Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieślowski’nin 1991 yapımı Veronique’in İki Yaşamı Türkiye’de ilk kez 12 Ağustos’ta gösterime girecek. Heyecan verici bu gösterim vesilesiyle Veronique’in İkili Yaşamı’nın yanı sıra Öldürme Üzerine Kısa Bir Film, Aşk Üzerine Kısa Bir Film ve Üç Renk üçlemesi gibi kültleşmiş filmlerin usta yönetmeni Kieslowski’nin anlam dünyasına bir yolculuk yapmak, biraz daha yakından bakmak bu deneyimi daha da güzel hale getirebilir. Bu yolculuğa rehber olarak ise Agora Yayınları’ndan çıkan ve Danusia Stok tarafından gerçekleştirilen söyleşilerin bir derlemesinde oluşan Kieslowski Kieslowski’yi Anlatıyor kitabını seçtim. Bu söyleşiler Aralık 1991 ile Mayıs 1992 arasında, Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesinin senaryoları üzerine çalıştığı bir dönemde yapılıyor. Söyleşilerin dili oldukça yalın ve Kieslowski’nin insana, hayata, sinemaya bakışını oldukça naif bir şekilde aktarıyor. Oldukça rahat okunan kitabın Kieslowski’nin filmlerini okumaya da bir hayli yardımcı olduğunu söyleyebilirim.

Kieslowski ilk gençlik yıllarından başlıyor anlatmaya. Yolu önce şans eseri tiyatro ile daha sonra da sinema ile kesişiyor. Sinemanın, yönetmenin en büyük hayali olmadığını öğrenmek gerçek sinema aşıklarını biraz hayal kırıklığına uğratsa da tedasüflerin ve Kieslowski’nin sık sık vurguladığı gibi şansın bizi bu değerli yönetmenle tanıştıran önemli etmenler olduğunu görmek hikayeyi biraz daha büyüleyici hale getiriyor. Özellikle sinema okulunda okuduğu ve sonrasında belgesel filmler çektiği dönemde, ülkedeki siyasi atmosferden etkilenen, sansüre ve ülkedeki komünist yönetimi tepki duyan yönetmen ilerleyen dönemlerde ülkedeki siyasi olaylarla ilgilenmediğini, toplumsal olandan ziyade daha bireysel meselelere yöneldiğini birkaç kez dile getiriyor. Bu seçimin izlerini Veronique’in İkili Yaşamı’da da oldukça açık bir biçimde görmek mümkün. Weronika bir provadan çıktığında siyasi bir gösterinin ortasında kalır. Filmin çekildiği yıl 1991’dir ve komünist rejim çökmüş, ülkede siyasi olaylar patlak vermiştir. Fakat filmin baş karakteri tüm bu karmaşanın ortasında kendi hayatını yaşamaya devam eder. Dediğim gibi bu Kieslowski’nin oldukça bilinçli bir tercihidir fakat bu tercihin, özellikle son dönemlerinde ortak yapımlarla yoğun olarak ülke dışında film çekmeye başlayan yönetmenin ülkesinden tamamen koptuğu anlamına da gelmez. Bunu kitapta şu sözleriyle oldukça yalın bir şekilde ifade eder: “Kendimi dünya vatandaşı gibi hissetmiyorum. Hala bir Polonyalı’yım. Esasında Polonya’yı etkileyen her şey beni de doğrudan etkiliyor. Kendimi, hiçbir kaygı duymayacak kadar ülkemden uzak hissedemiyorum. Artık politik oyunların hiçbiriyle ilgilenmiyorum, benim ilgilendiğim Polonya.” (sy.2) Polonya onun için yuva demektir. Yine bir söyleşisinde vurguladığı gibi “yuva” Avrupalılar için oldukça önemli bir kavramdır. “Herkesin geri döneceği bir yer olmalı”dır. (sy.3) Veronique’in İkili Yaşamı’nda Alexandre ile yaşadığını hayal kırıklığı sonrasında Veronique’in babasının evine dönüşü de tam da Kieslowski’nin bahsettiği yuva özlemi ile ilintilidir.

Politikadan giderek uzaklaşan Kieslowski’nin ele aldığı temaları insanların gündelik deneyimleri oluşturmaya başlar. Her gün aynı saatte uyanan, işine giden, her gün gördüğü yüzleri görmeye devam eden, akşamında evine dönüp biraz televizyon izledikten sonra uyuyan sıradan insanların bunu hangi motivasyonlarla yeniden ve yeniden yapabildikleri üzerine düşünür. Tüm bu sıkışmışlığın arasında bir insanı ertesi gün tekrar uyanıp bir önceki günün neredeyse aynısını yaşamaya iten şeyler nelerdir? Bu kişi isterse Kieslowski’nin her daim sorunlu olduğu Komünist bir Polonya’da, isterse “gelişmiş” kapitalist ülkelerde yaşasın, Kieslowski için bu tür deneyimler yaşamın ta kendisini oluşturur. Sadece sinema ile ilgilenenlere değil, hayat ile ilgili herhangi bir şey anlatmaya çalışan insanlara önce dönüp kendi hayatlarını irdelemelerini salık vermesinin sebebi de budur. Kendine, kendi hayatına yabancılaşan biri başkalarının hayatlarını nasıl anlatabilir ki? Olanca zenginliği ve olanca sıkıcılığı ile kendi hayatlarımız dururken, sinemacı neden olmayan bir şeyler icat etmek zorunda olsun ki? Bu fikirden hareketle Kieslowski insanların bireysel hayatlarındaki anlam ve özgürlük arayışlarına odaklanır. Bu arayışı oldukça açık bir şekilde imlediği filmleri ise Mavi, Beyaz ve Kırmızı üçlemesidir. Filmler isimlerini Fransız bayrağının da simgesi olan ve Fransız Devrimi ile insanlığa mal olan  özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramlarından alır. Bu isimler her ne kadar siyasi tarihten, politikadan esinlense de, filmlerde esas olan şey karakterlerin günlük hayatlarında deneyimledikleri bireysel özgürlükleri ya da eşitlik arayışlarıdır. Örneğin Mavi filmindeki Julie, bir tarafik kazasında kocasını ve kızını kaybettikten sonra büyük bir özgürlük sorunu ile karşı karşıya kalır. Hayatında sorumluluk duyduğu iki önemli figürü aynı anda kaybetmiştir. Bu özgürlük arayışında ona geçmişine zincirleyen her şeyden kurtulmaya çalışır. Kırsaldan büyük şehre taşınır ve kalabalıkların içinde kaybolmak ister. Ama tüm bunlar onu özgür kılmaya yetecek midir? Kieslowski zihnini kurcalayan, işte bu tür sorulardır.

Kieslowski’nin bu sorunların yanıtını vermek gibi bir kaygısının olmadığını vurgulamak gerekir. Kurmaca filmlerinden önce, çektiği belgesellerde de temasta bulunduğu kişilerin hayatlarına müdahale etmemek temel ilkesidir. Fakat bu ne kadar mümkündür? Belgesel film çekmeyi bırakmasının ardında da bunun mümkün olamayışı yatar. Polisin, annesini öldüren bir kızı bulmak için Kieslowski’nin belgesel için çektiği görüntüleri kullanması onu belgesel filmler çekmek konusunda nihai bir karar almaya iter. Kızın annesini öldürüp öldürmemesi onun için ikincil bir konudur. Ama çektiği görüntülerin birinin hayatına müdahale etmek için kullanılması onun için kaldırılamayacak bir sorumluluktur. Bunu oldukça açık bir şekilde ifade eder Kieslowski: “Gerçek gözyaşlarından korkuyorum. Esasında onların fotoğrafını çekme hakkına sahip olup olmadığımı bilmiyorum. Böyle zamanlarda, kendini sınırların olmadığı bir gerçeklikte buluveren biri gibi hissediyorum. Belgesellerden kaçmamın esas sebebi işte bu.” (sy. 73) Bu tutumunu kurmaca filmlerinde de sürdürür. Karakterlerinin hayatına yön vermek, bu karakterlerin hikayeleri üzerinden izleyiciye doğru/yanlış muhasebesi yaptırmak gibi kaygıları yoktur. “Bana bir şey öğretmeye ya da bana veya bir başkasına bir hedef göstermeye çalışanlardan korkarım, çünkü kendiniz bulmadığınız sürece bir başkasının sizin hedeflerinizi belirleyebileceğine inanmam” (sy. 31) deyişi bu sebepledir. Aslında bu sözler Kieslowski’nin varoluşçulu ruhunun bir yansımasıdır.

Kitapta, Kieslowki’nin anlam dünyasını ve sanatını etkileyen önemli figürlerin izlerini bulmak da mümkün. Kendisine, sinemasını etkileyen yönetmenlerin sıkça sorulduğundan bahseden usta yönetmen bunun birkaç isimle sınırlandırılamayacağını söylüyor. Yönetmen ismi vermekten çekinse de Dostoyevski, Camus, Kafka ve Shakespeare gibi büyük yazarların anlam dünyasını şekillendiren önemli isimler olduğunu belirtiyor. Bu isimlerin kendinde, birçok yönetmenden çok daha derin izler bıraktığını ekleyerek. Ama söyleşi sırasında Orson Welles, Federico Fellini, Ingmar Bergman, Andrei Tarkovski ve Ken Loach’un isimlerini de anmadan edemiyor. Ken Loach’ın Kerkenez’i Kieslowski’yi en çok etkileyen film olarak kitaptaki yerini alıyor. Tarkovsky’nin ise kendine has zekasını ve hayal gücünü hiçbir zaman yitirmediğini ve son yılların en iyi yönetmeni olduğunu belirtiyor. Ne yazık ki Tarkovsky Kieslowski’den önce bu dünyayı terk ediyor. Kieslowski’nin anlatımından 90’ların başındaki dünya için sinema adına pek umutlu olmadığı anlaşılıyor. Dünyayı anlamaya çalışan büyük yönetmenlerin devrinin kapandığından, bu yönetmenlerin ya hayata gözlerini yumduklarından ya da sinema yapmaktan vazgeçtiklerinden dem vuruyor. Kitabın hazırlandığı dönemde Üç Renk üçlemesi üzerine çalışan yönetmen, kendisinin de film yapmaya devam edip etmeyeceğinden emin olmadığını, büyük ihtimalle yapmayacağını söylüyor. Fakat kitap aracılığı ile olmasa da biliyoruz ki arayışların yönetmeni o kadar kolay pes etmeyecek ve Dante’nin İlahi Komedya’sından esinlenerek Cennet, Cehennem, Araf üçlemesinin senaryolarını yazmaya koyulacaktır. Ömrü bu senaryoları tamamlamaya ve filme almaya yetmese de, onun bıraktığı mirasi devralan genç kuşak yönetmenler, ilerleyen zamanlarda Kieslowski’nin arayışlarına ortak olacaklardır.

Kendisini sinema yapmaya iten şeyin ise çok bireysel olduğunun altını çiziyor Kieslowski. “Gerçekte herkes kendisi için film yapar.” (sy. 56) diyerek bu düşüncesini vurguluyor. Motivasyonunun ise filmi seyreden izleyicinin, filmde kendinden bir şeyler bulması olduğunu söylüyor. “Büyük edebiyat eserlerini okuduğunuzda, söylediğinizi ya da duyduğunuzu zannetiğiniz, bir iki cümleye mutlaka rastlarsınız. Sizi ilgilendiren bir tanım ve etkileyen bir imgedir bu, sizin imgenizdir. … Büyük sinemacılık dedikleri de budur- eğer öyle bir şey varsa. Bir an için kendinizi orada buluverirsiniz; ancak bu duruma duygusal mı yaklaştığınızın veya bu durumu entellektüel, karşılaştırmalı ve analitik olarak mı düşündüğünüzün esasında bir önemi yoktur.” diyerek bu fikrini özetliyor. Kieslowski’nin bu amacını oldukça başarılı bir şekilde yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Aksi takdirde ölümünden tam 20 yıl sonra bu kadar büyük bir merak ve beğeni ile izlenmesi nasıl mümkün olabilirdi ki? Filmin çekilmesinden tam 25 yıl sonra Türkiye’de ilk defa gösterime girecek olan Veronique’in İkili Yaşamı’nın bizi bu kadar heyecanlandırması başka türlü mümkün olabilir miydi? İnsana ve yaşama dair düşünmekten vazgeçmeyenlerin, bitmeyen kişisel arayışların yolcuları muhakkak Kieslowski’nin filmlerinde kendi yaşamlarından ve arayışlarından çok şey bulacaklardır. Zaten bizi Kieslowski’nin ve diğer tüm usta yönetmenlerin filmlerini dönüp tekrar tekrar izleyemeye iten şey bu arayışlarımızın ta kendisi değil midir? Onlardan aldığımız güçle, belki sadece sordukları sorularla bir nebze olsun aydınlattıkları yolumuza biraz daha cesaretle devam edebiliyoruz. O halde izlemeye, okumaya, sormaya ve filmlerin ışığında kendi yolumuzu aramaya devam!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi