The Sweet Hereafter ve Felicia’s Journey gibi filmlerle 90’lı yılların sonunda ismi, övgüyle anılan yönetmenler arasına giren Atom Egoyan’ın 2000’li yıllardaki düşüşü sürüyor. Bu yıl festivaller aracılığıyla ülkemizde izleme şansı bulduğumuz Devil’s Knot’tan sonra çektiği Kayıp Çocuk – The Captive filmi ile Egoyan, yine kötü bir senaryodan iyi bir film çıkarmayı başaramamış.

Kayıp Çocuk, 8 yaşında bir kız çocuğu olan Cassandra’nın, kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılmasını ve sonrasında geçen sekiz yılı anlatıyor. Kızlarının kaçırılması üzerine evlilikleri yıkılan Matthew ve Tina çifti, polisin olay karşısındaki çaresizliği ile birbirlerinden iyice uzaklaşırlar. İşin soruşturma kısmında yer alan Dedektif Dunlop ve ortağı Jeffrey ise arama sürecinde hem birbirlerine yakınlaşacaklar hem de bu sürecin bir parçası ve hedefi haline geleceklerdir.

Kayıp Çocuk bildiğimiz o “suçlu kim?” filmlerinden biri değil. Hatta filmde tanıştığımız ilk karakter, zanlının ta kendisi oluyor. Cassandra’yı alıkoyduğu gibi onu, yeni kızları ağlarına düşürmek için kullanmasıyla Mika karakteri tam bir psikopat olarak resmedilmiş. Buna karşın Cassandra’da Stockholm Sendromu belirtileri sezinlemek mümkün. Matthew ve Tina’nın ayrılmalarında ise arka planda anılan şiddet ve maddi durumun payı büyük. Aileyi ele alış biçiminde Egoyan daha özenli davranıyor. Dramatik çatının zarar görmesi ise filme katılan gerilim boyutunun işlevsizliği ile gerçekleşiyor.

Filmin değişik anlatım tarzı, drama boyutu daha fazla olan filme gerilim ögesinin taşınması için kullanılmış ama pek de başarılı olmamış. Şöyle ki film dört farklı zaman dilimini, devamlılık gözetmeden ele alıyor. Cassandra’nın kaçırıldığı 2005 yılının yanı sıra 2011, 2012 ve 2013 yılları arasında gidip gelen bir hikaye akışı var. 2005 tarihi, olayların başlangıcı olduğu için anlaşılabilir ama son üç yıllık dilim arasında geçen olayları parçalı olarak anlatmanın hiçbir mantığı yok. Düz olarak anlatılsa bile yavan kalan ve inandırıcılık sorunu çeken senaryonun parçalı anlatılması sadece kafa karıştırıcı ve yorucu bir deneyim haline geliyor. Her beş dakikada bir altta değişen ve hangi yılda olduğumuzu gösteren yazı, geriye sarılan bir video kaset hissi uyandırıyor.

Egoyan’ın pedofili konusunda salt suçludan çok güvenliği sağlaması beklenen polisi, bağış toplayan vakıfları ve hatta duyarsız halkı eleştirdiği söylenebilir. Fakat bu tavrı koruma çabası, senaryoda açılan gediklerin sayısını artırmaktan öte işe yaramıyor. Matthew’un tek başına adaleti sağlama çabası, çok tanıdık bir hikaye yarattığı gibi polislerin olaya hassasiyetleri de geçmiş deneyimlerine başarısızca bağlanmaya çalışılmış. Dunlop’un motivasyonunu anlayabiliyoruz fakat Jeffrey karakteri sadece nefret uyandırılsın diye yaratılmış gibi duruyor. Ek olarak kötü adam Mika karakteri oldukça sorunlu. Sürekli olarak Mozart’ın Sihirli Flüt operasından aryalar dinleyerek –ve hatta söyleyerek!- üstün zevkleri de olduğu ima edilen Mika, bu özelliği ile Hannibal’a yakın bir karakter çiziyor. Fakat şeytani zeka açısından baktığımızda öncülünün fersah fersah gerisinde kaldığını söyleyebiliriz. İki hikaye arasında paralellik kurma çabası (Sihirli Flüt operasında Karanlıkla Kraliçesi’nin kızı Pamina kaçırılma ve Prens Tamino tarafından kurtarılması anlatılır), sadece artistik bir çaba olarak kalıyor. Ontario’da çekilen filmin karlarla kaplı manzaralarına imza atan görüntü yönetmeni Paul Sarossy’nin ve besteci Mychael Danna’nın iyi işler çıkardığını söylemek lazım ama bu iki unsurun yardımıyla benzer coğrafyalarda geçen bir Fargo ya da A Simple Plan çıkarmak mümkün olmuyor.

Anne ve baba rollerinde karşımıza çıkan Mireille Enos ve Ryan Reynolds’ı filmde sadece 2-3 kez karşı karşıya izleyebilmemiz bir handikap haline geliyor. Reynolds, rolün altından başarıyla kalkıyor ama Tina karakteri; sanki tüm suçu kocasına atmak için tasarlanmış, film boyunca baygın ve üzgün bakmak dışında bir görev verilmemiş. Mika rolünde Kevin Durand’ın ise kötü karakterler evrenine yeni bir soluk getirememiş ama ağır makyaj altında etkileyiciliğini koruduğu söylenebilir.

Kayıp Çocuk, iyi işleyen parçaları olsa da bütünlük hissi veremeyen bir film. Oyuncuların başarılı performanslarına karşın süreçlerden çok sonuçları ele alan yapısıyla beklentileri karşılamaktan uzaklaşıyor ve yönetmenin benzer bir temayı işlediği The Sweet Hereafter’ın yanına yaklaşamıyor.

The Sweet Hereafter ve Felicia’s Journey gibi filmlerle 90’lı yılların sonunda ismi, övgüyle anılan yönetmenler arasına giren Atom Egoyan’ın 2000’li yıllardaki düşüşü sürüyor. Bu yıl festivaller aracılığıyla ülkemizde izleme şansı bulduğumuz Devil’s Knot’tan sonra çektiği Kayıp Çocuk – The Captive filmi ile Egoyan, yine kötü bir senaryodan iyi bir film çıkarmayı başaramamış. Kayıp Çocuk, 8 yaşında bir kız çocuğu olan Cassandra’nın, kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılmasını ve sonrasında geçen sekiz yılı anlatıyor. Kızlarının kaçırılması üzerine evlilikleri yıkılan Matthew ve Tina çifti, polisin olay karşısındaki çaresizliği ile birbirlerinden iyice uzaklaşırlar. İşin soruşturma kısmında yer alan Dedektif Dunlop ve ortağı Jeffrey ise arama sürecinde hem birbirlerine yakınlaşacaklar hem de bu sürecin bir parçası ve hedefi haline geleceklerdir. Kayıp Çocuk bildiğimiz o “suçlu kim?” filmlerinden biri değil. Hatta filmde tanıştığımız ilk karakter, zanlının ta kendisi oluyor. Cassandra’yı alıkoyduğu gibi onu, yeni kızları ağlarına düşürmek için kullanmasıyla Mika karakteri tam bir psikopat olarak resmedilmiş. Buna karşın Cassandra’da Stockholm Sendromu belirtileri sezinlemek mümkün. Matthew ve Tina’nın ayrılmalarında ise arka planda anılan şiddet ve maddi durumun payı büyük. Aileyi ele alış biçiminde Egoyan daha özenli davranıyor. Dramatik çatının zarar görmesi ise filme katılan gerilim boyutunun işlevsizliği ile gerçekleşiyor. Filmin değişik anlatım tarzı, drama boyutu daha fazla olan filme gerilim ögesinin taşınması için kullanılmış ama pek de başarılı olmamış. Şöyle ki film dört farklı zaman dilimini, devamlılık gözetmeden ele alıyor. Cassandra’nın kaçırıldığı 2005 yılının yanı sıra 2011, 2012 ve 2013 yılları arasında gidip gelen bir hikaye akışı var. 2005 tarihi, olayların başlangıcı olduğu için anlaşılabilir ama son üç yıllık dilim arasında geçen olayları parçalı olarak anlatmanın hiçbir mantığı yok. Düz olarak anlatılsa bile yavan kalan ve inandırıcılık sorunu çeken senaryonun parçalı anlatılması sadece kafa karıştırıcı ve yorucu bir deneyim haline geliyor. Her beş dakikada bir altta değişen ve hangi yılda olduğumuzu gösteren yazı, geriye sarılan bir video kaset hissi uyandırıyor. Egoyan’ın pedofili konusunda salt suçludan çok güvenliği sağlaması beklenen polisi, bağış toplayan vakıfları ve hatta duyarsız halkı eleştirdiği söylenebilir. Fakat bu tavrı koruma çabası, senaryoda açılan gediklerin sayısını artırmaktan öte işe yaramıyor. Matthew’un tek başına adaleti sağlama çabası, çok tanıdık bir hikaye yarattığı gibi polislerin olaya hassasiyetleri de geçmiş deneyimlerine başarısızca bağlanmaya çalışılmış. Dunlop’un motivasyonunu anlayabiliyoruz fakat Jeffrey karakteri sadece nefret uyandırılsın diye yaratılmış gibi duruyor. Ek olarak kötü adam Mika karakteri oldukça sorunlu. Sürekli olarak Mozart’ın Sihirli Flüt operasından aryalar dinleyerek –ve hatta söyleyerek!- üstün zevkleri de olduğu ima edilen Mika, bu özelliği ile Hannibal’a yakın bir karakter çiziyor. Fakat şeytani zeka açısından baktığımızda öncülünün fersah fersah gerisinde kaldığını söyleyebiliriz. İki hikaye arasında paralellik kurma çabası (Sihirli Flüt operasında Karanlıkla Kraliçesi’nin kızı Pamina kaçırılma ve Prens Tamino tarafından kurtarılması anlatılır), sadece artistik bir çaba olarak kalıyor. Ontario’da çekilen filmin karlarla kaplı manzaralarına imza atan görüntü yönetmeni Paul Sarossy’nin ve besteci Mychael Danna’nın iyi işler çıkardığını söylemek lazım ama bu iki unsurun yardımıyla benzer coğrafyalarda geçen bir Fargo ya da A Simple Plan çıkarmak mümkün olmuyor. Anne ve baba rollerinde karşımıza çıkan Mireille Enos ve Ryan Reynolds’ı filmde sadece 2-3 kez karşı karşıya izleyebilmemiz bir handikap haline…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Kayıp Çocuk, iyi işleyen parçaları olsa da bütünlük hissi veremeyen bir film. Oyuncuların başarılı performanslarına karşın süreçlerden çok sonuçları ele alan yapısıyla beklentileri karşılamaktan uzaklaşıyor ve yönetmenin benzer bir temayı işlediği The Sweet Hereafter’ın yanına yaklaşamıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
50
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi