Almanya’da yaşayan Türk asıllı yönetmen Fatih Akın, çektiği birbirinden başarılı filmlerden sonra, ilk dönem sinemasının en önemli parçalarından Aşk, Ölüm ve Şeytan üçlemesini çok çok başarısız bir film ile tamamlıyor. Duvara Karşı ile hepimizi mest eden yönetmen, The Cut’ı sanki başkasına çektirmiş gibi. Fatih Akın sinemasının bu güne kadarki en zayıf halkası kesinlikle The Cut.

Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı gerginlik dolu günlerde, Mardin’de bir akşam Osmanlı askerleri  bütün Ermeni erkekleri toplar. Demirci Ustası Nazarat Manukyan da ailesinden kopartılanlardandır. Bir süre yol yapımında çalıştırıldıktan sonra şans eseri Türklerin infazından kurtulan Nazarat bir şekilde kızlarının hala hayatta olduğunu öğrenir ve onları bulmak için Mezopatamya’dan başlayıp, Küba’ya ordan da Amerika’nın kuzeyine doğru devam edecek bir arayışa başlar.

Kısa ve Acısız’dan bu yana Fatih Akın hep kendi kulvarında ilerleyen, kendi bildiklerini gördüklerini, hakim olduğu konuları filmlerinde anlatan bir isimken, kendi sineması içinde çok alakasız bir konuma sahip Kesik – The Cut filmi. Komplo teorileri üretmekten, bunlarla zaman kaybedilmesinden pek hoşlanmam ama Fatih Akın’ı bu tarz bir film çekmeye iten sebeplerin ne olduğunu çok merak ediyorum. Filmin yayınlanmadan önce en çok tartışılan, Ermeni Soykırımı meselesine yaklaşımı üzerine konuşacak olursak, ana karakterin Ermeni olmasından ötürü olaylar o perspektiften anlatılıyor ve haliyle karşı taraf kötü gösteriliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde kötülüğün, acımasızlığın insanın genel bir davranışı olduğunun altı çizilmeye çalışılsa da ilk bölümde filmden bağımsız bir şeyler ön planda tutulmaya çalışılmış gibi. Lakin film size sinematik anlamda o kadar bir şey vermiyor ki daha ilk andan kopuyorsunuz filmden ve bir daha içine girmeniz, orada verilmek isteneni almanız da pek mümkün olmuyor. Muhtemelen Amerikan pazarı amaçlandığı için filmde Ermeni karakterlerin kendi aralarında da İngilizce konuşmaları çok yapmacıktı, ders İngilizcesi gibi bir tonda konuştukları için zaten sırıtırlarken oyuncu performansları da sıfır. Hal böyle olunca filme ısınmakta bir hayli güçlük çekiyorsunuz.

Epik film yapma çabası içinde çok başarısız girişimler olmuş. O tarz büyük oyunculuk yönetmemiş olan Akın, bu tecrübesizliğin sonucunda hiç olmadığı kadar düşük oyuncu performansları koymuş ortaya. Diyaloglar o kadar yüzeysel ve sonradan eklemlendirilmiş ki, sıfırdan kurgulanan bir film değil de bazı formüllerin üzerinde şekillenmeye çalışan ama onu da tam anlamıyla başaramayan dördüncü kalite bir Amerikan filmi olup çıkmış. Filmin senaryosunda yoğun etkisi olan Mardik Martin’in altında mı ezildi Fatih Akın bilinmez fakat kendi klasına yakışmayan bir film olduğu kesin. Büyük oynama çabası içinde yaratılmaya çalışılan mizansenler, sahneler, dekorlar da yapaylıklarıyla dikkat çekiyor filmde. Nazarat’ın açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan bir grup insanın yanlarına gittiği sahnedeki sanat yönetimi ve görsel efektler Samanyolu TV düzeyindeydi.

Hikaye geçişleri olabildiğince küt küt ilerleyen, sebep sonuç ilişkisinin çok rastgele kurulduğu senaryo, temelde bir yol hikayesi gibi dursa da yola ve getirdiklerine dair söylemler çok az. Bu bölümlerde Fatih Akın kendi tarzına bir nebze daha yaklaşmış gibi olsa da, Nuovo Cinema Paradiso ve Ağlayan Çayırlar’dan bölümlerden etkilenip bir şeyler ortaya koymaya çalışmışsa da bütün içinde onlar da filmi daha izlenilir kılmaya yetmemiş. Film boyunca çeşitli ritm ve tonlarda tekrarlanan bir şarkı vardı ki  filmin hikayesi içinde bir yeri olsa da, kulak tırmalamaktan ve içinde kalmanız gereken filme dair bir yabancılaşma yaratmaktan başka hiç bir işe yaramıyordu.

Akın’ın üçleme girişimi, iyi başlayıp fiyaskoyla sonlanan bir çalışma oldu.  Üçleme yapmayı boş vermesini ve Temmuz’da, Soul Kitchen, Solino gibi filmlerle yola devam etmesini tavsiye ediyorum. Tabi bunu yaparken de özgürlüğünü, kendi istediğini yapabileceği serbestliği tekrar yakalamasını ümit ediyorum.Kesik – The Cut hiç yaşanmamış gibi yapabilir miyiz bilmiyorum fakat Akın, bu tarz filmler çekmeye devam ederse isminin unutulması için çok zaman geçmesi gerekmeyecek.

Almanya’da yaşayan Türk asıllı yönetmen Fatih Akın, çektiği birbirinden başarılı filmlerden sonra, ilk dönem sinemasının en önemli parçalarından Aşk, Ölüm ve Şeytan üçlemesini çok çok başarısız bir film ile tamamlıyor. Duvara Karşı ile hepimizi mest eden yönetmen, The Cut’ı sanki başkasına çektirmiş gibi. Fatih Akın sinemasının bu güne kadarki en zayıf halkası kesinlikle The Cut. Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı gerginlik dolu günlerde, Mardin’de bir akşam Osmanlı askerleri  bütün Ermeni erkekleri toplar. Demirci Ustası Nazarat Manukyan da ailesinden kopartılanlardandır. Bir süre yol yapımında çalıştırıldıktan sonra şans eseri Türklerin infazından kurtulan Nazarat bir şekilde kızlarının hala hayatta olduğunu öğrenir ve onları bulmak için Mezopatamya’dan başlayıp, Küba’ya ordan da Amerika’nın kuzeyine doğru devam edecek bir arayışa başlar. Kısa ve Acısız’dan bu yana Fatih Akın hep kendi kulvarında ilerleyen, kendi bildiklerini gördüklerini, hakim olduğu konuları filmlerinde anlatan bir isimken, kendi sineması içinde çok alakasız bir konuma sahip Kesik - The Cut filmi. Komplo teorileri üretmekten, bunlarla zaman kaybedilmesinden pek hoşlanmam ama Fatih Akın’ı bu tarz bir film çekmeye iten sebeplerin ne olduğunu çok merak ediyorum. Filmin yayınlanmadan önce en çok tartışılan, Ermeni Soykırımı meselesine yaklaşımı üzerine konuşacak olursak, ana karakterin Ermeni olmasından ötürü olaylar o perspektiften anlatılıyor ve haliyle karşı taraf kötü gösteriliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde kötülüğün, acımasızlığın insanın genel bir davranışı olduğunun altı çizilmeye çalışılsa da ilk bölümde filmden bağımsız bir şeyler ön planda tutulmaya çalışılmış gibi. Lakin film size sinematik anlamda o kadar bir şey vermiyor ki daha ilk andan kopuyorsunuz filmden ve bir daha içine girmeniz, orada verilmek isteneni almanız da pek mümkün olmuyor. Muhtemelen Amerikan pazarı amaçlandığı için filmde Ermeni karakterlerin kendi aralarında da İngilizce konuşmaları çok yapmacıktı, ders İngilizcesi gibi bir tonda konuştukları için zaten sırıtırlarken oyuncu performansları da sıfır. Hal böyle olunca filme ısınmakta bir hayli güçlük çekiyorsunuz. Epik film yapma çabası içinde çok başarısız girişimler olmuş. O tarz büyük oyunculuk yönetmemiş olan Akın, bu tecrübesizliğin sonucunda hiç olmadığı kadar düşük oyuncu performansları koymuş ortaya. Diyaloglar o kadar yüzeysel ve sonradan eklemlendirilmiş ki, sıfırdan kurgulanan bir film değil de bazı formüllerin üzerinde şekillenmeye çalışan ama onu da tam anlamıyla başaramayan dördüncü kalite bir Amerikan filmi olup çıkmış. Filmin senaryosunda yoğun etkisi olan Mardik Martin’in altında mı ezildi Fatih Akın bilinmez fakat kendi klasına yakışmayan bir film olduğu kesin. Büyük oynama çabası içinde yaratılmaya çalışılan mizansenler, sahneler, dekorlar da yapaylıklarıyla dikkat çekiyor filmde. Nazarat’ın açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan bir grup insanın yanlarına gittiği sahnedeki sanat yönetimi ve görsel efektler Samanyolu TV düzeyindeydi. Hikaye geçişleri olabildiğince küt küt ilerleyen, sebep sonuç ilişkisinin çok rastgele kurulduğu senaryo, temelde bir yol hikayesi gibi dursa da yola ve getirdiklerine dair söylemler çok az. Bu bölümlerde Fatih Akın kendi tarzına bir nebze daha yaklaşmış gibi olsa da, Nuovo Cinema Paradiso ve Ağlayan Çayırlar’dan bölümlerden etkilenip bir şeyler ortaya koymaya çalışmışsa da bütün içinde onlar da filmi daha izlenilir kılmaya yetmemiş. Film boyunca çeşitli ritm ve tonlarda tekrarlanan bir şarkı vardı ki  filmin hikayesi içinde bir yeri olsa da, kulak tırmalamaktan ve içinde kalmanız gereken filme dair bir yabancılaşma yaratmaktan başka hiç bir…

Yazar Puanı

Puan - 42%

42%

42

Fatih Akın sinemasının bu güne kadarki en zayıf halkası kesinlikle The Cut.

Kullanıcı Puanları: 1.78 ( 7 votes)
42
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi