Kimi filmler, çocukluğumuzda okuduğumuz ve unutamadığımız kitaplar ya da üzerinden yıllar geçse de unutmayacağımız olaylar gibi hayatımızda önemli yerlere sahip olurlar. Ya filmin konusunda, yaşadıklarımıza göndermelerle beraber bizden bir şeyler vardır, ya da sevdiğimiz bir oyuncu başroldedir. Bazen de bunların hiç biri olmaz ve sebepsiz yere bazı filmler hayatımızın en’leri listesinde en tepeye oturuverir. Benim unutulmaz filmimse çocukken masallara inanmamdan mı, yoksa büyüdükçe oyuncu kadrosuna artan hayranlığımdan mı kaynaklanıyor bir türlü karar veremediğim fantastik bir yapım olan “Kasabanın Cadıları” (The Witches of Eastwick) filmidir. Yazar John Updike’ın aynı isimli romanından uyarlanan 1987 yapımı film, daha önce Demet’in yazmış olduğu “Moral düzelten 9 film” yazısında yer almasa da kendi kişisel listemde benim moralimi düzeltir ve ne zaman canım sıkılsa açıp izlediğimde yüzümü güldürür. Yönetmenliğini, Mel Gibson’ın yer aldığı unutulmaz Mad Max serisinin yönetmeni George Miller yapıyor. Filmin oyuncu kadrosu ise tek kelimeyle; MUHTEŞEM. Michelle Pfeiffer, Cher, Susan Sarandon ve de Jack Nicholson başrollerde.

Kasabanın yerel gazetesinde köşe yazarlığı yapan Sukie (Pfeiffer), heykeltıraş Alex (Cher) ve kasaba okulunda müzik öğretmenliği yapan çellist Jane (Sarandon) erkeklerden yana bir türlü yüzü gülmemiş üç güzel kadındır. Kendi hallerinde bir hayat sürerek, yaşadıkları toplumun “o ne der, bu ne der”lerine dikkat ederek yaşamaya çalışan bu kadınlar bir gece adeta kehaneti andıran bir dilekte bulunurlar ve hayallerindeki erkeği yaratırlar. Beklenmedik şekilde ertesi gün kasabaya yeni birinin taşındığı kulaktan kulağa yayılmaya başlar. İsimsiz bu adam, kasabanın en büyük malikanesini satın alan gizemli Daryl Van Horne(Nicholson)’dan başkası değildir. Önce Alex, sonra Jane ve ardından Sukie’nin Daryl’la tanışması çok zaman almayacaktır. İngilizcedeki “devil” (Şeytan) kelimesine benzer telaffuzu ve anlamıyla Daryl gerek erkekliğiyle, gerekse nezaketi ve anlam verilemeyen çekiciliğiyle bu üç kadının kalbini fethederek aynı zamanda onlara bir iyilik de yapacaktır. Kadınların içindeki potansiyeli fark etmelerine ve onu ortaya çıkarmalarına yardımcı olur. Tabii bu süreçte Sukie, Alex ve Jane’deki gözle görülür değişimin farkına varan kasaba halkı ise dedikodu kazanlarını çoktan kaynatmaya başlar.

Mükemmel oyuncu kadrosu, akıllıca yazılmış diyaloglar ve unutulmaz repliklerin yer aldığı sahneler, rengarenk arka fonlar ve fantastik bir hikaye… Filmi her izlediğimde yüzüme yayılan kocaman gülümsemeye sebep olan, beni en mutlu eden iki sahneden biri, kocaman balo salonunda servis arabasının üstüne yatıp balonların arasından yüzerek geçen Cher diğeriyse final sahnesinde ekranın önünde duran bebekler oluyor.

Film, 1988 yılı Oscar ödüllerinde “En iyi Müzik” ve “En iyi Ses” dallarında aday olmasına rağmen ödül kazanamadı. Aynı yıl katıldığı Bafta Ödül töreninde ise “En iyi Özel Efekt” ödülünü kazanarak bu alanda döneminin en iyilerinden biri olduğunu bir anlamda kanıtladı.

90’lar başında benzer konular ve türde birçok film çekilerek günümüzün yıldızlarının o dönemde bu tip filmlerde yer alarak daha da tanınmasını sağladı. Bu film kadar sevmiş olduğum ve bundan birkaç yıl sonra yine müthiş bir kadroyla çekilen bir diğer filmse Meryl Streep, Goldie Hawn ve Bruce Willis’in başrollerini paylaştıkları “Ölüm Kadına Yakışır” (Death Becomes Her) ama bu filmi de çok yakın zamanda başka bir yazıma saklıyorum. Tavsiyem önce Kasabanın Cadıları, ardından Ölüm Kadına Yakışır filmlerini peş peşe izlemeniz. Özellikle sıkıntılı anlarınızda bir parça olsun düşünceleri kafanızdan atıp, keyifli vakit geçirmeniz için ilaç gibi geleceğini garanti edebilirim.

Keyifli Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi