“Şiddetle devam etti günler, evet, hiçbir şey değişmedi 

Alevler daha da yükseldi.”
Massive Attack – False Flags

2011 yılında başlayan devrim hareketiyle birlikte farklı bir boyut kazanan Mısır sineması, dünya çapında dolaşıma giren filmleriyle belki de tarihinde olmadığı kadar göz önünde olan bir yapıya büründü. Bu görünürlüğü sağlayan eserlerin başında ise devrimi ve sonrasında yaşananları tüm çarpıcılığıyla sunan belgeseller yer alıyor. Özellikle; Jehan Noujaim’in yönetmenliğini yaptığı ve Oscar’a aday gösterilen Al Midan’dan itibaren bu belgesellerin kazandığı popülerliğin, Batılı film şirketlerinin de dikkatini çektiği ve bu ortaklıklar sonucunda ortaya çıkan eserlerin bakış açılarının sürekli olarak tartışıldığı da bir gerçek. Bu filmlerin Batılı dünyaya Mısır devrimini aktarırken, yaşanan olayları romantize ettiği ya da gerçeğin ancak bir parçasını sunarak Batılı izleyicinin kafasındaki yerleşik oryantalist Mısır fotoğrafını desteklediğini iddia edenler de az değil. Mohamed Siam’ın belgesel filmi Kimin Ülkesi – Whose Country?, bu eleştirilerden nasibini alsa da Mısır’a özgü bir sorunu cesur bir yaklaşım ve güçlü bir sinematografi ile ele alıyor.

İktidar Olmak İçin Tek Yol Devrim mi?

Oscar ve Emmy Ödülleri’nde adaylıkları bulunan Amerikalı yapımcı Gini Reticker’in yine Mısır’da yaşanan devrim üzerine çektiği The Trials of Spring belgeselinde görüntü yönetmenliğini üstlenen Mohamed Siam, bu filminde Mısır devrimi sonrasında görevini bırakan bir polis memuruna odaklanıyor. Mısır Devrimi’nin patlama noktasını oluşturan en önemli unsurlardan birinin kolluk kuvvetlerinin içinde bulunduğu yozlaşma ve bununla birlikte yaşanan rüşvet ve şiddet dalgası olduğu anlatılıyor. İlk röportajlarda yüzü kapatılan polis memurunun, görece yaşanan özgürlük dalgasıyla birlikte yüzünün görünür hale gelmesi, devrim sonrası ilk birkaç ayda umudun hüküm sürdüğünün canlı bir göstergesi oluyor. Polis memurunun biraz da isyankar biçimde kendi üstlerinden gelen emirleri uyguladığını, ekonomik sıkıntılardan dolayı suçsuz insanlara yöneltilen psikolojik ve fiziksel şiddetin meşru kılındığını anlatması ile belgesel çarpıcı bir hale bürünüyor. Yakın çekimler ile suçluluk psikolojisinin ve itiraf etmenin verdiği rahatlığın bir arada seçilmesi de mümkün oluyor. Film boyunca tek karakteri takip eden film; Mübarek döneminden devrim sürecine, oradan ise Mursi ve Sisi dönemlerine kadar ilerleyerek bütünlüklü bir anlatı sağlıyor. Anlatıcının cinayet masası polisi olan babasıyla olan ilişkisi irdelenerek, kuşaklar arasındaki yaklaşım farklılığı ve devlet kavramına olan bağlılık da sorgulanıyor. Halkın güvenliğinden sorumlu olan bir polis memurunun bu sorumluluğu üstlenemediği gibi adeta bir ceza olarak kendisinin ve ailesinin güvenliğini sağlamak konusunda tek başına kaldığı da görülüyor.

Siam’ın belgeselinin en önemli kısmı ise, bana göre devrim ve birey arasında kurduğu bağlantı. Olaylarla ilgili izlediğimiz çoğu belgesel her ne kadar farklı bireylerin düşüncelerini yansıtmaya çalışsa da genel olarak devrimi, ulvi amaçlarla bir araya gelen farklı düşüncedeki insanların ortaya koyduğu bir çaba olarak gösteriyordu. Bu belgeselde ise tek bir kişinin, aslında üstlerine olan tepkisi nedeniyle ve tamamen bireysel, çıkarcı bir yaklaşımla devrimin ögesi haline geldiği görülüyor. Ast-üst ilişkisinde ezilen olmaktan bıkan, fakat bu ilişkiyi tamamen yok etmek yerine üstteki olmaya çabalayan bir karakter var karşımızda. Bir taraftan herkes için istenen eşitlik ve adalet söylemi yer alırken diğer tarafta bugüne kadar yaşanan adaletsizliğin intikamını almak ve bunu da sistemin olumsuzluklarını reddetmeden, bizzat onun içinde aramanın getirdiği çelişkiler mevcut. Hatta bu ilişki, mikro iktidarın süregeldiği aile kavramı içerisine de sızıyor. Bu düşünce kendi başına bile, devrime rağmen Mursi ve Sisi fiyaskolarının neden yaşandığına ışık tutuyor.

Kimin Ülkesi? – Whose Country?: Tünelin Ucunda Ne Var?

Bu başarısına karşın filmin, kendisine yöneltilen eleştirilerden kaçamadığını söylemek lazım. Kimin Ülkesi? – Whose Country? belki oryantalist görülebilecek bir yaklaşıma sahip değil fakat bir noktada tek bir bakış açısı üzerinden yapılan genellemelere sahip. Devrim üzerine söyledikleri bir tarafa, olayları yansıtış biçimiyle yeni bir şey söylemiyor ve arka planını yeterince doldurmuyor. Ele aldığı üç farklı dönem (Mübarek-Mursi ve Sisi dönemleri) üzerinden tek karakterin fikirlerini yansıtıyor sadece. 50 dakikalık süresi göz önüne alındığında da bazı konuların üzerinden fazlaca geçmeye çalışıyor ve bir açıdan niyetini kalın çizgilerle yansıtmaya çalışıyor. Yine de 2011’de başlayan devrim hareketini olayların başlangıcı değil, patlama noktası olarak göstermeyi ve geçmiş ile gelecek arasında çizgisel bir bağlantı kurmayı başarıyor. Şiddetin doğurduğu şiddetin, daha da fazla şiddet getirdiğini ve yükselen alevlerin tüm bencilliği ve basit yaşamları ile insanı da yutacağını bir kez daha bize hatırlatıyor. Ve tıpkı False Flags’in sonunda Thom Yorke’tan alıntılanan “Where Do We Go From Here?” (Buradan nereye gidiyoruz?) sorusu gibi belirsizliğini koruyor. Tünelin ucunda ışık değil, sadece tünel görünüyor.

"Şiddetle devam etti günler, evet, hiçbir şey değişmedi  Alevler daha da yükseldi." Massive Attack – False Flags 2011 yılında başlayan devrim hareketiyle birlikte farklı bir boyut kazanan Mısır sineması, dünya çapında dolaşıma giren filmleriyle belki de tarihinde olmadığı kadar göz önünde olan bir yapıya büründü. Bu görünürlüğü sağlayan eserlerin başında ise devrimi ve sonrasında yaşananları tüm çarpıcılığıyla sunan belgeseller yer alıyor. Özellikle; Jehan Noujaim’in yönetmenliğini yaptığı ve Oscar’a aday gösterilen Al Midan’dan itibaren bu belgesellerin kazandığı popülerliğin, Batılı film şirketlerinin de dikkatini çektiği ve bu ortaklıklar sonucunda ortaya çıkan eserlerin bakış açılarının sürekli olarak tartışıldığı da bir gerçek. Bu filmlerin Batılı dünyaya Mısır devrimini aktarırken, yaşanan olayları romantize ettiği ya da gerçeğin ancak bir parçasını sunarak Batılı izleyicinin kafasındaki yerleşik oryantalist Mısır fotoğrafını desteklediğini iddia edenler de az değil. Mohamed Siam’ın belgesel filmi Kimin Ülkesi - Whose Country?, bu eleştirilerden nasibini alsa da Mısır’a özgü bir sorunu cesur bir yaklaşım ve güçlü bir sinematografi ile ele alıyor. İktidar Olmak İçin Tek Yol Devrim mi? Oscar ve Emmy Ödülleri’nde adaylıkları bulunan Amerikalı yapımcı Gini Reticker’in yine Mısır’da yaşanan devrim üzerine çektiği The Trials of Spring belgeselinde görüntü yönetmenliğini üstlenen Mohamed Siam, bu filminde Mısır devrimi sonrasında görevini bırakan bir polis memuruna odaklanıyor. Mısır Devrimi’nin patlama noktasını oluşturan en önemli unsurlardan birinin kolluk kuvvetlerinin içinde bulunduğu yozlaşma ve bununla birlikte yaşanan rüşvet ve şiddet dalgası olduğu anlatılıyor. İlk röportajlarda yüzü kapatılan polis memurunun, görece yaşanan özgürlük dalgasıyla birlikte yüzünün görünür hale gelmesi, devrim sonrası ilk birkaç ayda umudun hüküm sürdüğünün canlı bir göstergesi oluyor. Polis memurunun biraz da isyankar biçimde kendi üstlerinden gelen emirleri uyguladığını, ekonomik sıkıntılardan dolayı suçsuz insanlara yöneltilen psikolojik ve fiziksel şiddetin meşru kılındığını anlatması ile belgesel çarpıcı bir hale bürünüyor. Yakın çekimler ile suçluluk psikolojisinin ve itiraf etmenin verdiği rahatlığın bir arada seçilmesi de mümkün oluyor. Film boyunca tek karakteri takip eden film; Mübarek döneminden devrim sürecine, oradan ise Mursi ve Sisi dönemlerine kadar ilerleyerek bütünlüklü bir anlatı sağlıyor. Anlatıcının cinayet masası polisi olan babasıyla olan ilişkisi irdelenerek, kuşaklar arasındaki yaklaşım farklılığı ve devlet kavramına olan bağlılık da sorgulanıyor. Halkın güvenliğinden sorumlu olan bir polis memurunun bu sorumluluğu üstlenemediği gibi adeta bir ceza olarak kendisinin ve ailesinin güvenliğini sağlamak konusunda tek başına kaldığı da görülüyor. Siam’ın belgeselinin en önemli kısmı ise, bana göre devrim ve birey arasında kurduğu bağlantı. Olaylarla ilgili izlediğimiz çoğu belgesel her ne kadar farklı bireylerin düşüncelerini yansıtmaya çalışsa da genel olarak devrimi, ulvi amaçlarla bir araya gelen farklı düşüncedeki insanların ortaya koyduğu bir çaba olarak gösteriyordu. Bu belgeselde ise tek bir kişinin, aslında üstlerine olan tepkisi nedeniyle ve tamamen bireysel, çıkarcı bir yaklaşımla devrimin ögesi haline geldiği görülüyor. Ast-üst ilişkisinde ezilen olmaktan bıkan, fakat bu ilişkiyi tamamen yok etmek yerine üstteki olmaya çabalayan bir karakter var karşımızda. Bir taraftan herkes için istenen eşitlik ve adalet söylemi yer alırken diğer tarafta bugüne kadar yaşanan adaletsizliğin intikamını almak ve bunu da sistemin olumsuzluklarını reddetmeden, bizzat onun içinde aramanın getirdiği çelişkiler mevcut. Hatta bu ilişki, mikro iktidarın süregeldiği aile kavramı içerisine de sızıyor. Bu düşünce kendi başına bile, devrime rağmen Mursi…

Yazar Puanı

Puan - 71%

71%

Film; 2011’de başlayan devrim hareketini olayların başlangıcı değil, patlama noktası olarak göstermeyi ve geçmiş ile gelecek arasında çizgisel bir bağlantı kurmayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
71
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi