Gülümsemeyi bir saniye dahi bırakamadan oynayan gelin ve damatların yüzüne bir kez daha baktığınızdan emin olun gelecek sefer, çünkü Kasap Havası her düğünün bir aşkı taçlandırmak için yapılmadığını hatırlatıyor. Yeşilçam melodram kokularının Yeni Türkiye Sinemasına karıştığını duyabildiğimiz Kasap Havası, televizyon yapımlarındaki çalışmaları ile tanınan Çiğdem Sezgin’in ilk uzun metraj sinema filmi olarak çeşitli festivallerden topladığı ödüllere Altın Lale’yi de ekleyebilmek için 35. İstanbul Film Festivali’nde yarışan güçlü yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Aile ve geçmişin karanlık bulutlarının üzerinde gezindiği bir aşk hikayesini, kültürün neden olduğu sancıları görmezden gelmeden en derinde yaşayıp buna karşı çıkan karakterler üzerinden anlatan film, toplumsal kurumlara dair derdini aktarmadaki gücüne bir de ucundan da olsa dokunarak saygı duruşunda bulunduğu Gezi Direnişi’ni de ekleyerek yaralarımıza ağır ağır basıyor. Filmin konusunu ise çok kısaca, ele avuca sığmayan Leyla (Şenay Gürler) ile meyhanede tanıştığı kendinden yaşça küçük taksi şoförü Ahmet’in (İnanç Konukçu) göğüs germeye çalıştığı aşkın, bahanesi bol aileler, nişanlanacağı günü bekleyen Hülya (Cemre Ebüzziya) ve geçmişten gelen Semih (Hakan Karahan) ile sarsılışları olarak özetlemek mümkün.

Kasap Havası: Kırık Bir Aşk Hikayesi

Kasap Havası bir kültürün dinamiklerini belki de en net şekilde gözlemleyebileceğimiz evlilik kurumu üzerine kurar temelini, ki zaten izlediğimize üçüncü bir bakış açısı ile bakmamız da gerekmez, gündelik deneyimlerimizin ta kendisini yaşar bu karakterler. Ailenin istekleri bireyin arzularının üstünde tutulurken bir aşk nasıl yaşanabilir diye sorar aslında film. Bu yolda direnmek aile büyüklerinin taleplerini aşmaya yetmediğinde bazen aileyi geride bırakmanın zorunluluğuna ve akabinde nikaha çağıracak kimsenin kalmamasının yarattığı hüzne ve öfkeye odaklanır. Annenin isteklerini karşılanamadığında bitmek bilmeyen söylenmeleri ile uğraşmak ya da ondan tamamen vazgeçmek zorunda kalınır. İki kişinin bir vucut olarak yaşaması dilenen aşk, araya giren aileler yüzünden hiçbir zaman iki kişilik kalmasına izin verilmez. Gelin ve damat daha ilk saniyeden kasap havası ile omuzlarından kavrayıp onları gidilmesi ‘gereken’ yöne sürükleyen elleri hissederler aslında.

Kadın ve kadına bakış yeniden en büyük çatışma olarak çıkar karşımıza, film bunu merkezine alsın almasın, izlediğimiz hikayenin tüm yaraları aslında tam da buradaki düğümlerden doğar her zamanki gibi. Filmin erkek karakterlerinin söylemleri ve eylemleri her zaman bir şekilde kadınlar üzerinden ilerlerken, kadın karakterler de kendi içlerinde sürdürdükleri savaşla eril bakışın devamlılığını sağlamaya çalışırlar. Eğer aile kurumuna bir tehdit varsa bunun ‘suçunu’, ‘ne yaptın da gözünü kör ettin oğlumun’ diyerek kadına atan, ‘yaşından başından utan’ diyen, yalnız kalan kızı için ‘elalem ne der’ düşüncesinden kurtulamayıp psikolojik baskıyı kuran da kadındır. İçselleştirilen eril bakışa sahip karakterlerin yarattığı bu film evreninde Leyla, bir şekilde geleneksel kadın olmayı, susmayı, idare etmeyi reddettiği – ya da en kötü ihtimalle yaralarıyla ayakta kalabilmek adına bu düşünceye tutunduğu – için yalnız kalır ve kabul görmediği için istediği gibi de var olamaz. Tek arkadaşı, kocasının aldatmalarına göz yumduğu gibi ‘her evli kadın gibi şişme bebek olmayı’ kabul edip böylelikle aslında rolünün gereklerini yaptığı için bir şekilde kendi rahatını sağlayan bir kadındır ve belki de Leyla  gibi zincirlerin farkında olmasından ötürü bu kadar bağlı ve bu kadar özgürdürler beraber rakı masasında. Öte yanda, kadının bekareti kim olduğundan çok daha önde gelirken Hülya öve öve bitirilemeyen el becerileri ve ‘ahlaklı’ davranışları ile tam da ailelerin istediği kadındır. Ama erkeğinin belirgin sevgisizliğine ve ilgisizliğine ancak göz yaşları ile karşılık veren, sırf onun istediği olsun diye ‘orta yolu’ bulmaya çalışan, evlat verebilecek ve beraber olunduğunda herkesin mutlu olmasını sağlayacak bir kadın olsa da, Ahmet’in ona koşa koşa gitmesini de sağlayamaz. Çünkü Ahmet daha içgüdüsel bir şekilde o an ulaşılabilir güzelliği arzular, bir yanında tuttuğu Hülya’yı da sonuna kadar zorlayıp bırakmakta güçlük çekse de, onun Leyla’ya duyduğu ‘aşk’ bir yandan aileye de karşı çıkış olduğu için daha bile değerli hale gelir.

Erkin bakışından bir tek kadınlar almaz payını elbette, Ahmet ve onu devamlı olarak aynı sona itmeye çalışan diğer erkekler üzerinden toplumsal ‘erkeklik’ baskısının yarattığı sancı da pek tabii gözlemlenebilir. Çünkü aynı şekilde sosyalleşen herkesin kendi rolünü gerektiği gibi üstlenmek zorunda olduğu düşüncesine bir şekilde karşı çıkan Leyla ve Ahmet’in de aslında çok da uzaklaşamadıkları görülür bu döngüden. Ahmet neticede Leyla’nın geçmişini kabullendiğini belirtirken namus düşüncesini gerisinde bıraktığını hissettirse de kendini ‘delikanlı adam vur-kaç yapmaz’ diyerek tanımlamaktan veya yeri geldiğinde namusu için intikamını almaktan alıkoyamaz. Leyla’yı ‘meyhaneden kaldırılan tek gecelik kadın’ olarak gören herkese göğüs gererken gösterdiği ile kendisinde rıza dışında külot çıkarma hakkı görmesine sebep olan erkekliğinin pek de bir farkı yoktur zira. Ama genel olarak iki karakteri birbirine bağlayan ortak ruh halinin en azından içselleştirildiğinin farkında olunan toplumsal yapı ve bu baskıdan – rakı masası ile somutlaşan – kaçışın olduğu kabul edilebilir.

Tüm bu toplumsal çıkarımların yanında aslında Kasap Havası, en temelinde geçmişin bugünü etkileyişine odaklandığını belli eder ikinci yarı itibariyle. Leyla ve Ahmet’in arasında gelişecekler o ana dair görünen tüm engelleri aşmışken, Leyla’nın beklenmedik bir şekilde geçmişine olan bağlılığı ile yüzleşme anıyla bir kırılma noktası yaşar ve ikisinin – ve beraberinde getirdikleri yan karakterlerin – hikayesine bir yenisi daha eklenir. Bu bir bakıma o ana dek kurulan hikayeyi tamamen yoldan çıkarışı ile hikayenin gerçek derdini belli etse de, bana kalırsa filmin bir yandan da güçlü bir odağı kaybetmesine de sebep olur. Çünkü Semih kendi başına, ailesi ile yeniden bir araya gelişi ve kaybettikleri ekseninde çok güçlü bir karakter olmasına rağmen, Leyla ile karşılaşma anından itibaren senaryoya çok da sağlam yedirilemediğini hissettirir. Semih’in Leyla ve Ahmet’in ilişkisine hafif dokunuşuyla yarattığı etki filmin bir anda artan hızında izleyicisinde aynı tesiri oluşturmadığı için yolu değişen hikayenin de istenildiği gibi güçlü ulaşmamasına neden olur. Semih’in gelişi Leyla’nın karakterinde gördüğümüz güçlü özellikleri tekrar düşünmeye ittiği için aslında onu çok daha derin bir karaktere çevirir, ama geçmişe bağlılığın önemini hissettiğimiz kadar da ulaşamayız gerçekten hayata ve aşka dair tutumuna, bu nedenle de sona gelindiğinde elimizde tutmak istediğimiz ve aslında tutabileceğimiz kadar güçlü bir önerme de bulamayız. Ama Kasap Havası, kusursuz oyuncu performansları, tesiri sağlam sinematografisi ve her ne kadar hikayesini çok daha vurucu bir şekilde geçirebileceğini kabul edebileceksek de, ele aldığı konuların gücünü çok doğru kullanarak yarattığı  etkiyle Altın Lale’nin önemli yarışmacılarından biri olarak, vizyonda çok daha fazla seyirciye ulaşabilmesi arzusu uyandırır içimizde.

Gülümsemeyi bir saniye dahi bırakamadan oynayan gelin ve damatların yüzüne bir kez daha baktığınızdan emin olun gelecek sefer, çünkü Kasap Havası her düğünün bir aşkı taçlandırmak için yapılmadığını hatırlatıyor. Yeşilçam melodram kokularının Yeni Türkiye Sinemasına karıştığını duyabildiğimiz Kasap Havası, televizyon yapımlarındaki çalışmaları ile tanınan Çiğdem Sezgin’in ilk uzun metraj sinema filmi olarak çeşitli festivallerden topladığı ödüllere Altın Lale’yi de ekleyebilmek için 35. İstanbul Film Festivali’nde yarışan güçlü yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Aile ve geçmişin karanlık bulutlarının üzerinde gezindiği bir aşk hikayesini, kültürün neden olduğu sancıları görmezden gelmeden en derinde yaşayıp buna karşı çıkan karakterler üzerinden anlatan film, toplumsal kurumlara dair derdini aktarmadaki gücüne bir de ucundan da olsa dokunarak saygı duruşunda bulunduğu Gezi Direnişi’ni de ekleyerek yaralarımıza ağır ağır basıyor. Filmin konusunu ise çok kısaca, ele avuca sığmayan Leyla (Şenay Gürler) ile meyhanede tanıştığı kendinden yaşça küçük taksi şoförü Ahmet’in (İnanç Konukçu) göğüs germeye çalıştığı aşkın, bahanesi bol aileler, nişanlanacağı günü bekleyen Hülya (Cemre Ebüzziya) ve geçmişten gelen Semih (Hakan Karahan) ile sarsılışları olarak özetlemek mümkün. Kasap Havası: Kırık Bir Aşk Hikayesi Kasap Havası bir kültürün dinamiklerini belki de en net şekilde gözlemleyebileceğimiz evlilik kurumu üzerine kurar temelini, ki zaten izlediğimize üçüncü bir bakış açısı ile bakmamız da gerekmez, gündelik deneyimlerimizin ta kendisini yaşar bu karakterler. Ailenin istekleri bireyin arzularının üstünde tutulurken bir aşk nasıl yaşanabilir diye sorar aslında film. Bu yolda direnmek aile büyüklerinin taleplerini aşmaya yetmediğinde bazen aileyi geride bırakmanın zorunluluğuna ve akabinde nikaha çağıracak kimsenin kalmamasının yarattığı hüzne ve öfkeye odaklanır. Annenin isteklerini karşılanamadığında bitmek bilmeyen söylenmeleri ile uğraşmak ya da ondan tamamen vazgeçmek zorunda kalınır. İki kişinin bir vucut olarak yaşaması dilenen aşk, araya giren aileler yüzünden hiçbir zaman iki kişilik kalmasına izin verilmez. Gelin ve damat daha ilk saniyeden kasap havası ile omuzlarından kavrayıp onları gidilmesi ‘gereken’ yöne sürükleyen elleri hissederler aslında. Kadın ve kadına bakış yeniden en büyük çatışma olarak çıkar karşımıza, film bunu merkezine alsın almasın, izlediğimiz hikayenin tüm yaraları aslında tam da buradaki düğümlerden doğar her zamanki gibi. Filmin erkek karakterlerinin söylemleri ve eylemleri her zaman bir şekilde kadınlar üzerinden ilerlerken, kadın karakterler de kendi içlerinde sürdürdükleri savaşla eril bakışın devamlılığını sağlamaya çalışırlar. Eğer aile kurumuna bir tehdit varsa bunun ‘suçunu’, ‘ne yaptın da gözünü kör ettin oğlumun’ diyerek kadına atan, ‘yaşından başından utan’ diyen, yalnız kalan kızı için ‘elalem ne der’ düşüncesinden kurtulamayıp psikolojik baskıyı kuran da kadındır. İçselleştirilen eril bakışa sahip karakterlerin yarattığı bu film evreninde Leyla, bir şekilde geleneksel kadın olmayı, susmayı, idare etmeyi reddettiği – ya da en kötü ihtimalle yaralarıyla ayakta kalabilmek adına bu düşünceye tutunduğu – için yalnız kalır ve kabul görmediği için istediği gibi de var olamaz. Tek arkadaşı, kocasının aldatmalarına göz yumduğu gibi ‘her evli kadın gibi şişme bebek olmayı’ kabul edip böylelikle aslında rolünün gereklerini yaptığı için bir şekilde kendi rahatını sağlayan bir kadındır ve belki de Leyla  gibi zincirlerin farkında olmasından ötürü bu kadar bağlı ve bu kadar özgürdürler beraber rakı masasında. Öte yanda, kadının bekareti kim olduğundan çok daha önde gelirken Hülya öve öve bitirilemeyen el becerileri ve ‘ahlaklı’ davranışları…

Yazar Puanı

Puan - 72%

72%

Kasap Havası kusursuz oyuncu performansları, tesiri sağlam sinematografisi ve her ne kadar hikayesini çok daha vurucu bir şekilde geçirebileceğini kabul edebileceksek de, ele aldığı konuların gücünü çok doğru kullanarak yarattığı etkiyle Altın Lale’nin önemli yarışmacılarından biri olarak vizyonda çok daha fazla seyirciye ulaşabilmesi arzusu uyandırır içimizde.

Kullanıcı Puanları: 4.6 ( 1 votes)
72
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi