık” unsurunu belirtirken, Kuran’daki Nisâ Sûresi’nden alıntılar yapıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayınlanan Kur’anı-ı Kerim Portalını kaynak olarak aldığımız Nisâ Sûresi’nin, 5. cüz, 34. ayeti ise şöyle:

“Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah çok yücedir, çok büyüktür.”

Nisâ Sûresi, 5. cüz, 34. ayet

“Aile Lokantası” ve kadının itaatkarlığı

Gönül Dönmez, Kuran’ın erkeklere hitaben yazıldığını vurguladığı eserinde genel olarak, İslami değerler kapsamında sinemada itaat eden kadının “iyi”, itaat etmeyen kadının ise “kötü” olarak yansıtıldığına dikkat çekiyor. Sinemanın, ahlaki bir ders verme güdüsüyle kullanıldığı noktalarda  başvurulan değişmez öge ise, “annelik” oluyor. Dolayısıyla kadın, kutsal bir varlık olarak ekranlarda yer alabiliyor, evet; ancak annelik görevini yerine getirdiği, hayatını çocuklarını büyütmeye adadığı ya da karşılaştığı koşullar karşısında başkaldırmayıp kocasına itaat ettiği sürece.

Dönmez, bazı restoranların hala “aile lokantası” tabelası astığı Türkiye’de, “aile kadını” ile “fahişe” arasında keskin bir ayrım yapıldığına da dikkat çekiyor ve ailenin, müslüman ülkelerde ulusal bir kimlik yaratmak amacıyla kullanıldığını belirtiyor. Dönmez’e göre, kadrajımızı Yeşilçam’a çevirdiğimizde de, şehirli ve üst sınıf kadının çoğunlukla yozlaşmış olarak resmedilmesine karşın, kırsal kesimden gelen kadının aşağılanmayı ve acı çekmeyi kabul eden ve kocalarına sadık olan eşler ile itaatkar kız çocukları olarak yansıtıldığına şahit oluyoruz. Eserde görüşlerine yer verilen Ali Özgentürk şu ifadelerde bulunuyor:

“Kötü kadın sevişir, iyi kadın evlenir. İyi kadın; masum, cinselliği olmayan bir ikondur ve yaşamaz. Kötü kadının kaderi pavyon ve genelevdir. Bedenin dili, İslamiyet’in dilidir.”

Kötü yola düşen kadın temasının oldukça işlendiği Türk sinemasında, Dönmez’e göre ilginç olan bir diğer nokta ise, aslında yönetmenlerin genelevlerde yaşananlar hakkında pek de bilgi sahibi olmamalarına rağmen, bunları beyazperdeye taşımalarıdır. “Kötü kadın”, yaşadıklarını hayatıyla öder, iyi kadın ise, “yaşamadıklarıyla” hayatına devam eder.

Aslında Yeşilçam’ın çoğu eserinde bize verdiği, itaat etmediği sürece sonu intihar ya da cinayetle bitecek olan kadındır. Bu alt metinden yola çıkılarak verilen pavyon ve tecavüz sahneleri ise, erkek odaklı sinemada gösterilen bir “görsel şölen” niteliğindedir. Sinema, kadını yalnızca aile içerisinde yer alan “itaatkar” konumu ile kutsallaştırırken, bunun zıddı bir şekilde gösterdiği ve gerçekçi olarak yansıtmadığı kadın figürü ile ise negatif imgelere bürünür ve eklenen görsellerle birlikte verilecek mesajın iletilmesini sağlar. Böylece bu imgeler, aile hayatında gereken itaatkarlığı göstermeyen kadına bir ders niteliği taşır. Dönmez bu durumu, “olanların öncesine değil, sonrasına bakış” olarak yorumlar. Kadını fahişeliğe iten süreç önemli değil iken, onun vücudunun sergilenmesini sağlayan sonraki süreç daha önemlidir. Dolayısıyla olay aslında çıplaklık değil, çıplaklığın nasıl bir alt metinle gösterildiğir. Hayatını pavyonda geçiren kadını, kendisini buna iten sebepleriyle mi görüyoruz, yoksa sadece oraya “düştüğü” için bunun sonuçlarına da katlanmak zorunda kalan biri olarak mı?

Beyaz Sinema, milliyetçilik ve kadın

Benzer aile imgesi, daha da vurgulu bir şekilde milliyetçi sinema akımında da kullanılır. 1991 yılının Ekim ayında ilki gerçekleştirilen ‘Beyaz Sinema Günleri’, milliyetçilik akımının beyazperdedeki bir yansımasıydı. Hukuksal engellerden dolayı ‘İslamcı Sinema’ olarak adlandıralamayan akım, ‘Beyaz Sinema’ şeklinde ortaya çıkmış ve İslami değerleri yok ettiği düşünülen sanatın, yine sanat çerçevesinde İslami değerlere kavuşturulacağı amacını gütmüştü. Gönül Dönmez, eserinde bu akımı Ayetullah Humeyni ve destekleyicilerinin devrim öncesinde İran sinemasına karşı aldığı tutuma benzetir. Zira bu kesime göre sinema, toplumu olumsuz gayelere hizmet ettirmiştir. Nitekim, toplumu negatif noktalara yönlendiren bu sinema akımının, kadın hakları konusunda ses çıkardığı da görülmemiştir.

Gönül Dönmez, akımın önemli örnekleri arasında yer alan Yücel Çakmaklı imzalı Minyeli Abdullah filmi için şöyle yazar: “Minyeli Abdullah’ta, kadınlar görünen ama sesleri duyulmayan gölge kişilerdir.” Milli sinemanın içinden doğan ‘beyaz sinema’ için yorumlar bununla bitmez. Bu akımın filmleri, birçok İslamcı dergide dahi eleştirilerek, sinema değeri olmayan yapımlar şeklinde nitelendirilir.

Türkan Şoray, Müjde Ar derken… Günümüze!

“Sultan” olarak da anılan Türkay Şoray, Türk sinema tarihinde “kuralları olan kadın” olarak bilinir. Şoray’a bu unvanı getiren seçimlerinin, kadın figürünü hangi oranda yansıttığı ise tartışılır. Türkiye’de oldukça saygın bir yeri olan oyuncunun beyazperdede kabul ettiği roller, çoğunlukla hayranlık uyandırıcı ve riskten uzak olanlardır. Gönül Dönmez, eserinde şöyle yer verir Türkan Şoray’a: “Şoray, ‘tapılacak kadın’ efsanesini yaratmıştır. Fahişe olarak çalışsa dahi bekaretini koruyabilmektedir. Feminist hareketin başladığı ve özgürlüğünü kazanan yeni bir neslin ortaya çıktığı 1980’lere dek, birçok kadın kendini onunla özdeşleştiriyordu. Yeni nesil içinse bu yapmacık ahlak anlayışıyla süslü ve inandırıcı olmaktan yoksun hikayeler, yalnızca gülme hissi uyandırmaktadır.”

Şoray’ın beyazperdede gerçek dışı sergilediği bu karakterlere karşın, kendisi gibi anılmayan Müjde Ar ise, sinemaya daha farklı bir yönden yaklaşmıştı. Şoray’ı “ezilen seksi kadın”, Koçyiğit’i “ezilen aseksüel kadın”, Akın’ı “şık giyimli küçük burjuva”, Girik’i “sözün eri, dürüst” rollerde görmeye alıştığımızı belirten Dönmez, Müjde Ar’ı ise asi karakteri ile yorumlar ve “seksapeli olan modern zeki kadın imgesini yaratarak tabuları kıran ilk oyuncu” olarak değerlendirir.

Yeşilçam’ın nadide kadın oyuncularından dönemin yönetmenlerine geçersek; her ne kadar kadın karakterlerinin çoğunlukla yetersiz derinliklerle sunulmuş olduğu görsek de, kimi yönetmenlerin bu duvarları yıkarak ortaya gerçekçi kadın karakterler koyduğuna da şahit oluruz. Yılmaz Güney, Türk sinemasında en çarpıcı karakterleri yaratan isim olarak karşımıza çıkarken, Atıf Yılmaz, Lütfi Akad gibi isimler de kadınları ekranda gerçekçi bir bakışla gösterenler arasındadır. Yeşilçam’ın usta isimlerinden günümüze doğru baktığımızda ise Dönmez, yaşayan kadın karakterleri yaratan tek isim olarak Zeki Demirkubuz’u örnek gösterir: “Onun filmleri Yeşilçam’ın geleneksel klişelerini parçalar, şifrelerini çözer ve Yeşilçam’ın ticari markası olan statükoya ölümcül bir darbe indirir.”

Sonuç olarak Türk sineması, kimi nefes alıp veren kadın karakterler yaratmış olsa da, özellikle Yeşilçam’ın o “değerli” olarak bildiğimiz yapımlarında oldukça gerçek dışı imgeler sunmuştur. Öyle ki, kadın karakterlerinin adeta orta bir tonu bulunmuyor. Beyaz masumiyeti, siyah kötülüğü simgeliyor ve masumiyet “iyi anne” ile “itaatkar kadın” rolleriyle ortaya çıkarken, kötülük ise cinselliğin doğrudan simgesine bürünüyor. Kadınlar nefes almıyor; “iyiler” varlığı ile yokluğu arasında kaybolurken; “kötüler” yazgısını hayatıyla ödüyor. Kimi örneklerde ete kemiğe bürünüp kutsallıktan çıkarılan ve dolayısıyla nefes alır hale getirilen kadın karakteri, sayıca oldukça küçük bir oranı teşkil ediyor. 

Günümüz sinemasında daha fazla “nefes alan” kadın karakterler görmek dileğiyle…

 

Kadın, İslam ve Sinema

Gönül Dönmez Colin

Agora Kitaplığı Sinema Dizisi

İstanbul, 2006

144 Sayfa

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi