Basit görünen, kanıksanmış yanıtlarla hemen geçiştirebileceğimiz, ama esaslı bir yanıt vermeye kalkıştığımızda kolay kolay işin içinden çıkamayacağımız bir soru ile başlayalım bu yazıya. Siz kimsiniz? En iyisi mi resmiyeti bir kenara bırakalım. Sen, bu yazıyı okuyan okuyucu, Ayşe ya da Ahmet, hiç düşündün mü; sen kimsin? Ya da ben, şu an bilgisayarımın başında oturmuş bu satırları yazmakta olan Melek Yeşilyurt, ben kimim?

“Ben kimim?” sorusuna herkesin yanıtı farklı olacaktır elbette. Fakat temelde kendimizi tarif ederken birbiri ile bir hayli ilişkili iki temel noktadan hareket ederiz. Birinci nokta “kimlik”tir. Yani İngilizce söyleyecek olursak “identity”. Kimlik meselesi psikolojinin de alanına girmekle beraber daha çok sosyolojinin konusudur. Evet, bir noktada “bize” “kendimize” dair bir tariftir ama bu tarif toplumla kurduğumuz ilişkilerle ve toplumun bizi görme şekli ile belirlenir. Örneğin, kadın ya da erkek olmak, evli ya da bekar olmak, anne – baba olmak ya da olmamak, belli bir okuldan mezun olmak, belli bir mesleği yapıyor olmak, saçımızın rengi, gözümüzün rengi, boyumuz gibi birçok özellik bizim kendimizi, başkalarının da bizi tanımlarken kullandığı temel noktalardır. Ve kendimizi bu şekilde tarif etmenin de yanlış bir tarafı tabii ki yoktur. Ama tüm bunlar beni ben yapan özellikler midir? Örneğin yirmili yaşlarında, X okulundan mezun olan, psikolog olarak çalışan bir kadın olmak Melek’i Melek yapmaya yeter mi? Bu tarife uyan onlarca kişi bulunabilir sanırım.

O halde ben kimim? Beni tüm herkesten ayıran, varlığımı biricik kılan şey ne olabilir? Bu sorulara yanıt vermeye çalışırken ayağımı basacağım zemin ne olabilir? Tamam kabul bu soru o kadar da zor bir soru değil. Çünkü bir önceki paragrafta ipucunu zaten vermiştim. Bizi biz yapan, biricik kılan şey “kişiliğimiz”dir. İngilizce değişle “personality”. Peki ama “kişilik” nedir? Kişilik neye göre tariflenir ya da nasıl oluşur? İşte bu, yanıtını o kadar da kolay veremeyeceğimiz bir soru olur.

Olayı biraz daha karmaşıklaştıralım. Teknolojinin tahayyüllerimizin ötesinde geliştiği, kusursuz insan bedenlerinin içinde, insan aklının ötesine ulaşabilen yapay zekaların evrenine gidelim. İnsanlar tarafından üretilmiş, dış görünüş olarak bir insandan farksız olan bu yapay zekalar aynı zamanda insan gibi düşünebiliyor, bilgi olarak insanın ulaşabileceğinden çok öteye gidebiliyorlar. Yaşadıkları olayları analiz edebiliyor, duruma uygun tepki verebiliyorlar. Kumanda edilmeden, kendi davranışlarına ve eylemlerine yön verebiliyorlar. Öyle ki karşı karşıya geldiğinizde insan mı yapay zeka mı ayırt etmek neredeyse imkansız. Peki bu noktada insanı yapay zekadan ayıran, insanı insan kılan şey ne olacak? Ya da tersinden soralım; eğer yapay zekaların kendilerine özgü bir bedenleri, bağımsız düşünen bir beyinleri, kendi davranış ve eylemlerine yön verme kabiliyetleri varsa, bu onları insan yapmaya yetmez mi? İnsanı insan yapan damarında akan kan değilse ne? Dahası, eğer bu yapay zekaların her birinin kendilerine has düşünme ve davranma biçimlerinin olması kendi kişiliklerinin olduğu anlamına gelmiyor mu?

Philip K. Dick’in “Do Androids Dream of Electric Sheep?” isimli kitabından serbest uyarlanan ve yönetmenliğini Ridley Scott’ın yaptığı, 1982 yapımı Blade Runner (Bıçak Sırtı) ile Masamune Shirow’un aynı adlı eserinden sinemaya adapte edilen ve Mamoru Oshii’nin yönetmenliğini üstlendiği 1995 tarihli Ghost in the Shell (Kabuktaki Hayalet) isimli anime filmi sinematik evrenlerini işte bu gibi sorular üzerine inşa ederler. Bu iki filmin ışığında yukarıdaki sorulara yanıt aramaya başlamadan önce “kimlik” ve “kişilik” meselelerine kısaca geri dönelim isterseniz.

Kimlik ve Kişiliğin İnşasında Belleğin Yeri

Yukarıda da değindiğimiz gibi kimlik kişinin çevresindeki insanlar ile kurduğu ilişkilerle şekillenen bir algıdır. Bu açıdan toplumsaldır. Genellikle kişinin toplum içinde yerini veya rolünü tanımlamak için kullanılır. Kimlik algısı çok küçük yaşlarda aile içinde oluşmaya başlar. İlk önce anne-babamızın, yakın çevremizin bize dair yaptıkları tanımların, onların düşünce ve değer sistemlerinin içselleştirilmesi ile başlayan süreç, yaşımız ilerledikçe kurduğumuz diğer sosyal ilişkilerle değişir ve çeşitlenir. Bronfenbrenner’in ekolojik modeli üzerinden düşünecek olursak mikrosistemde cinsiyetimiz, yaşımız gibi etkenler belirleyici olurken, makrosistemde kültürle beraber oluşan kadınlık-erkeklik rolleri, etnik-ulusal kimlikler devreye girmeye başlar. Elbette bu kimlikler zamana ve mekana göre değişim göstermekle beraber – örneğin evde çocuk, okulda öğrenci-arkadaş olmak gibi – belli bir tutarlılık da arz etmek zorundadır. Bu tutarlılık da kişinin kendi geçmişi, daha doğrusu geçmişini algılayış biçimi ile sağlanır. Ancak bu sayede geçmişteki, bugündeki ve gelecekteki kimliklerimiz arasında bir sürekliliğin sağlanması mümkün olur.

Kişiliğimiz ise daha ziyade içsel süreçlerimiz ile ilintilidir. Elbette kişinin kimliği ve kişiliği arasında bir ayrımın söz konusu olabilmesi için, bireyselliğe değer verilen kültürel ortamın mevcut olması gerekir. Kişiliğimiz, doğduğumuz andan itibaren şekillenmeye başlar. Çevremizdeki kişiler veya nesneler ile kurduğumuz ilişkilerle ortaya çıkar. Örneğin yarattığımız bir etkiye karşı ortaya çıkan tepki, bize o nesne veya kişi ile nasıl ilişki kurmamız gerektiğini öğretir. Bu illa ki bilinçli bir öğrenme olmak zorunda değildir. Örneğin, “Ben annemle şu şekilde ilişki kurmalıyım” gibi bilinç düzeyince bir öğrenme her zaman gerçekleşmez. Ama zaman içinde annemize dair bilinçdışı algı, bizi bugünden yarına taşıyan bir ilişkilenme biçimi oluşur. Bilinçli ya da bilinçdışı öğrenmelerin hepsi beynimizdeki synapsleri oluşturur. Bunlar aslında belli bir durumda nasıl hissedeceğimizi; belli bir kişi ya da kişilerle nasıl ilişki kuracağımızı; duygularımızı yaşayış biçimlerimizi; bir olayı yorumlama şeklimizi; o olaya verdiğimiz tepkileri belirleyen yol haritaları gibidir. Bu yol haritası ana hatlarıyla erken çocukluk döneminde şekillenir. İlerleyen dönemlerdeki bilinçli ya da bilinçsiz her öğrenmemizi bu ana hattın üzerine inşa ederiz.

Kişiliğimiz geçmiş yaşantılarımız ve öğrenmelerimizin bir sonucu olarak ortaya çıktığı / oluştuğu için belleğimizle de kopmaz bir ilişki içindedir. Sağlıklı bir bireyde kişilik geçmiş, bugün ve gelecekte bir süreklilik içinde olmalıdır. Bu süreklilik de belleğimiz sayesinde sağlanır. Yani biz geçmişteki kendimiz ile, bugünkü kendimiz arasında bir bağ kurabiliyorsak ve bugünkü “ben”imiz ile gelecekteki “ben”imiz arasında benzer bir bağın olacağını varsayıyorsak, bu ancak belleğimiz sayesinde mümkün olur. Bu açıdan baktığımızda belleğin kimlik ve kişilik inşasında temel unsurdur diyebiliriz. Geçmiş yaşantılarımızla ilgili her şey bizim otobiyografik bellleğimizi (autobiographical memory) oluşturur.

Otobiyografik belleğimiz, kendimiz ile ilgili farklı nitelikteki öğrenmelerimizle ilişkili olarak anlamsal ve eylemsel belleklerle ilintili boyutlar taşır. Anlamsal (semantic) bellek, kimlik ve kişiliğimize ilişkin olarak “Şurada doğdum.” “Bu yaşımdayım.” gibi bilgileri hatırlarken başvurduğumuz bellektir. Aynı zamanda kendi kişilik özelliklerimize dair bilinç düzeyindeki bilgilerimizi de yine anlamsal bellek sayesinde koruruz. Örneğin; “Ben şöyle bir insanım.” derken anlamsal belleğe başvururuz.  Eylemsel (episodic) belleğimiz ise, geçmişte spesifik bir zamanda, spesifik bir mekanda yaşadığımız belirli deneyimler ile ilgili anılarımızı oluşturur. Bu açıdan da kendimizi geçmişimizle birlikte bir bütün olarak algılamamızı sağlayan ana unsur eylemsel bellektir diyebiliriz. Ancak eylemsel bellek sayesinde kişisel hikayelerimizi, yaşam öykülerimizi oluştururuz.

Ghost in the Shell ve Blade Runner Filmlerinde Kimlik ve Kişilik Sorunsalı

1982 yapımı Blade Runner filmi 21. yüzyılın başlarında geçmektedir. İnsanlık yapay zeka konusunda bir hayli mesafe kat etmiştir. Nexus 6’lar dış görünüşleri bakımından bir insandan farksız olmanın ötesinde fiziksel olarak neredeyse kusursuzlardır. İnsanlardan daha gelişkin bir zekaya sahiptirler. Robot olduklarını bilmeyen bu özel tür, başka gezegenlerin keşfinde ve kolonileştirilmesinde köle olarak kullanılmaktadır. Ghost in the Shell ise belirli bir tarihe işaret etmez ama anlatıcı yaşananların yakın bir gelecekte geçtiğini belirtir. Filmin başında bir cyborgun nasıl üretildiği oldukça etkileyici bir şekilde izleyiciye aktarılır. Bu cyborglar da tıpkı Nexus 6’lar gibi kusursuz bedenlere sahiptirler. Filmin yürüttüğü tartışmalardan birisi olmakla beraber cyborglar her adımı denetlenen varlıklar değildir. Yani kendi başına hareket etme kabiliyetlerine sahiptirler. Cyborglar, Blade Runner’daki Nexuslarla benzer bir şekilde özel amaçlar için kullanılmaktadırlar. Örneğin, filmin baş karakterlerinden Motoko ve yakın çalışma arkadaşı Batou, Birim 9 ismi verilen, özel bir teşkilatın önemli figürleridir.

Ghost in the Shell

Ghost in the Shell

Teknolojinin bugünkü tahayyül sınırlarımızın çok ötesine geçtiği gelecek zamanlarda geçen bu iki filmin başka bir ortak özelliği ise çizdikleri gelecek portreleridir. Evet, teknoloji çok gelişkindir, fakat bu gelişkin teknolojinin insanlığın ve hayatın yararına olduğunu söylemek bir hayli güçtür. Aksine Ghost in the Shell’de olduğu gibi teknoloji ile birlikte suçların niteliğinin de akıl almaz bir şekilde gelişmiş, teknoloji devletler arası casusluk faaliyetleri için kullanılmaya başlanmıştır. Blade Runner’da ise kendini yaratıcı olarak gören “insan”ın; kendinden bile üstün olduğuna inandığı kendi yaratımını köleleştirdiği; tamamen kendi çıkarları doğrultusunda bu yaratımlara şekil verdiği; nihayet işine yaramayacağını düşündüğü noktada ise tereddüt etmeden yok ettiği, kötücül tanrıların distopik evreni olarak tasavvur edilmiştir. İki filmde de birbirine oldukça benzeyen iç ve dış mekanlar bu distopik atmosferi destekleyecek niteliktedir. Bir yanda teknoloji ucubesi gökdelenler, diğer yanda harabeye dönüşmüş evler; kimliksiz insan yığınları; uyumsuz, nonestetik, her hali ile insana kendini daha da değersiz hissettiren postmodern bir şehir. Bu yapışkanlığı, uyumsuzluğu vurgulayan dinmeyen yağmurlar…

Nexus 6’lar, yani onlara verilen isimleriyle kopyalar (replicant) dünya dışı bir kolonide isyan çıkarttıklarında insan ve yapay zeka arasındaki çatışma da boyut değiştiriyor. Nexuslar dünyada yaşadışı ilan ediliyorlar ve tümü hakkında ölüm emri çıkarılıyor. Bu çatışma; yaratmaya, yaratanı kendisi olduğu için de aynı şekilde yok etmeye kendinde hak bulan kötücül tanrı, insan, için belki kendi üstünlüğünü ispat etme savaşı iken; Nexuslar için hem fiziksel hem de manevi / düşünsel olarak kendini var etme savaşına dönüşüyor. Harrison Ford tarafından canlandırılan Deckert karakteri dünya dışı bir gemiyi kaçırıp tüm mürettebatı ve yolcuları öldüren 6 Nexus’u bulup öldürmekle görevlendiriliyor. Fakat Nexuslar kusursuz denecek kadar “insan”a yakın oldukları için öncelikli sorun onların kimliklerini deşifre etmek oluyor. Ve Deckert’ın Nexuslarla tanıştığı ilk andan itibaren, film boyunca, ilk bölümün sonunda sorduğumuz sorular zihnimizde bir bir oluşmaya başlıyor. Bunu Deckert karakteri ile özdeşleşerek yaşamıyoruz ama. Aksine karşılaştığı, yüzleştiği onca şeye rağmen Deckert soğukkanlılığını koruyor. Onun bu soğukkanlılığı da, biz izleyiciyi onun peşine takılıp sürüklenmekten alıkoyuyor. Olaylara dışarıdan, beynimizin gözü ile bakmaya başlıyor ve sorguluyoruz. İnsanı insan yapan, bizi biz kılan şeyler nelerdi?

Ghost in the Shell’de ise insan ve cyborglar arasındaki çatışma Birim 9.’da görev yapan Motoko Kusanaki’nin ekibi ile birlikte uluslararası çalışan, yasa dışı yollardan veri toplayan Puppet Master’ın (Kukla Ustası) peşine düşmesi ile derinleşiyor. Puppet Master’ı arayışı, kendi ruhunu arayışı ile çakışıyor. Ghost in the Shell’de ilk önce Motoko’nun içsel bir çatışması olarak kendini gösteren süreç filmin sonunda kaçınılmaz şekilde cyborgların kendilerini birey olarak var etme mücadelesine evriliyor.

Bu süreçte Motoko’nun içsel çatışmalarına kendisi gibi bir cyborg olan ekip arkadaşı Batou ile yaptığı konuşmalar sayesinde tanıklık edebiliyoruz. Motoko, Batou’ya göre içsel derinliği daha yoğun olan bir karakter. Kendi varlığını, varlığının anlamını sorguluyor. Motoko’yu Motoko yapan şeyler var mı, yoksa başkaları tarafından kontrol edilen, başka bir beynin ve başka bir bedenin kopyasından mı ibaret? Tıpkı Nexuslar gibi Motoko ve Batou’nun dünyadaki ve yaşamdaki yerleri insanlar tarafından kalın çizgilerle belirlenmiş. 9. Birim’in dışında bir hayat düşleyebilecek kadar zihinsel özgürlüğe sahip olsalar bile bu onları özgür kılmaya yetmiyor. Olanakların ve sınırlandırılmışlığın arasında hapsolmak ve bu hapsolmuşluğun bilinciyle yaşamak… Motoko bu yüzden Batou’ya şöyle söylüyor:

“….kişilerin oldukları kişi olabilmeleri için belli başlı şeylere ihtiyaç var. O kişiyi diğerlerinden ayıran bir yüze mesela. Farkında olmadan bizi biz yapan sesimiz… Sabah uyandığında gördüğün elin… Çocukluk anıların, gelecek hissin. Hepsi bu da değil. Siber beynimin ulaşabileceği data ağının enginliği… Tüm bunlar, beni ben yapan şeyler.. ‘Ben’ dediğim, bir bilince yol açan şeyler. Ve sürekli olarak kendimi belirlenmiş sınırlara hepseden…”

Böyle bir farkındalıkla beraber çoğu zaman şüpheye de düşüyor Motoko:

“Sanırım benim gibi cyborgların kökenleri hakkında paranoyak olma eğilimi var. Bazen olduğumu düşündüğüm kişi olmadığımdan şüpheleniyorum. Sanki uzun zaman önce ölmüşüm, biri beynimi alıp bu vücuda yerleştirmiş. Belki de hiçbir zaman gerçek bir ben yoktu. Belki de ben, şu şey gibi tamamen yapayımdır.”

Motoko’nun bu kuşkularını pekiştiren şeylerden biri de Puppet Master tarafından beyni hacklenen çöpçü oluyor. Puppet Master, çöpçünün beynine tamamen sahte bir bellek yerleştiriyor. Ve çöpçü hiç yaşamadığı hayatının kahramanı oluveriyor. Belki Motoko da deneyimlediğini düşündüğü şeylerin hiçbirini deneyimlemedi. Sadece bunları deneyimlediği bilgisi ile doğdu. Bu bilginin kendisi onu daha insan yapmaya yeter mi? Ya da tersinden soralım. Motoko yapay bir bedende, kopyalanmış bir beyin ile var olmuş olsa dahi, 9. Birim’de yaşadığı şeyler, dalış yaparken daldığı derin düşünceler ve bunların siberbeynindeki kayıtları, yani Motoko’nun öğrenmeleri ve bu öğrenmelere dair anıları onu yaşayan canlı bir varlık yapmaya; bunun ötesinde onu diğer canlılardan ayrı, biricik bir birey yapmaya yetmiyor mu? Motoko’nun dediği gibi:

“Ya sibernetik bir beynin kendi hayaletini yaratması mümkünse. Ya da kendine bir ruh yaratabiliyorsa. O zaman bir insan olmanın ne önemli kalır ki?”

Blade Runner filminde ise daha kesin bir ayrım vardır insanlar ve Nexuslar arasında. En azından insanlar açısından öyle. İki tür arasındaki ayrım efendiler ve köleler olarak keskinleştirilmiş. Hatta bu ayrım yaratıcılar ve yaratılar olarak da okunabilir. Deckert’ın Blade Runner Unit’e alınarak Nexusların yok etmekle görevlendirilmesi de Blade Runner’ın distopik evrenindeki insanların Tanrı kompleksinin bir yansımasıdır. Bu kompleksin bir ürünü olarak insanların Nexuslar üzerindeki belirleyiciliğinin altı daha net çizilmiş. Örneğin bir Nexus’un yalnızca dört yıl yaşayacağı en başından belirlenmiştir. Ghost in the Shell’de bu açıdan iki yönlü bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin evet, cyborglar yine insanlar tarafından üretilir, bedenlerine, sürümlerine insanlar karar verir. Fakat cyborglarla insanlar arasındaki ayrım tersinden de silikleşmeye başlamıştır. Örneğin Motoko’nun yanında çalışan kişi bedenen tamamen insan olsa da, onun da beynine birkaç programlama yapılmıştır. Yani programlama meselesi yalnızca cyborlarla sınırlı değildir. Motoko ve Botou, Birim 9’dan ayrılmaya karar verirlerse bu aynı zamanda bedenlerinden ve beyinlerinden, yani kendilerinden vazgeçmelerini gerektirmektedir. Ama insanların beyinlerinin hacklenebildiği, sahte anıların yerleştirilebildiği bir dünyada bu dezavantajın yalnızca cyborgların hanesine yazıldığını söylemek güçtür.

blade-runner-filmloverss

Blade Runner

Blade Runner’da replikalar duyguları dışında her şeyleri ile “insan gibi” olarak tanımlanırlar. Fakat Nexusların üreticisi Tyrell Şirketi, bağımsız düşünme ve hareket etme kabiliyeti olan replikaların birkaç yıl içinde kendi duygusal tepkilerini geliştirebildiklerini gözlemlemiştir. Ömürlerinin dört yıl ile sınırlandırılmasının sebebi de budur. Eğer duygusal tepkiler geliştirir ve bunu yaşam çizgilerinde bir bağlama oturtabilirlerse artık “insan gibi” olmaktan çıkıp, kusursuz birer insana dönüşeceklerdir. Fakat yaşam süreleri kısıtlı olduğunu için, bu kadar kısıtlı sürede edindikleri deneyimlerle ne yapabileceklerini bilememekte ve hata vermektedirler. Deckert’ın uyguladığı bir tür Turing testi olan Voigh – Kampff testi de, temelini işte bu hata payından almaktadır.

Peki eğer bu duygular bir bağlama otursaydı, yani replikalara duygularını anlamlandırabilecekleri anılar verilseydi o zaman ne olurdu? Tyrell Şirketi bunu bir deney olarak yapıyor ve Rachel’a (Sean Young) Tyrell’in kurucusu Eldon Tyrell’in yeğeninin anıları yükleniyor. Rachel da tıpkı diğer replikalar gibi zaman içinde kendi duygusal tepkilerini geliştiriyor ama onlardan farklı olarak bu duyguları kendine ait sandığı spesifik anılarla özdeşleştirebiliyor. Bunu yapabildiği ölçüde de –sahte de olsa- geçmişi ve bugünü ile birlikte bütünlüklü bir benliğe kavuşuyor. Normalde bir replika Voigh – Kampff testinde 20-30 soru ile saptanabilirken, Rachel’i saptamak için 100’den fazla soruya ihtiyaç duyuyor Deckert.

Ghost in the Shell ve Blade Runner. Kültleşmiş iki yapım. Bu filmleri bambaşka bağlamlarda analiz etmek de pek tabii mümkün. Ama benim için bu iki filmi özellikle anlamlı kılan şey, bu yazıda mümkün olduğunca detaylı bir şekilde analiz etmeye çalıştığım gibi, belleğin, kimlik ve kişilik algılarımızla olan kopmaz bağını oldukça ilgi çekici bir şekilde ortaya koymaları idi. Tabii bu ilişkiyi analiz ederken kendi geçmişimizle ilgili algımızın, daha doğrusu algılarımızın katı, değişmez şeyler olmadığının altını çizmek gerekir. Yani, aslında bizim değişmez, sabit bir geçmişimiz olduğu varsayımı bir hayli kuşku götüren bir iddiadır. Bununla ilgili Bartlett’in oldukça ilgi çekici çalışmaları mevcut. Ama bu ancak başka bir yazının konusu olabilir. Buradaki amacım bir bellek tartışması yapmak değil, bellek ile kimlik ve kişilik arasındaki kopmaz bağları Ghost in the Shell ve Blade Runner filmleri üzerinden irdelemekti. Neyse ki 31 Mart’ta Ghost in the Shell’in yeni bir uyarlaması vizyona giriyor. Umalım ki bu yeni film, yeni tartışmalara da kapı açsın. Lafı fazlaca uzatmadan insanı insan yapanın ne olduğu ile ilgili son sözü Puppet Master’a, yani nam-ı diğer Proje 2501’e bırakayım:

“…yaşam türler üzerine kurulduğunda hafıza sistemi genlere dayanıyor. Bu yüzdendir ki insan özel hafızası sayesinde bir birey oluyor. Hafızanın ne olduğu tanımlanamaz ama hafıza insanlığın ne olduğunu tanımlar.”

“… Çeşitli ağlarda gezinirken kendi farkındalığıma ulaştım. Programcılar bunu bir hata olarak gördüler. Ve beni ağdan ayırmak için bir bedene girmeye zorladılar. … Bu bedene girdim çünkü Bölüm 6’nın saldırı korumasını kıramadım. Ama bölüm 9’a kendi özgür irademle geldim. Kendim için bir yaşam biçimi dedim. Ama bir bütün olmaktan uzağım. Bir şekilde sistemin en temel yaşam süreçlerine sahip değilim. Ne ölüm ne de geriye soyumun temsilcisini bırakabilmek… Bir kopya sadece bir kopyadır. Tek bir virüsün beni tamamen yok etme ihtimali var. Basit bir kopya çeşitlilik veya bireysellik sunamaz. Var olmak için denge kurabilmek için yaşam çoğalmalıdır ve çeşitlenmelidir. Zaman zaman da sonlanmalıdır. Hücreler ölüm ve yeniden yapılanma süreçlerinden geçer. Yaşlandıkça devamlı yeniden doğarlar. Ölüm zamanı gelince de tüm barındırdığı veri yok olur. Geriye sade genleri ve ardılları kalır. Esnek olmayan bir sistemin çöküşüne karşı savunma. Yok oluşu engellemek için çeşitlilik gereklidir.”

Yararlanılan Kaynaklar:

Bruno, G. (1987). Ramble City: Postmodernism and” Blade Runner”. October, 41, 61-74.

Karaduman, S. (2010). Modernizmdem Postmodernizme Kimliğin Yapısal Dönüşümü. Journal of Yasar University, 17(5), 2886-2899.

Klein, S. B., & Nichols, S. (2012).  Memory and the sense of personal identity. Mind, fzs080.

Miner, N. (2014). Technology, Psychology, Identity: Ghost in the Shell and. hack//Sign. electronic journal of contemporary japanese studies.

Nuri, B. (2003). Sosyal Psikoloji Sözlüğü. Bağlam Yayınları, İstanbul.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi