Önceki Sayfa1 / 7Sonraki Sayfa

Par3752916

“Herkesin takılıp içselleştirdiği bir senaryo yapısı var, hani şu üç perde olayı. Benim gerçekten hiç ilgimi çekmiyor. Bana göre, bunun ‘Resim yaparken gökyüzünü her zaman şuraya, insanı buraya yeri de şuraya koymak zorundasın’ demekten farkı yok. Zorunda değilsiniz.”

– Charlie Kaufman

Filmleri, hep bir nevi kurulan evrenin tanrısı rolünde görülen yönetmenlerinin isimleriyle anarız, ama bazı yazarlar var ki küçücük detaylarda dahi onun zihninin bir parçasını bulduğumuza emin olabiliriz, tıpkı Charlie (Stewart) Kaufman örneğinde olduğu gibi. Daha çok Being John Malkovich, Adaptation ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi filmlerin arkasındaki yaratıcı beyin olarak tanıdığımız Kaufman’ın, ana akım sinemanın doğrusal senaryo yapısı ile alay edişine, çoğu kez seyirci tarafından doğrudan anlamlandırılamayan gerçeküstü elementlere yer verişine ve Hollywood’un silahlarını kendine yönelterek kullanmasına rağmen yine de seyirciye aradığı eğlenceyi de – tabii ki onları fantezi dünyasına sürüklemek yerine kurgusallığın farkındalığını yaratarak – sunmaktan çekinmediği için popüler filmlere imza attığını görürüz. Bunun, seyirciyi perdenin arkasından dürterek ulaşabilme yolunda büyük bir adım olduğunu varsayarak, bir filmin gerçek başarısı olarak nitelendirilebileceğine inanıyorum.

Bugün 57 yaşına giren senarist, New York doğumlu olup film eğitimini de –Amerikan bağımsız sinemasının yuvası olarak kabul edebileceğimiz – NYU’da almıştır. Öğrencilik hayatında tiyatro oyunculuğu da deneyimleyen Kaufman, sinema yolculuğuna başlamadan önce Get a Life dizisinde iki bölüm yazmış ve televizyonda çeşitli denemelerde bulunmuştur. Bir gün, Francis Ford Coppola, kendisine ulaşan Being John Malkovich senaryosunu o zamanlar damadı olan Spike Jonze’a önerir ve Kaufman’ın konuşmayı sevmeyen karakterinin konuşmaktan vazgeçmeyen hikayelerine tanıklığımız da başlamış olur.

Kendi komplekslerini ekrana yansıtmaktan çekinmeden, insan olarak var oluşunun temellerini irdeleyip bunu yaparken de toplum modellemesi sunan Kaufman’ın senaryoları, durumların felsefi ve karakterlerin de psikolojik derinliği ile ön plana çıkar. Günümüzün belli başlı sorunlarını (toplumsal roller, aidiyet, hafıza ve kimlik ilişkisi gibi) senaryolarının temeline almaktansa bunları bizim de deneyimlediğimiz bağlamda bir sonuç olarak sunup öncelikle karakterlerinin iç çatışmalarına odaklanır. Kaufman, insanın kendi ve öteki arasında çizdiği sınırı dürter durur. Yarattığı kendinden hoşnutsuz karakterleri ile Lacan’ın ayna evresi olarak kabul edilen – sinema deneyiminin kendisinin de bunun bir temsili olduğu düşünülen – teorisine benzer bir şekilde, ikinci bir benlik/yansıma kurarak benliği kabul etme yoluna sürükler, hem kendisini, hem de izleyicisini. Ama bunu yaparken de elbette klasik sinemanın fantezi dünyası yolunu değil, kendi karakterinin dürüst yansımasını kullanarak yapar. Başkalarını dışarıdan inceleyip kendimize ayrı bir pencereden bakarak anlamlandırmaya çalıştığımız insan ve var oluşunu da bir noktada birleştirip bir bütün haline getiren Kaufman’ın sinema ile, dışarıdan bakarak çözümlemeye çalıştığı insanlar ve kendisine dışarıdan bakışı üzerinden bir özeleştiri platformu sunar.

Postmodern toplumun yansımasını yaparken, Baudrillard’dan aşina olduğumuz gerçek üstü (hyperreality) kavramını somut örneklerle betimleyerek gerçek ve hayal, doğru ve yanlış arasında daha önceden çizilmiş çizginin yok oluşuna dikkat çeker Kaufman. Amerikan sinemasında durduğu noktayı ise kurgusallığı ön plana çıkaran yönüyle vurgulayabiliriz sanıyorum. Gerçek ve kurgu arasındaki sınırı blurlaştırarak bu postmodernist tutumla – ama direkt Brechtvari bir yaklaşımla da değil –  kendi metinselliğine dikkat çeken metinler yaratır. Soyut felsefi kavramları, özellikle varoşçuluğu, karakterleri için hazırladığı sürreal ama kültürel ögeleri sabit bir evrende somut hale getirerek irdeleyen Kaufman, daha çok kendine yansıttığı sarkazmı ile bilinçli bir hikaye anlatımı yaratır.

Bir filmi tüm elementlerinden bağımsız olarak düşünmek imkansız elbette ama burada yer alan filmleri, daha çok Kaufman’a borçlu olduğu senaryosu üzerinden incelemeye ve bunu yaparken daha çok bende yarattığı spontane ve gelişigüzel hissiyatlara odakalanarak yapmaya çalışacağım. Çünkü biliyorum ki Kaufman’ın insanın özünü en yalın haliyle ortaya koyduğu her filminin, – dokunduğu her felsefi kavramı yarattığı her hissiyatı açıklayabilen – gerçek bir analizi için ayrı ayrı kitap yazmak gerekir. Kaufman’ın var oluş üzerine söyleyeceklerini bir de stop-motion ile yarattığı evrende deneyimleyebileceğimiz, Venedik Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü alan son filmi Anomalisa’yı ise vizyona girer girmez bu yazının sonuna ekleyebilmek dileğiyle…

Önceki Sayfa1 / 7Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi