Cannes Film Festivali’nden ‘Altın Palmiye’ ödülüyle dönen The Square ile yılın en heyecanla beklenen filmlerinden birine imza atan Ruben Östlund, üç yıl önce keskin bir mizah anlayışıyla erkeklik hallerini hicveden, beklenmedik bir ‘an’ tarafından test edilen aile bağlarına ustalıkla bir bakış atmıştı. Östlund, bu sefer sanat, sanat eseri, sanatçı egosu, iktidar, suçluluk, güvensizlik, kentlerde yoksulluk, viral pazarlama, etik gibi birçok konuyu mercek altına alarak eğlenceli olduğu kadar zeki ve keskin üslubunu öne çıkarmaya çalışıyor. Öyle ki, The Square için ‘bu yılın Toni Erdmann’ı’ diyenler de oldu, ‘Holy Motors’ kadar dahiyane olduğunu söyleyenler de. Filmin konusu, fragmanları, afişi ve Cannes’daki coşkusu düşünüldüğünde bu büyük etkileşimin yarattığı dalgadan ve haliyle Altın Palmiye ödülünün oluşturduğu çıtadan olsa gerek en az Force Majeure kadar kahkaha tufanı, sorgulatıcı, bütünlüklü, unutulmaz sekanslar barındıran, yıllar geçse de konuşmaya devam edeceğimiz bir film beklentisi oluştu. Ne yazık ki ne Toni Erdmann kadar eğlenceli/dokunaklı, ne Holy Motors kadar dahiyane/ezber bozan, ne de Force Majeure kadar kesintisiz akan bir film var karşımızda. Stockholm’deki saygın bir çağdaş sanat müzesinin küratörü olan uzun boylu, yakışıklı, zengin, dışarıdan kusursuz bir görünüme sahip olan Christian (Claes Bang), ayrıcalıklı sınıfa dair örnek bir imaj. Peki, kişilerin iç yüzünü tanıdığımızda, kibir, bencillik, güvensizlik, hoşgörüsüzlük, ego ortaya çıktığında bu imaj ne kadar lekelenir? İçinde barındırdığı herkesin eşit statüde olmasını temsil eden ‘Kare’ adlı yeni bir sanat eserinin kampanyasını yapmaya çalışan Christian öncülüğündeki empatiden yoksun bu ekibin ‘eşitliği’ anlatabilmesi mümkün müdür? The Square: Force Majeure’ün Dehasını Aratan Bir Östlund Filmi Force Majeure’nin açılış sahnesi filmin bütününe etki eden kusursuz bir dramatik yapının öncülü olduğundan filmin her anında oluşan tepkimeler büyük bir önem arz ediyordu. Bu bütünlüklü yapı The Square’de yerini daha çok çeşitli skeçler izlenimi yaratan sahnelere bırakıyor. Östlund’un bu sefer skeçler üzerinden ilerleyen yapıdaki mizah anlayışının zannedildiği kadar da yaratıcı olmadığını ileri sürebiliriz. Bir sanat eserini görmeye giden elitist kişilerin ikram edilen yiyeceklere daha çok ilgisinin olması defalarca mizaha malzeme edilmiş bir durum. İnsanlar yiyeceklere doğru yönelmişken aşçının onlara ‘ bir durun da menüyü dinleyin’ diye yüksek sesle bağırması görselde komik duran bir durum olsa da temelde inandırıcı da değil, derinlikli de. Ya da Östlund gibi yaratıcı bir yönetmenin aklına kentlerde yoksulluğu vurgulamak için takım elbiseli insanların gezdiği sokakta önlerine dilenciler çıkarmaktan daha yaratıcı sahneler gelmiyor mu? Takım elbiseli, elitist, zengin insanlar dilencilere para vermiyor, ‘bir hayat kurtarmak ister misiniz?’ sorusuna kayıtsız kalıyor, sokaktaki evsiz mültecilerin önünden umarsızca geçiyor diyor Östlund. Fakat bu çok basit ve derinliksiz bir yaklaşım, bunu sadece elitist tabakayla ilişkilendirmek de aynı şekilde. Filmin barındırdığı bunca önemli temayı ve Östlund’un mizahi tarzını birleştirdiğimizde filmin coşması gerekiyor ama o coşku kesik kesik, bazı sekanslarda ortaya çıkıyor, bir bütün olarak kesintisiz bir seyirlik sağlayamıyor. Filmin içinde Christian’ın ‘kimlik krizi’ üzerinden şekillenen güçlü bir karakter çalışmasının potansiyeli mevcut, lakin Östlund bu skeç tekniğiyle ilerleyen sanat eleştirilerini Christian’ın karakter dönüşümüyle beraber enerjik bir kurguda yürütemiyor. Hikaye çok fazla meseleye odaklandığından dolayı pek çok yönden kayboluyor, bir bütün olarak şekillendirilmemiş ve didaktik unsurlar filmin hangi yolculuğa çıkacağına karar verememiş gibi görünüyor. Özellikle ikinci yarıda Christian’ın bir çocuk üzerinden…

Yazar Puanı

puan - 65%

65%

‘Altın Palmiye’ ödüllü The Square, Östlund muzipliği taşıyan bazı keyifli anlarına rağmen içerdiği tema yığını arasında odak problemi yaşıyor, ilk yarıdan sonra da mizahı etkisini yitirmeye, kurgusu hantallaşmaya ve mesajları didaktikleşmeye başlıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.5 ( 13 votes)
65

Cannes Film Festivali’nden ‘Altın Palmiye’ ödülüyle dönen The Square ile yılın en heyecanla beklenen filmlerinden birine imza atan Ruben Östlund, üç yıl önce keskin bir mizah anlayışıyla erkeklik hallerini hicveden, beklenmedik bir ‘an’ tarafından test edilen aile bağlarına ustalıkla bir bakış atmıştı. Östlund, bu sefer sanat, sanat eseri, sanatçı egosu, iktidar, suçluluk, güvensizlik, kentlerde yoksulluk, viral pazarlama, etik gibi birçok konuyu mercek altına alarak eğlenceli olduğu kadar zeki ve keskin üslubunu öne çıkarmaya çalışıyor. Öyle ki, The Square için ‘bu yılın Toni Erdmann’ı’ diyenler de oldu, ‘Holy Motors’ kadar dahiyane olduğunu söyleyenler de. Filmin konusu, fragmanları, afişi ve Cannes’daki coşkusu düşünüldüğünde bu büyük etkileşimin yarattığı dalgadan ve haliyle Altın Palmiye ödülünün oluşturduğu çıtadan olsa gerek en az Force Majeure kadar kahkaha tufanı, sorgulatıcı, bütünlüklü, unutulmaz sekanslar barındıran, yıllar geçse de konuşmaya devam edeceğimiz bir film beklentisi oluştu. Ne yazık ki ne Toni Erdmann kadar eğlenceli/dokunaklı, ne Holy Motors kadar dahiyane/ezber bozan, ne de Force Majeure kadar kesintisiz akan bir film var karşımızda.

Stockholm’deki saygın bir çağdaş sanat müzesinin küratörü olan uzun boylu, yakışıklı, zengin, dışarıdan kusursuz bir görünüme sahip olan Christian (Claes Bang), ayrıcalıklı sınıfa dair örnek bir imaj. Peki, kişilerin iç yüzünü tanıdığımızda, kibir, bencillik, güvensizlik, hoşgörüsüzlük, ego ortaya çıktığında bu imaj ne kadar lekelenir? İçinde barındırdığı herkesin eşit statüde olmasını temsil eden ‘Kare’ adlı yeni bir sanat eserinin kampanyasını yapmaya çalışan Christian öncülüğündeki empatiden yoksun bu ekibin ‘eşitliği’ anlatabilmesi mümkün müdür?

The Square: Force Majeure’ün Dehasını Aratan Bir Östlund Filmi

Force Majeure’nin açılış sahnesi filmin bütününe etki eden kusursuz bir dramatik yapının öncülü olduğundan filmin her anında oluşan tepkimeler büyük bir önem arz ediyordu. Bu bütünlüklü yapı The Square’de yerini daha çok çeşitli skeçler izlenimi yaratan sahnelere bırakıyor. Östlund’un bu sefer skeçler üzerinden ilerleyen yapıdaki mizah anlayışının zannedildiği kadar da yaratıcı olmadığını ileri sürebiliriz. Bir sanat eserini görmeye giden elitist kişilerin ikram edilen yiyeceklere daha çok ilgisinin olması defalarca mizaha malzeme edilmiş bir durum. İnsanlar yiyeceklere doğru yönelmişken aşçının onlara ‘ bir durun da menüyü dinleyin’ diye yüksek sesle bağırması görselde komik duran bir durum olsa da temelde inandırıcı da değil, derinlikli de. Ya da Östlund gibi yaratıcı bir yönetmenin aklına kentlerde yoksulluğu vurgulamak için takım elbiseli insanların gezdiği sokakta önlerine dilenciler çıkarmaktan daha yaratıcı sahneler gelmiyor mu? Takım elbiseli, elitist, zengin insanlar dilencilere para vermiyor, ‘bir hayat kurtarmak ister misiniz?’ sorusuna kayıtsız kalıyor, sokaktaki evsiz mültecilerin önünden umarsızca geçiyor diyor Östlund. Fakat bu çok basit ve derinliksiz bir yaklaşım, bunu sadece elitist tabakayla ilişkilendirmek de aynı şekilde. Filmin barındırdığı bunca önemli temayı ve Östlund’un mizahi tarzını birleştirdiğimizde filmin coşması gerekiyor ama o coşku kesik kesik, bazı sekanslarda ortaya çıkıyor, bir bütün olarak kesintisiz bir seyirlik sağlayamıyor.

Filmin içinde Christian’ın ‘kimlik krizi’ üzerinden şekillenen güçlü bir karakter çalışmasının potansiyeli mevcut, lakin Östlund bu skeç tekniğiyle ilerleyen sanat eleştirilerini Christian’ın karakter dönüşümüyle beraber enerjik bir kurguda yürütemiyor. Hikaye çok fazla meseleye odaklandığından dolayı pek çok yönden kayboluyor, bir bütün olarak şekillendirilmemiş ve didaktik unsurlar filmin hangi yolculuğa çıkacağına karar verememiş gibi görünüyor. Özellikle ikinci yarıda Christian’ın bir çocuk üzerinden ‘suçluluk duygusuyla’ hareket eden ve Haneke filmlerinin rahatsız ediciliğini anımsatan kısımlar o kadar uzuyor ki, tempo düşüyor, mizah/dram ayarı dengesizleşiyor, Christian’ın yaşadığı dönüşümü tirada dökmesiyle beraber bir mesaj bombardımanına dönüşüyor. Son dönemin en yetenekli oyuncularından Elisabeth Moss filmdeki kısa varlığına rağmen enerjisiyle filme mizahi yönden çok şey katıyor. Özellikle Christian’la aralarındaki prezervatif mevzusu Östlund’un kadın – erkek ilişkilerindeki güvensizliğine dair Force Majeure’de de başarıyla yaptığı gibi kahkaha attırırken üzerine sorgulatan bir sahne. Fakat Moss’un karakterinin filmde daha işlevsel olmasına ve daha fazla yer almasına ihtiyaç olduğu hissediliyor.

‘Altın Palmiye’ ödüllü The Square, Östlund muzipliği taşıyan bazı keyifli anlarına rağmen içerdiği tema yığını arasında odak problemi yaşıyor, ilk yarıdan sonra da mizahı etkisini yitirmeye, kurgusu hantallaşmaya ve mesajları didaktikleşmeye başlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi