Türkiye prömiyerini 36. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren ve festivalin en çok konuşulan filmlerinden biri olan Zer’in yönetmeni Kazım Öz ile son filmini, sinemasını ve gündemi meşgul eden sansür meselesini konuştuk. 

Röportaj: Utku Ögetürk

Deşifre: Sıla Şahinöz

Utku Ögetürk: Öncelikle tebrik ederim. Zer içerik ile biçimin birleştiği son derece başarılı ve değerli bir yapım. Zer’in ortaya çıkış hikayesinden başlayalım. Bu hikayenin çıkış noktası nedir, ne zaman yazmaya başladınız?

Kazım Öz: 2005 yılında sinopsisini yazdığımı bir hikayeden geliyor Zer. ‘Dur’ adında, 90’lı yıllarda dağılan bir köyün anatomisini anlatan bir hikaye çekmiştim. Zer de oradan geldi. O köyün hikayesi içinde dolanırken karşılaştığım bir şarkıydı, bu Zer şarkısı. Belgeselde anlatıyorlardı, böyle bir şarkı var ve çok uzundu diye. Herkes başka bir kıtasını söylüyordu. Ben de bu şarkı ile birçok yerde daha karşılaşınca, sanki kendimi bu şarkıda arıyormuş gibi hissettim. Hikayeyi yazmaya da, “bunu arayan bir adam nasıl bir yol bulur?” diye başladım. Yıllar içerisinde, Dersim’in tarihi, coğrafyası, inancı girdi işin içine. Orada başlayıp ve büyüdü.

Toplum olarak alzheimer durumunu yaşıyoruz.

zer-1-filmloverss

Utku Ögetürk: Bazı yönetmenler sinemasında belirli bir arayışın peşinde koşar, sizin sinemanızda ise bir arayıştan ziyade gerçekleri gün yüzüne çıkarmak bir amaç gözlemliyoruz. Daha çok, köşede kalmış veya unutturulmaya çalışan olayları sinema dilinizle birleştirerek anlatmaya çalışıyorsunuz diye düşünüyorum. 

Kazım Öz: Katılıyorum. Yaşanmış, gerçek ama ya bilinmeyen ya da görülmeyen, görülmesi istenmeyen bir gerçekliği arayan diyebilirim. Aslında bir anlamda gerçeği aramak. Çok ütopik bir arayış değil; bir anlamda yüzleşmek, tanımak da diyebiliriz buna. Bir keşif aslında kendi açımdan.

Utku Ögetürk: Türkiye’de yaşayanlar olarak unutmak en büyük hastalığımız. Siz, bu noktada kendinize, yaşananları unutturmama vizyonu da yüklüyor musunuz?  

Kazım Öz: Kesinlikle. Benim bundan önce çektiğim bir belgesel var. Karakter alzheimer ile başlıyor. Sonra eline bir bağlama alınca, ezgi geliyor aklına. Bu gerçek bir hikaye. Ben filmin başındaki sekansı zaten genel olarak bir metafor olarak yerleştirmiştim. Bence biz toplum olarak alzheimer durumunu yaşıyoruz. Sorunlarımızın epey bir kaynağı da buradan geliyor. O tarihsel hafızayı unuttuğumuz ve görmek istemediğimiz için, ya da unutturulmaya çalışıldığı için günümüzdeki birçok sorunu da çözemiyoruz. Kişisel hayatlarımızda da böyledir aslında. Mesela, kişisel hayatımızda, geçmişle ilgili olan arşivimiz ne kadar güçlüyse bence biz hayatı o kadar daha iyi anlayabiliyoruz. Gerçekten bu anlamda bir kopukluk varsa biraz tehlikeli olmaya başlıyoruz. Hem kendimize hem de başkalarına zarar veriyoruz. Buna tarihsel bilinç mi diyelim, kültürel bir bilinç mi diyelim, düşünsel bilinç mi diyelim; buna sahip olmamız durumunda bence çok daha iyi bir hayat yaşayabiliriz gibi geliyor.

Masa başında değil trende yazdım Zer’i.

zer3

Utku Ögetürk: Zer’de bir şarkının peşinden gittiğinizi söylediniz. Peki Zer’deki karakter ve  hikayeler, tamamen kurmaca mıydı yoksa, gerçek hayattan etkilendiğiniz isimler oldu mu?

Kazım Öz: Tamamen kurmaca. Olaylardan esinlenme var ama hikayenin geneli- New York’tan başlayıp bir yol hikayesine sürmesi- gerçek bir haberden aldığım bir şey değil. Düşünerek, masa başında yazdığım bir şey. Masa başında değil aslında trende yazdım hikayeyi. Baya bildiğiniz, senaryoyu trende yazdım. Bir ara bende şöyle bir saplantı oldu; sadece trende yazabildim bu filmi, sinopsisten sonra ben bir tren yolculuğunda bunun iskeletini yazarım dedim tren sahneleri için. İstanbul’dan Kurtalan Ekspresi’ne bindim. Yazmaya başladım ama biter mi? Bitmez! Gittim, üçte birini yazdım. Batman’a vardım. Sonra vardığım yerde devam ederim dedim. Aradan üç-dört ay geçti bir türlü yazamadım. Sonra bir daha trene bineyim dedim. Bir daha bindim yarısına geldim, beş  kez daha bindim ve en sonunda son noktayı koydum; artık bitti diye düşündüm. Bu oldukça ilginç bir deneyimde. ilginç bir deneyimdi. O yolda olma duygusu ile yazdım Zer’i.

Utku Ögetürk: Jan’ın tren yolculuğu aslında sizin trendeki yolculuklarınız diyebilir miyiz?

Kazım Öz: Kesinlikle evet.

Utku Ögetürk: Peki Jan’ın hikayesinden yola çıkacak olursak, bu büyüme hikayesinin metaforunu nasıl geliştirdiniz?

Kazım Öz: İnsan büyüdüğü zaman hayatında bir takım önemli dönemeçler oluyor. Bazen hissedemiyorsun büyüdüğünü. Zaman böyle gizli bir şekilde akar ya; aslında bir davranışınızın ya da duygunuzun değiştiğini hissettiğinizde hem ruhsal hem de düşünsel olarak, büyüdüğünüzü daha iyi kavrıyorsunuz. Jan aslında belli bir yaşa kadar gelmiş ama onu olgunluğa eriştiren şey bu yolculuk oluyor. Büyüme de anlama ile ilgili bir şey zaten. Kavrayışla ilgili… Anlayıp kavramaya başladığında, neler olup bittiğine cevaplar aradığında çocukluktan büyümeye doğru gidiyorsun. Arka plandada yaşanan bu bence.

Batı’ya doğru gittikçe makineye Doğu’ya doğru gittikçe ise insana yaklaşıyorsun.

zer2

Utku Ögetürk: Yanlış bilmiyorsam üç farklı görüntü yönetmeniyle çalıştınız değil mi? Amerika’da ayrı, Dersim’de ayrı ve hastanede ayrı? Neden böyle bir tercihte bulundunuz?

Kazım Öz: Bu bir zorunluluk oldu en başta. Böyle bir tercihle karşı karşıya geldiğimde şöyle düşünmeye başladım: “Acaba daha iyi mi olacak?”. Çünkü gerçekten üç ayrı dünya var. New York’ta başka bir dünya, New York’un içinde babaannenin geldiği hastanede başka bir dünya, Dersim’de ise bambaşka bir dünya. Daha görüntü yönetmenini belirlemeden önce, öyle bir tartışma da yaşadık. “Acaba New York ve Türkiye’yi iki ayrı görüntü yönetmeni ile mi çeksek?” diye, açılar biraz daha farklı mı olsun diye konuştuk. Bence zorunluluktan oldu ama filmin diline, ruhuna, Jan’ın yaşamının farklılıklarına denk gelen iyi bir şey oldu.

Utku Ögetürk: Oldukça dramatik bir konu. Tarihi meselesi sebebiyle de bu şekilde. Ancak bunun yanında filmin çok şık bir espri anlayışı var. Siz Zer’i yazmaya başlarken aklınızda bu var mıydı; yoksa senaryo ilerledikçe mi bu yöne doğru evrili? 

Kazım Öz: Ben sinemamda, mümkün olduğu kadar böyle bir dil tutturmaya çalışıyorum. Mevsimlik işçiler ile ilgili bir şey yapmıştım, çok trajik bir hayat ama içinde bir mizah da var. Ben hayatın içinde böyle bir dengenin olduğuna inanıyorum. Bu filmin şöyle bir riski vardı. Dersim Katliamı ile ilgili bir şey yaptığında, seyircide katliam olmasından dolayı hemen bir beklenti oluşuyor. Biz bu katliamı nasıl göreceğiz diye. Genelde şöyle olur; güzel başlayıp trajik bir şekilde biter. Bu, geleneksel olarak seyircinin beklediği bir şey. Ben aslında burada ters köşe yapmak istedim. Yani filmin çok böyle kaotik, sıkıntılı başlaması ama gittikçe ısınmasını tasarlıyordum. Hata gülümseyerek çıkmalarını istiyorum. Bilmiyorum bence bir katliamı, katliam gibi de yapmamak lazım. En azından sanatta bunu yeniden üretirken başka bir anlamda çıkartmak gerekiyor. Mizah, bununla baş etmek anlamında gerçeğe dayanan bir şey. Kurgusal bir şeyden de bahsetmiyorum. Hayatta biraz böyle. O açıdan hikaye Dersim’e gittikçe, seyirciyi saran, Jan’ı da gittikçe içine alan ve rahatlatan, arındıran, bu insanların bir katliam olmasına rağmen hayatın orada nasıl devam ettirdiği gösteren bir tarz olduğunu düşünüyorum.

Utku Ögetürk: Genel olarak dünya sinemasıda Doğudan Batıya gidildikçe renkler aydınlanır, daha mutluluk veren hikayeler anlatır. Siz tam tersiniz yapıyorsunuz ve Amerika’dan aldığınız soğuk hikayeyi Türkiye’nin doğusuna götürüyor ve yer yer sinematografi ile de destekleyerek daha sıcak bir anlatı benimsiyorsunuz. 

Kazım Öz: Amerikan Rüyası diye bir tabir var ama bence nüfusun büyük bir kısmı Amerikan kabusu yaşıyor. Bu Amerikan Rüyası sadece ‘filmlerde’ gördüğümüz bir şey. Çok az insana, elit bir kesime nasip olan bir şey. Oysa, nüfusun büyük bir kısmı kabusu yaşıyor. Rüyasında Amerikan Rüyası’nı görmeye çalışıyor. Batı da öyle. Yaşam koşulları açısından belki teknolojik olarak çok daha gelişkin ve dolasıyla bazı şeyler daha kolay insan için. Bir yol almak, bir yerden bir yere gitmek, bir şeye ulaşmak, ya da her şeyin elinin altında olması gibi bir ‘özgürlük’ tanımı var Batı’da. Ama Doğu’da o sadeliğin kendisi, insan ilişkilerindeki güven, rahatlık… Ben şöyle düşünüyorum; Batı’ya doğru gittikçe makineye, Doğu’ya doğru gittikçe ise insana yaklaşıyorsun. Bu filmde de  bu alt metin benim için hep vardı. Bu yolculukta gittikçe ısınan bir filmde hayatı görmek tasarladığım bir şeydi.

Film çekmek için film çekmiyorum ben, bir şarkı gibi tadını aldığın bir şey olmasını istiyorum.

zer1

Utku Ögetürk: Son 10 sene içerisinde Kürt Sinemacılar Ulusal ve Uluslararası festivallerden pek çok ödülle dönüyorlar. Fakat, bu ödüller de belirli bir sinema anlayışını doğurdu; biçimin arka plana atıldığı, sadece içeriğin ön plana çıkartıldığı filmler görüyoruz.  Sizin filminizde ben biçim ve içeriğin buluşmasını çok değerli buluyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz; hem Kürt sineması hem de kendi sinemanız açısından?

Kazım Öz: Bence bu çok önemli ve gerekli bir tartışma. Benim de yaptığım bir tartışma ve ben biçimi içerikten daha önemsiz kesinlikle bulmuyorum. Hatta biçimi bir tık önde bulduğumu söyleyebilirim. Nasıl anlattığım mı önemli, neyi anlattığım mı? sorusunda neyi anlattığınla çok ilgilenen bir dünyada, nasıl anlattığın daha çok önem kazanmış oluyor. Bu açıdan Bahoz’da (Fırtına) bu konunun üzerinde çok durdum. Sinematografisine, içeriğinden çok daha çok emek harcadığım bir filmdi. Aslında tarzı ve üslubu sizin anlattığınız şeyin kurduğu samimiyeti gösteriyor. Sadece içeriğe baktığınızda çok daha pragmatist bir yaklaşım olarak görüyorum. İçeriğin konuyla kurduğu ilişkide. Film çekmek için film çekmiyorum ben. Bir şarkı gibi tadını aldığın bir şey olmasını istiyorum. Zihne hitap etmiyorum. Bu şöyle analitiksel, mantıksal önermede bulunmuyorum film çekerken. Anı birlikte yaşayalım diyorum aslında. Bunu yapmak da bir tat olayıdır. O manevi şeyi ben değerli buluyorum. Filmlerimde mizahın da bir kısmı buraya dayanıyor. Onu dikte etmek istemiyorum aslında birlikte bakalım demek istiyorum. En azından içindeki duygu bu.

Biri gelip diyor ki “Bu üç dakikayı atıp vizyona ona göre çıkıyorsun” bu bir vahşet.

zer-5-filmloverss

Utku Ögetürk: Sansür konusuna geldik. En üzücü konuya. Bu röportajı İstanbul Film Festivali’nin ardından yapıyor olsaydık size sadece filmdeki kararan sahneleri soracaktım. Ancak filmin vizyona girmesine sayılı günler kala yapılan anlamsız uygulama sebebiyle bu noktada size iki sorum olacak. Birincisi sansürlenen sahnelerde ekranı karartmak ve bunu seyirciye aktarmak  cesurca bir karar. Bu kararı nasıl verdiniz. İkincisi ise, Kültür Bakanlığı neden sözünden döndü; ilmin eser işletme belgesi olduğu halde verdiği izni neden geri aldı; bu süreçte neler yaşandı?

Kazım Öz: Bir film yapıyorsunuz, yıllarca uğraşıyorsunuz. Dünya kadar insanın emeği var. Bazılarının parasını almışsınız hatta. Onların da duygularını aldığınız bir süreç film yapma işi. Sonunda 110 dakikalık bir film uzunluğuna ulaşıyorsunuz. Tam vizyona gireceği zaman biri gelip diyor ki “Bu üç dakikayı atıp vizyona ona göre çıkıyorsun”. Bana göre bu vahşet. Böyle bir hakkı kimse kimseye veremez. Şunu anlarım biri sinemada izler, lanet okuyabilir. Gider yazar, eleştirir; hakkı var. Bir gücün, bunu “kesip kimse” göremeyecek demesi bir nevi katliam. Aynı zihniyet. O açıdan bence burada sonsuz özgürlük lazım. Sinema ve en azından burada bilet alan seyirci açısından.Seyirci bunun kararını verecek, yanlış yapmışsın diye. O açıdan bu kararı duyduğumda çok ağrıma gitti. Ben bunu kabul edip, geçmişi yokmuş gibi devam etmeliydim. Bunu ifşa etmeliydim. Ben ekranı karartma fikrini düşündüğümde, doğrusu heyecanlandım, heyecanlanarak koyduk bu sahneyi. Nasıl olacağını merak ettim. Birkaç amacı vardı: Bunu ifşa etmek ve insanların bunu duyması. Seyircinin sorumluluk alması; çünkü o karanlığı izlemek seyircinin de ağrına gidecekti. Ve bir diğer sebebim ise bu lekeyi tarihe yazdırmaktı. Çünkü her şey gelip geçici ama tarih yazıyor. Bunun bir leke olarak kalması idi. Dolayısıyla geleceğe de bir anlamda, bir yatırım yapmak idi. İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimde bu üçünün de çalıştığını gördüm. Büyük ihtimalle iktidar da bunu gördü. Bunun sinema tarihi için bir yol açacağını, aynı tepkilerin çıkacağını gördü. Bu lekeyi kendilerine yakıştıramadılar herhalde. Bunla ilgili harekete geçmeleri güzel bir şey ama keşke iptal ettikleri  sahneleri yerine koysalardı, bu lekeyi temizleselerdi. Fakat şimdi o karanlığı da keserek bence daha kötü bir şey yapmış oldular. Siyah ekrana bile sansür geldi.

Utku Ögetürk: Yanlış bilmiyorsam vizyona girmenize çok kısa süre kala böyle bir karar verdiler.  

Kazım Öz: Evet, vizyona çıkmadan bir, iki gün önce oldu. Kopyaları çekmek zorunda kaldık. 100’e yakın salonla anlaşmamız vardı. Bizim için çok büyük zarı oldu. Bazı yerlerde reklam verdik, çeşitli afişlemeler yaptık. Harcamalar yaptık ve oralarda vizyona dahi giremedik.

Utku Ögetürk: Kürt sinemacıların filmleri genelde çok az kopyayla vizyona girerken, sizin filminiz 90’dan fazla kopya ile vizyona girecekti ancak bunun da bir şekilde önü kesildi. 

Kazım Öz: Aynen öyle. Ben ülkenin her yerinde, tüm sinema salonlarında vizyona girmemiz gerektiğini düşünüyordum. Recep İvedik’i izlemek isteyen adam, yanda bizim afişimizi de görsün istedim. Bence, afişi görüp, orada o filmin oynadığını bilen insen bizim filmimize de gelecekti. İçeriye de girecekti bence. Seyirciye diğer seçenekleri de sunduğumuzda hiç beklemediğimiz doğru tercihlerde bulunabiliyorlar. Bunun çalışacağına inanıyordum ve baktım ki doğru bir tasarımmış. Ama bu kurulun son darbesi, bizi yine kötü bir noktaya itti.

Utku Ögetürk: Bu hafta vizyon maceranız devam ediyor ancak kopya sayısında ciddi bir artış olamayacaktır. 

Kazım Öz: Tabii ki. Bir kere bununla ilgili bir tartışma olduğu için sinema salonlarında bir çekinme durumu söz konusu oldu. Bununla ilgili keşke biraz cesaret gösterebilselerdi çünkü film, tüm sinema salonolarında gösterilebilecek bir film. En lüks AVM’de bile gösterildiğinde, konusundan uzak olan insanlar bile filmle bir empati kurabilecekler yani. Film, ticari olarak da iş yapabilen bir film. Şu anda ilk haftamızda, kopya başına ortalaması en yüksek film olduk ama kopyamız az. Biz ilk hafta 100 kopya girmiş olsaydık, 50.000 ya da en azından 30-40 bin yapabilirdik.

“Biz büyük kitlelerin dertlerini anlatmak için film yapıyoruz, ticari amaçlı film yapanlar ise büyük kitlelerin parasını almak için…”

zer-6-filmloverss

Utku Ögetürk: Çok iyi bir rakam. Yaptığınız film, “festival filmi” algısı sebebiyle festivallerde gösterilen filmlerden uzak durmaya çalışan sinema severlerin de ilgisini çekebilecek ve bu algıyı yıkabilecek bir film aslında. Bu önemli de bir konu. 

Kazım Öz: Ben de bu konuya çok önem veriyorum, çok önemli bir tartışma bu. Çünkü biz sinemacıların da bu konuyu tartışmaya ihtiyacımız var. Biz de şunu kabul etme noktasına geldik, bizim filmlerimiz marjinal ancak o festivalleri takip edebilen insanlar filmlerimizi izleyebilir. Bunu doğru bulmuyorum. Burada biz de seyirciyle iç içe geçmeliyiz. Zer buna bir başlangıç gibi geliyor bana. Bizim filmlerimiz de seyirciyle bağ kurabilir, niye kurmasın? Biz o tasarımı doğru yaptığımızda, hem festivale gireriz hem de doğru kitlelere ulaşabiliriz. Birbirinden bu kadar kesin bir şekilde ayrılmış bir şeyi kabul edemeyiz.

Utku Ögetürk: Bu film vizyona planlandığı sayıda kopya ile girebilseydi yeni bir kapı açabileceğinize inanıyordum. İnsanlar da bir şekilde bu rakamları gördükten sonra biz de yapabiliriz diyebilirlerdi.

Kazım Öz: Çok doğru diyorsun. Burada bir umutsuzluk var. Bir takım toplumsal meselelerle ilgilenen sinemacılarda umutsuzluk var. Başka Sinema’yı çok iyi buluyorum. Bir film yeni vizyona girdiğinde 1.000-2.000 seyirciyi hedefleyen bir şeyi düşünmemeliyiz. Büyük kitlelerle buluşabiliriz ve buna göre filmler yapabiliriz.  Biz büyük kitlelerin dertlerini anlatmak için film yapıyoruz, ticari amaçlı film yapanlar ise büyük kitlelerin parasını almak için…  Seyirciden tutalım sinemacılara, medyaya kadar herkesin sorumlulukları var bu konuda.

Utku Ögetürk: Kültür Bakanlığı Tolga Karaçelik ve Emin Alper gibi isimlere destek vermeyi reddetti. Bakanlığın tavrı her geçen gün daha da kötüleşiyor Son yaşanan olaylardan sonra bu durumun sizin için de  sorun teşkil edeceğini düşünüyor musunuz?

Kazım Öz: Bence bundan sonra bu yaşanacak ama bahsettiğiniz olaylar önce de bu vardı. Bazen bu böyle çok görünür oluyor, bazen konuşulmuyor. Bunun çözülmesi bir ülkenin, bir iktidarın demokratikleşmesine dayanıyor. Siyaset gündemine göre, bir takım durumlara göre bu desteklerde çeşitli etkilenmeler oluyor.

Utku Ögetürk: Son olarak, siz üretken bir sinemacısınız. Kısa vadede yeni projeleriniz var mı?

Kazım Öz: Ben, biraz ağır gittiğimi düşünüyorum aslında ama böyle düşünmeniz beni mutlu ediyor. Şu an düşündüğüm birkaç proje var. Zer’den önce Diyarbakır’da düşündüğüm bir komedi projesi vardı. Düşündüğüm kısa metrajlı filmler de var. Hangisi önce çekeceğim bilmiyorum.

Utku Ögetürk: Umarım bu süreç sizin sinemanızı yıpratmaz. Çok teşekkür ederim.

Kazım Öz: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi