“İçimde bir yengeç var.

İçimdeki en kuytu kovukta yaşıyor olmalı; oradan seyrediyor herhalde her yaşadığımı. Ancak arada bir hissediyorum varlığını – ancak arada bir belli ediyor kendini. Ama biliyorum : hep orada…

… bana direnir çoğunlukla – dolambaçlı yollarla karışır yaptıklarıma, ket vurur. Bir yolunu bulup yaptıklarımı engeller; yapacaklarımı belirlemeye çalışır.

Bunun temelinde benim ile uyum içinde olmaması yatsa gerek. Benim yaptıklarım aykırı geliyor olmalı ona.

Sanıyorum benden pek hoşnut değil.

En çok dayanamadığı da, benim, devinimsiz, eylemsiz kaldığım zamanlardaki hâlimdir – (gün olur, hiçbir şey yapmak gelmez içimden; ya da : hiçbir şey yapmak gelir – öyle, bir köşeye oturur, saatlerce, etrafıma bakınırım – seyrederim. Kafamdan bin bir türlü imge, tasarım, düşünce –öylesine, gelişigüzel– geçip durur; zaman da geçer ya, öyle –?

aldırmam…), bu durumlarda, içimde, kocaman kıskacının çat–çatını, sert ayaklarının yan yan eşelenen öfkeli katırtısını duyarım. “Yürü git!”, der bana; ama ben kalakalmış olurum. Dinlemem onu; belki, dinlemek elimden – içimden– gelmez.”

Oruç Aruoba

Sevgili Katharine Hepburn,

Geçtiğimiz günlerde seninle ilgili yazılmış şeyleri okumaya çalıştım; ama fark ettim ki hep aynı şeyi anlatmışlar. İnatçı, huysuz; ama başarılı ve ayakları sağlam bir şekilde yere basan bir kadın olduğunu anlatmışlar hep. Erkeklerin dünyasında kendinden ödün vermeden ayakta kalabildiğin için kutsamışlar bir de. Annen ve babanın kendi dönemlerinin kalıplaşmış geleneksel düşüncelerinden uzak, idealist düşüncelere sahip yapıları şekillendirmiş seni. Bu yüzden bağımsızlığına düşkün ve Hollywood’un kemikleşmiş kadın imajlarının dışında olduğunu söylemişler. Ağabeyinin trajik ölümü sonrası insanlara karşı güveninin azaldığını ve bu durumun seni kendi kovuğuna çektiğinden bahsetmişler. Bir tür yengeç gibi gelmişsin onlara. Sert kabuklu, hassas ve tehlike durumunda kıskaçlarını geçirmesini bilen… Sen şimdi bu söylentileri okurken içten içe gülümsüyorsun, biliyorum. Bu mektuba nasıl devam edeceğimi düşünüyorsun. Belki de düşünmüyorsun, yazının akışına bırakıyorsun kendini. Aslına bakarsan ben düşünmüyorum bu yazıya nasıl devam edeceğimi; kelimelerin, harflerin birlikteliğinden doğan cümlelerin içimden çıkıp sana gelmesine teslim ediyorum kendimi. Bir nevi sonsuz uzayda sırtüstü yatmış, salınıyorum.

Sinema serüvenin boyunca ‘kazanmış’ olduğun dört Akademi Ödülü’nü de almaya gitmemişsin. Bunu okuduğumda epey eğlendim biliyor musun? Sen aday oldukça ve ödül sana verildikçe içinde fırtınalar kopan diğerlerini düşündüm. Düşünsene, onlar orada tüm ihtişamlı kıyafetlerinin içinde ödül beklerken (belki önceki gece, ödülü aldıkları zaman yapacakları konuşmanın metnini bile yazmışlardı.) Akademi ödülü sana vermiş; ama sen elinin tersiyle reddetmişsin. Hayır, hayır bana asla kendini beğenmiş gelmiyorsun. Tersine, yaptığın şeyin neden önemli olduğunun farkındayım. Hayır diyebilmenin ve düşünce tarzını eylemlerine de aktarabilmenin dayanılmaz hafifliğini iyi bilirim. Elbette ki niyetim seni övmek değil; içimde kuşlar uçurduğun gerçeğini sana anlatabilmek…

Kişinin kendi içine kök salıp da, içindeki o dehlizlerden kendini yaratabilmesi günümüzde çok gerçeküstücü bir durum teşkil ediyor.  Bunu gerçekleştirmek için kendini hemen hemen her şeyden soyutlaman gerek. En başta bu kaos ortamında, soğuk bir cehenneme çevrilen kent yaşantılarında zamanın peşinden koşamıyorsun; daha doğrusu yetişemiyorsun ona. Bu yüzden insan en çok kendine uzak; kendi benliğine o kadar yabancı ki bu gerçeklikle yüz yüze geldiğinde arkasına bakmadan kaçıp gitmeyi yeğliyor. Yiyecek sektörüne uygulanan ‘fast food’ mantığı hayatlarımıza ve kişisel ilişkilerimize de uygulanıyor ki zamandan ve mekandan tasarruf edebilelim. Onlara göre verimli olmanın ve artı değer kazanabilmenin en mantıklı yolu bu. Hayatta kalmak için o kadar çok savaş veriyorsun ki o hengamede kendi varlığını unutuyorsun. Ne kadar koşarsan koş kendine hep geç kalıyorsun. İşte bu yüzden senin yaptığın şey bugüne göre oldukça gerçeküstücü. Biliyorum senin yaşadığın zaman diliminde de kolay değildi kendi içine dönebilmek; o zamanın şartlarına göre de zilyon tane zorluklar vardı, hele ki o yıllarda… Ama sen yaptın işte. Etrafındaki sabit duvarlardan kurtulabildiğin bir süreç yaşadın ve oluşa erişebildin. Bunda elbette yaşadığın o büyük aşkın da payı var, biliyorsun.

Spencer Tracy ile yaşadığın aşk konusunda hep çekimser davranmışlar; arada kalmışlar gibi. Çünkü Tracy evliymiş ve Katolik olduğu için de boşanmak gibi bir imkanı yokmuş. Bu noktada aklıma şu herkesin diline pelesenk olan cümlen geldi: “Bütün kurallara uyarsanız, tüm eğlenceden mahrum kalırsınız.” Bu cümleyi hayatına akıtabilmiş olman muazzam bir şey. Ancak var oluş sebebini bu denli bilen insanlar, bu cümleyi hem söyleyip hem de hayatlarına uygulayabilir diye düşünüyorum. Farkındayım, sana seni övüyormuşum gibi geliyor; istediğin şekilde düşünmekte serbestsin, seni de kelimelerimi de dizginlemek gibi bir niyetim asla yok. “Seni övmüyorum” falan da demeyeceğim; ama şu an karşımda olsan sana söylemek isteyeceğim en büyük şey, “Teşekkür ederim” olurdu. Spencer Tracy ile birbirinizi her şeyden ve herkesten uzakta severken bir ya da iki kişi değil de sanki yüz binler, milyonlarmış gibi sevdiğiniz ve oluşa erdiğiniz için teşekkür etmek isterdim. Çünkü sizi bir araya getiren şeyin bir hikayesi olması etkilemiyor beni, esas olay bu şeyin sadece size ait olması. Hem onun bir parçası olup hem de onun dışında var olabilmek. Ve bu durumu hayatının her alanına yayabilmek.

Kendi hayatında açtığın direniş alanlarının bizleri de kasıp kavurması dileğiyle… Doğum günün kutlu olsun!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi