Acaba karşı pencerelerden bize görünen yaşamlar neden cazip gelir? Hep cepte bir seçeneğimizin olmasını isteriz… Bir adımımız sınır çizgisinin içerisindeyken diğeri dışarıda kalır. Neden? Bir cevabımız var mı?

Türk-İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek’in dördüncü filmi, La Finestra di Fronte (2003) insanların şartlar ne olursa olsun hayatlarını sorgulama ihtiyacı hissettiğini duygusal bir dille yansıtıyor. Film, beni etkileyen bir sekansla başlıyor. İlk sekans itibariyle düşündürmeye başlıyor ve filmin bir parçası oluveriyorum. Bir sonraki sahneyi iple çekiyorum. Her bir diyalogla hayatımı sorgulamaya, bazı sorulara cevap aramaya yönlendiriliyorum. Bunu yaparken bir yandan da karakterlerin bilinmeyenlerinin peşine sürükleniyorum.

Dokuz yıldır evli ve iki çocuklu genç bir kadın olan Giovanna ile kocası Filippo’nun tesadüfen yolda yaşlı bir adamla karşılaşmalarıyla filmin olay örgüsü başlıyor. Hafızasını kaybeden yaşlı adam, Giovanna’yı kendi geçmişiyle birlikte hayatı sorgulamaya davet ediyor. Geçmişten gelen engellenmiş, kırık bir aşk hikayesi ile günümüzde şahit olduğumuz sorunlu evliliklerin ve ‘platonik aşk’ kavramının harmonisini izliyoruz.

Bir siyahî, bir Türk, bir Yahudi…  Kadın, erkek, eşcinsel, genç ve yaşlı tüm insanların aynı denizin girdabında olduğunu vurgulayan evrensel bir mesajı olan; sekanslarında ülkemizden, kompozisyon ve hikayesinde ise yönetmenden izler yakalayabileceğimiz bir film. İnsanların içine düştüğü boşluk aynı, boşluğa düşüşler farklı olsa da mesajı hakim. Diğer seçeneği, -en azından- denemeden içinde bulunduğumuz durumu kavrayamama, kendi hayatını anlayamama ve kendini tanıyamama sorunu sık sık vurgulanmış. Ve bu duygu yoğunluğu, Giovanni’nin karşı komşusuna olan ilgisi ve onunla ilişkisiyle filme yansıtılmış.

Farklı ve estetik geçişleri, sıradan olmayan kamera açıları ve hareketleriyle farkını ortaya koyan film, oyuncuların -bilhassa Giovanna Mezzogiorno ve Massimo Girotti’nin performanslarıyla- çıtasını yükseltiyor. Serra Yılmaz’a da özel bir parantez açmak lazım. Karakterine olan hakimiyeti ve İtalyan aksanıyla kariyerinin en iyi performanslarından birini sergiliyor. Guadalupe Pineda’nın Historia de Un Amor’undan, Giorgia’ya  hatta topraklarımızın eşsiz seslerinden Sezen Aksu’ya kadar; Özpetek’in özenle seçmiş ve sahnelere yakıştırmış olduğu müziklerin de mest ettiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Mesajı kadar müzikleriyle de evrenselliği yakalayan bir film olmuş diyebilirim.

Sadece eğlenmek için değil de sinemayla size bir şeyler katabilmesi adına da ilgileniyorsanız; filmi izlerken hayatınızı sorgulayacaksınız. Sözlerime, filmden çok beğendiğim ve filmi benim için özel kılan; yaşlı Davide’nin mektubundan Giovanni’nin hayatına yön veren bir replikle son veriyorum:

“Senden sonra… Acıyı bile özledim. Aşkımızı ürkek yapan o acıyı… Beklemekten, oluruna terk etmekten de, şifreli mesajlardan da pişmanım. Körlerle dolu bir dünyada görmemizi istemeyenler bakışlarımızı bizden çaldı. Çünkü bizi görselerdi onların utancı olacaktık. Onların öfkesi ve acımasızlığı olacaktık. Beni bağışlamanı isteme cesaretim olmadığı için pişmanım.”

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi