Bu yıl heyecanla takip ettiğimiz Kısakes Film Festivali’nde yarışan filmleri yazarlarımız Batu Anadolu, Gizem Çalışır, Halil İbrahim Sağlam ve Ecem Şen hem izliyor hem de puanlıyor.

Kurmaca Finalistleri

The Pit (Vojta Komárek, Çekya)

Avrupa’nın önde gelen film okullarından FAMU’da yönetmenlik eğitimi alan Vojta Komárek, “The Pit” filmi ile “The Race” ve “Someone Has To Die” gibi önceki kısa filmlerindeki teknik unsurları yenileyerek kendine has bir dil oluşturmayı başarıyor. Filmde doğada tek başına bulunun yaşlı bir adamın gözünden gördüğümüz olaylar, ayrıntı planlarla güçlendirilmiş bir twist ile bozularak edebiyattaki meşhur yazar-eser ilişkisi üzerinden bir karşıtlığın parçaları haline geliyor. Böylece edebiyattaki gerçeği yansıtma anlayışı, post-modernist bir bakış açısıyla kırılmaya uğruyor. Açı-karşı açı planlar ile gerilim hissi yükselirken film, kısa ama etkili bir deneyime dönüşüyor. “The Pit” ile birlikte diğer kısa filmlerini düşündüğümüzde Komárek’ın anlatılarında hikayenin, teknik beceriyi ön plana çıkaran basit ama ilginç fikirlere dayandığını söyleyebiliriz. Bu filmdeki fikrin ilginçliğini benim için azaltan unsur ise Senem Tüzen’in 2007 tarihli kısası “Undus Mundus” oldu. Aynı konuyu anlatan o filmin yarattığı kafkaesk ortama karşın Komárek’in daha iddialı ve reklam diline yakın bir dünya kurduğunu söyleyebilirim. (Batu Anadolu)

Obolus (Marvin Sprengel, Almanya)

Marvin Sprengel, henüz 25 yaşında olmasına rağmen kendine belirgin bir tarz oturtmayı başarabilmiş kısa film yönetmenlerinden biri. Obolus, güçlü bir senaryoya sahip olmasa da vurucu bir sona ve beklenmedik bir yere evrilebilen bir anlatıya sahip. İzlediğimizde ne olacağını bildiğimiz klişe bir durumun ekrana yansıması olarak tanımlayabileceğimiz Obolus, son bir dakikasında bildiğimiz her şeyi değiştirerek izleyenini sorgulamaya itiyor. Marvin Sprengel, sektörde bir süredir yer almaya devam eden ve işleriyle git gide adını duyurabilecek bir yönetmen. Müzik kliplerinin yanı sıra, hayranı olduğum Victoria (2015) filminde de çalışmış olduğunu önemli bir ayrıntı olarak geçmek gerekiyor. Yanı sıra Marvin Sprengel’in portfolyosuna baktığımız zaman bol efekt kullanımı ve bilimkurguvari hikaye anlatımlarıyla karşılaşmak mümkün. Nitekim son kısa filmi Obolus’ta bu durum en üst noktaya taşınıyor. (Ecem Şen)

Water Level Unkown (Tomáš Lipský, Çek Cumhuriyeti)

Kapalı bir kapının ardından elinde anahtarla kadraja giren ana karakterimiz bizlere bilinçaltının derinliklerinde bir yolculuğa çıkacağımızın ilk haberini verir gibidir. Bir eve giren ve takım elbiselerini bir kenara koyduktan sonra küveti doldurup rahatlamaya çalışan ana karakterimizin geçmişine yaptığı yolculukta babasıyla olan ilişkisinin sıkıntılı yanına tanık oluruz. Kısa ve öz bir anlatı sunmayı başaran Water Level Unknown, dramatik koşulların ortasında yer alan karakterini tüm bu dramadan çekerek oldukça yalın bir anlatıyla izleyicisine sunuyor . Tomáš Lipský, sinemacı bir aileden gelen ve sinemanın görüntü yönetmenliği/ asistanlığı başta olmak üzere birçok alanında bulunmaya çabalayan bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Görüntü yönetmenliği konusunda da şansının yüksek olduğuna inandığım Tomáš Lipský, karakterinin derinliklerine sembolik ögeleri kullanarak başarılı bir giriş yapıyor. (Ecem Şen)

Animasyon Finalistleri

Call of Cuteness (Brenda Lien, Almanya)

Brenda Lien’in yönetmenliğini üstlendiği Call of Cuteness; son yıllarda Youtube ve Instagram gibi uygulamaların da etkisiyle sayıları iyice artan kedi videoları üzerinden, sisteme yönelik etkileyici bir film olarak dikkat çekiyor. Filmin tek derdinin “gözetim toplumu” kavramının “sahiplenilen” bir tür olan kedilere uyarlanmasının olmadığını; genel olarak kapitalist toplumlarda başta insan olmak üzere her canlının kendisinden daha zayıf olanı ezmesine, hayatta kalmak ya da sadece eğlenmek için onu yok etmesine, bir eğlence malzemesine dönüştürmesine ve tüketim değerini kaybettikten sonra buruşturup atmasına yönelik kapsamlı bir gözlem içerdiğini söyleyebilirim. Önceki kısa filmlerinde de genel olarak; dijitalleşen dünyada “beğeni” sayıları üzerinden alınıp-satılan imgelere dönüşen bedenleri trajikomik biçimlerde ele alan Lien, aslında bir çarkın içinde koşan kobay hayvanlardan farksız olduğumuzu yüzümüze vuruyor. Bu anlamsız koşuda yarattığımız şiddetin bile ne kadar estetize olduğunu hiç çekinmeden işliyor. Sonuç olarak “Call of Cuteness”; duygularımız dahil her şeyi tükettiğimiz, “mış” gibi yapmaya devam ettiğimiz dünyamızda “düşmenin sınırı yok” diyor ve haklı bir umutsuzluğu dört dakikaya yayıyor. (Batu Anadolu)

 

Hunted (Yen-Hsun Chen, Tayvan)

Evrensel temaları ustaca bir anlatımla ele alan “Hunted”ın, Tayvanlı yönetmen Yen-Hsun Chen’in ilk filmi olduğuna inanmak güç. Geleneksel iki boyutlu uzak doğu animelerinin dokusunu taşıyan filmde; bir kar fırtınası esnasında karşısına çıkan bir gölgeye ateş eden, fakat daha sonra vurduğu şeyin bir insan olduğunu anlayan bir adamın yaşadığı vicdan muhasebesi anlatılıyor. Kar fırtınasından sonra şehrin tekinsiz sokaklarına ve yalnızlığı imleyen eve taşınan hikaye, büyük modern anlatılardan da beslenmeyi ihmal etmiyor. İlk bakışta vicdanından kaçamayan Poe karakterlerinin nefesini ensenizde hissederken; görsel açıdan yakuza filmlerine, rüya sekanslarına ve gerçeküstücü imgelere yönelen zengin bir anlatım sizi sürüklüyor. Diğer taraftan hikayenin ana kaynağının mitolojideki Horus’a dayandığı söylenebilir. Bir gözünü kaybeden Horus’un diğer gözünün güneşi, geleceği ve sürekli takip edilen vicdanı ifade ettiği düşünülürse; filmde gözünü kaybeden karakter üzerinden zamanın durduğu, artık bir geleceğin olmadığı ve kişinin vicdanına yenik düşerek fedakarlık yapmak zorunda kaldığı anlatılıyor. “Hunted” bahsi geçen tüm bu katmanları ustaca bir araya getirmeyi başararak güçlü bir animasyon olarak hatırlanmayı hak ediyor. (Batu Anadolu)

Lucy and Fer (Mireya Olvera, Meksika)

Meksikalı yönetmen Mireya Olvera’nın Vancouver Film Okulu’nda gerçekleştirdiği animasyon film projesi Lucy and Fer kara mizahı ön plana çıkaran yapısı ve kötülük kavramını sorgulatıcı bakış açısıyla naif bir deneme. Okulda hem arkadaşları hem de öğretmenleri tarafından ezilen, hor görülen ve dalga geçilen küçük bir kız olan Fernanda ile okulun yakınlarında karşısına çıkan keçi Lucy arasında gelişen ilginç arkadaşlığı anlatan Lucy and Fer; içimizdeki zalim ve şeytani doğayı mizahi biçimde ele alarak insanlığımızı ne ara kaybettiğimizi sorgulatıyor. Sevginin tek kurtuluş yolu olduğunu rivayet eden Hollywood masalları yerine daha gerçekçi ve vurucu bir noktadan bakan Olvera, içimizdeki şeytanı kara mizah sosuna batırarak yüzümüze çarpıyor. (Gizem Çalışır)

On Board! (Charline Parisot – Fransa)

Fransız animasyon okulu Supinfocom Rubika’dan yeni mezun olan Charline Parisot, CGI 3D çektiği kısa animasyonu On Board! ile 1 dakika kadar kısa bir sürede oldukça başarılı bir sanat stili ortaya koyarak zekice işlenmiş bir taşlama örneği sunuyor. Denizaltı kullanan Korsan Bobby’nin diğer gemilerdeki altınları soymak için kendince geliştirdiği bir vakum sistemi üzerinden, elindekiyle yetinmek yerine hep daha fazlasını isteyen açgözlü insanın en nihayetinde Dünya’daki kaynakları tamamen tüketerek gezegeni tümüyle yok edeceğine dair sistemsel bir eleştiri çizen On Board!; farklı mizah anlayışına sahip yapısıyla öne çıkan bir hiciv. Projesini 7 ayda tamamlayan Parisot’un animasyon stili, müzik tercihi ve detaycılığı ise gelecek işlerini merakla beklememize sebep olan cinsten. (Gizem Çalışır)

Retouch (Yi-shan, Wang – Yu-ru, Lin – Yi-Hsuan, Lee – Xiao-Han – Ya-Yuan,Hsu, Tayvan)

Wang Yi-Shan’ın yönettiği, senaryosunda beş kişinin imzası bulunan Tayvan yapımı animasyon Retouch, bir sanatçıyla eseri arasındaki anlaşmazlığı toplumsal yargılar ve güzellik anlayışı çerçevesinde gözler önüne seriyor. Önüne gelen kısa saçlı, çıplak ve yüzünden mutluluğu eksik olmayan bir kadın portresini beğenmeyen sanatçı, bu portreyi silerek kendi güzellik anlayışı çerçevesinde baştan yaratmaya çalışır. Kısa saçları iyice uzatır, vücut hatlarını daha belirginleştirir ve çıplak vücudunu kıyafetlerle örter. Portrenin şaşkınlığa uğrayıp yeni vücudun kendine ait olmadığını hissetmesi, kıyafetlerini atması ve saçlarını tekrar kısaya döndürmesiyle birlikte sanatçıyla aralarında bir kavga başlar. Filmin vurucu final sekansında sanatçının kadına dair tek tip bir güzellik anlayışı olduğunu (kadın uzun saçlı olmalıdır, güzel kıyafetler giymelidir, yaratıcısına karşı çıkmamalıdır!), onun dışındaki her kişinin buruşturularak çöp kutusuna atılmayı hak ettiğini düşündüğünü algılarız. Sanatçı ve eser, Tanrı ve insan, toplum ve cinsiyet arasında kabullenilmiş normları etkileyici bir animasyon ve iyi yazılmış bir senaryo eşliğinde eleştiren Retouch, bittikten sonra düşündürmeye devam ettiren filmlerden. (Halil İbrahim Sağlam)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi