2014’te When Marnie Was There’in ardından artık uzun metrajlı filmlere son verdiklerini açıklayan Studio Ghibli, The Red Turtle ile ilk defa bir ortak yapıma imza atarak geri döndü. Wild Bunch ve Studio Ghibli ortaklığındaki The Red Turtle, aynı zamanda Ghibli’nin Japon bir yönetmene teslim edilmeyen ilk filmi. Ghibli filmleri daha önce Hayao Miyazaki, Isao Takahata, Tomomi Mochizuki, Yoshifumi Kondo, Hiroyuki Morita, Goro Miyazaki ve Hiromasa Yonebayashi’den oluşuyordu. Şimdi ise bu isimler arasına eklenen Hollandalı yönetmen Michael Dudok de Wit, 2000 yapımı 9 dakikalık kısa animasyonu Father and Daughter ile 73. Akademi Ödülleri’nde “en iyi kısa animasyon” dalında Oscar ödülünü kazanmıştı. Miyazaki’nin Wit’in kısası Father and Daughter’a bayıldığı ve birkaç yıl önce Wild Bunch’ın CEO’su Vincent Maraval’a ‘Eğer bir gün Studio Ghibli dışarıdan bir başka stüdyo ile bir animasyon yapmaya karar verirse, bu kesinlikle o olacak’ dediği biliniyor.

The Red Turtle: Studio Ghibli’nin Yeni Harikası

Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış”  bölümünden “Jüri Özel Ödülü” ile ayrılan The Red Turtle, 63 yaşındaki yönetmeninin ilk uzun metrajlı filmi olmasıyla “daha önce nerelerdeydin?” dedirtecek kadar ustalık dolu bir yapım. Wit’in senaryosunu Lady Chatterley (2006) ve Bird People (2014) filmlerinin yönetmeni Pascale Ferran’la birlikte yazdığı film, denizde kaybolarak ıssız bir adaya düşen bir denizcinin doğa ve hayvanlarla yaşamaya çalışmasıyla ilk bakışta akıllara Robinson Crusoe öyküsünü, Cast Away filmini ya da neredeyse diyalogsuz All is Lost filmini getiriyor. Hikayenin bu iki filmden ayrılan temel yanı ise filme adını veren “kırmızı kaplumbağa” ve onun bir kadına dönüşmesi. Aslında bu doğaüstü unsuru bir metafor olarak algılamamak, saf fantezi olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü filmin her ne kadar hayata ve varoluşa dair çıkarımları olsa da bunlar Terrence Malick’in başyapıtı The Tree of Life gibi karmaşık ve yoğun felsefi bir düzlemde değil, olabildiğince basit ve yalınlaştırılmış bir dille aktarılıyor. Bu noktada yönetmenin gerçekçilik ve sürrealizm arasındaki çizgiyi yaratıcı ve iddiasız bir şekilde oluşturmasının önemi büyük, zira filmin fantezi boyutu kaplumbağanın dönüşümünden ileriye gidip Ghibli filmlerinin antropomorfik geleneğine kaysaymış, bu meditasyon hissini kaybederek daha dikkat dağıtıcı bir fikre dönüşebilirmiş. Bu yüzden filmin isimsiz bir adam, bir kırmızı kaplumbağa, bir sal, bir kadın, bir çocuk, bir ada, birkaç yengeç, kuş, kaplumbağa ve her karesi ayrı bir tablo niteliğindeki doğa resimleriyle oluşturduğu bu büyüleyici ve şiirsel güzel sanatlar deneyimi ortaya yılın en kalbe dokunan animasyonunu çıkarmış.

Japon animasyonlarının yaratıcılığını, yalınlığını ve şiirsel geleneklerini oldukça hissettiren The Red Turtle, “has sinema” dedikleri türden baştan sona diyalogsuz, Wit’in görsel açıdan el yapımı büyüleyici çizgilerini adeta bir Isao Takahata hissiyatıyla buluşturan, varoluşun, kimliğin ve sevginin anlamı üzerine çıkarımlar yapan bir meditatif anlatı. Hayatın döngüsü ve varoluşun evrensel yönlerini duygulara hitap eden müzikleri ve hafızalardan çıkmayacak çarpıcı imgeleriyle ele alan film, diyaloğun olmadığı bir evrende karakterlerin çizilen yüz ifadeleri ve beden dilleriyle beraber etkileyici bir duygu dizisi oluşturmayı başarıyor. Özellikle animasyon stiliyle resimli bir çocuk kitabını anımsatarak çocuksu basitliğini koruyan film, içerik itibariyle yetişkinlere hitap ediyor. Bu bağlamda da film, Studio Ghibli’nin animasyonun yalnızca çocuklara özgü bir tür olmadığını ispatlayan filmleriyle hem biçim hem içerik olarak uyuşuyor.

The Red Turtle, 89. Akademi Ödülleri’nde “en iyi animasyon” dalı için Zootopia, Kubo and the Two Strings, My Life as a Courgette ve Moana ile yarıştı, Oscar’ı belki Zootopia’ya kaptırdı ama çok daha önemli bir şeyi kazandı; kalbimizi…

 

2014’te When Marnie Was There’in ardından artık uzun metrajlı filmlere son verdiklerini açıklayan Studio Ghibli, The Red Turtle ile ilk defa bir ortak yapıma imza atarak geri döndü. Wild Bunch ve Studio Ghibli ortaklığındaki The Red Turtle, aynı zamanda Ghibli’nin Japon bir yönetmene teslim edilmeyen ilk filmi. Ghibli filmleri daha önce Hayao Miyazaki, Isao Takahata, Tomomi Mochizuki, Yoshifumi Kondo, Hiroyuki Morita, Goro Miyazaki ve Hiromasa Yonebayashi’den oluşuyordu. Şimdi ise bu isimler arasına eklenen Hollandalı yönetmen Michael Dudok de Wit, 2000 yapımı 9 dakikalık kısa animasyonu Father and Daughter ile 73. Akademi Ödülleri’nde “en iyi kısa animasyon” dalında Oscar ödülünü kazanmıştı. Miyazaki’nin Wit’in kısası Father and Daughter’a bayıldığı ve birkaç yıl önce Wild Bunch’ın CEO’su Vincent Maraval’a ‘Eğer bir gün Studio Ghibli dışarıdan bir başka stüdyo ile bir animasyon yapmaya karar verirse, bu kesinlikle o olacak’ dediği biliniyor. The Red Turtle: Studio Ghibli’nin Yeni Harikası Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış”  bölümünden “Jüri Özel Ödülü” ile ayrılan The Red Turtle, 63 yaşındaki yönetmeninin ilk uzun metrajlı filmi olmasıyla “daha önce nerelerdeydin?” dedirtecek kadar ustalık dolu bir yapım. Wit’in senaryosunu Lady Chatterley (2006) ve Bird People (2014) filmlerinin yönetmeni Pascale Ferran’la birlikte yazdığı film, denizde kaybolarak ıssız bir adaya düşen bir denizcinin doğa ve hayvanlarla yaşamaya çalışmasıyla ilk bakışta akıllara Robinson Crusoe öyküsünü, Cast Away filmini ya da neredeyse diyalogsuz All is Lost filmini getiriyor. Hikayenin bu iki filmden ayrılan temel yanı ise filme adını veren “kırmızı kaplumbağa” ve onun bir kadına dönüşmesi. Aslında bu doğaüstü unsuru bir metafor olarak algılamamak, saf fantezi olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü filmin her ne kadar hayata ve varoluşa dair çıkarımları olsa da bunlar Terrence Malick’in başyapıtı The Tree of Life gibi karmaşık ve yoğun felsefi bir düzlemde değil, olabildiğince basit ve yalınlaştırılmış bir dille aktarılıyor. Bu noktada yönetmenin gerçekçilik ve sürrealizm arasındaki çizgiyi yaratıcı ve iddiasız bir şekilde oluşturmasının önemi büyük, zira filmin fantezi boyutu kaplumbağanın dönüşümünden ileriye gidip Ghibli filmlerinin antropomorfik geleneğine kaysaymış, bu meditasyon hissini kaybederek daha dikkat dağıtıcı bir fikre dönüşebilirmiş. Bu yüzden filmin isimsiz bir adam, bir kırmızı kaplumbağa, bir sal, bir kadın, bir çocuk, bir ada, birkaç yengeç, kuş, kaplumbağa ve her karesi ayrı bir tablo niteliğindeki doğa resimleriyle oluşturduğu bu büyüleyici ve şiirsel güzel sanatlar deneyimi ortaya yılın en kalbe dokunan animasyonunu çıkarmış. Japon animasyonlarının yaratıcılığını, yalınlığını ve şiirsel geleneklerini oldukça hissettiren The Red Turtle, “has sinema” dedikleri türden baştan sona diyalogsuz, Wit’in görsel açıdan el yapımı büyüleyici çizgilerini adeta bir Isao Takahata hissiyatıyla buluşturan, varoluşun, kimliğin ve sevginin anlamı üzerine çıkarımlar yapan bir meditatif anlatı. Hayatın döngüsü ve varoluşun evrensel yönlerini duygulara hitap eden müzikleri ve hafızalardan çıkmayacak çarpıcı imgeleriyle ele alan film, diyaloğun olmadığı bir evrende karakterlerin çizilen yüz ifadeleri ve beden dilleriyle beraber etkileyici bir duygu dizisi oluşturmayı başarıyor. Özellikle animasyon stiliyle resimli bir çocuk kitabını anımsatarak çocuksu basitliğini koruyan film, içerik itibariyle yetişkinlere hitap ediyor. Bu bağlamda da film, Studio Ghibli’nin animasyonun yalnızca çocuklara özgü bir tür olmadığını ispatlayan filmleriyle hem biçim hem içerik olarak uyuşuyor. The Red Turtle, 89. Akademi Ödülleri’nde “en iyi animasyon” dalı…

Yazar Puanı

puan - 85%

85%

The Red Turtle, “has sinema” dedikleri türden baştan sona diyalogsuz, Michael Dudok de Wit’in görsel açıdan el yapımı büyüleyici çizgilerini adeta bir Isao Takahata hissiyatıyla buluşturan, varoluşun, kimliğin ve sevginin anlamı üzerine çıkarımlar yapan bir meditatif anlatı.

Kullanıcı Puanları: 4.03 ( 2 votes)
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi