2008’de vampir filmleri türüne yenilikçi bir bakış açısıyla devrimci bir eser armağan eden İsveçli yönetmen Tomas Alfredson, 2011’de Tinker, Tailor, Soldier, Spy ile casus filmleri klasmanında bir klasiğe dönüşecek kadar etkili bir filmle kariyerinin zirvesine çıktı. Her iki filmin de gerilim motifleri Alfredson’un olgun rejisiyle beraber kalıcı ve sarsıcı bir etki yarattı. Alfredson, Norveç’in ünlü polisiye yazarı Jo Nesbo’nun kitaplarından Kardan Adam’ı uyarlamaya karar verdiğinde yine heyecan yarattı. Hatta filmin ilk fragmanı gösterildiğinde ve Alfredson’un yönetmenlik becerisi düşünüldüğünde ‘Fincher polisiyeleri kadar yetkin bir eser’in ortaya çıkacağı konusunda neredeyse kimsenin şüphesi yoktu. Lakin, filmin yurtdışı gösterimleri yapıldığı andan itibaren büyük bir fiyasko ortaya çıktığının duyumları gelmeye başladı. Filme dair gelen acımasız eleştirilerin ardından Alfredson yaptığı açıklamada senaryonun yüzde 15’inin çekilemediğini, bu durumun hikaye akışına zarar verdiğini dile getirdi. Peki, senaryonun çekilebilen yüzde 85’i izleyiciyi olaylara dahil edebilmekte ne kadar yeterli? İyi bir suç-gerilim filminde ana karakterleri ve kurbanları önemsiyor olmamız, katilin bir sonraki eylemini merakla beklememiz gerekir. The Snowman’in baştan sona oldukça dağınık olay örgüsü, kusurlu icrası ve karakterleri arasındaki uyum eksikliği filmin kahramanları ya da anti kahramanlarıyla bir saniye olsun etkileşime geçebilmemize izin vermiyor. Ana karakterimiz Harry Hole (Michael Fassbender), örneğini binlerce polisiye filmde gördüğümüz yorgun, bitik, alkolik bir dedektif. Hole, kitabından ayrı tutulduğunda bir film senaryosu için izleyiciyi olayın içine dahil edecek motivasyonlardan yoksun yazılmış. Fassbender’in oldukça sıradan performansı da Hole’u önemseyeceğimiz bir karaktere dönüştürebilmekten çok uzak. Hole’un başına bir şey geldiği takdirde izleyicinin ona üzülmesi, acıması ya da herhangi bir insani tepki vermesi mümkün gözükmüyor, zira uzun bir süre karakteri tanımıyoruz. Hole’un eski flörtü Rakel (Charlotte Gainsbourg) ve beraber hareket ettiği yeni dedektif Katrine (Rebecca Ferguson) ile olan ilişkisinde yolunda gitmeyen çok şey var. Hikaye kurgusu filmin çoklu karakter yapısı içerisinde uzun yıllar atlamak suretiyle bir ileriye bir geriye giderken o kadar fazla dağılıyor ki, karakterlerin hiçbirine karşı bir bağ geliştiremediğimiz gibi katilin devam eden eylemleri de ilgi çekiciliğini yitiriyor. The Snowman: Tomas Alfredson’un Aşırı Acıklı Düşüşü The Girl with the Dragon Tattoo sonrası ilaç gibi gelen İskandinav polisiyelerinin ardından The Snowman için söyleyebileceğimiz belki de tek olumlu şey, karlar içindeki Norveç’in sinematografik açıdan ne kadar güzel göründüğü. Çünkü neredeyse her bölümünde başarısız olan bu karmaşadan kurtulabileceğimiz tek şey Dion Beebe’nin panoramik Norveç görüntüleri. Filmin açılış sekansı görsel açıdan gayet doyurucu başlamasına rağmen yine hikaye kurgusunun dengesizliğine kurban gidiyor. Açılıştaki sekansın adeta yönetmenin peşinden atlı kovalıyormuş gibi bir hızda gelişmesi olayın tüm dramatik yapısını baltalıyor. Bu ‘hızlı’ seçim yüzünden buzullara gömülen bir araba sahnesi esnasında almamız gereken tüm duygusal etkileşim yapay bir mizansene dönüşerek tuzla buz olurken neredeyse bir araba reklamına dönüşme tehlikesiyle de karşı karşıya kalıyor! Martin Scorsese filmlerinin usta kurgucusu Thelma Schoonmaker bu yüzde 15’i eksik hikayeyi bir bütünlüğe kavuşturabilmek için uğraş vermiş fakat yine de bir fark yaratamamış, zira filmin hikayesi ayrı, görüntüleri ayrı, karakterleri ayrı, müzikleri ayrı telden çalıyor. Özellikle romanda hikaye içerisinde ayrı bir önemi olduğunu –romanı okumamış olsanız bile- hissettiren Rafto (Val Kilmer) karakterinin filmin kurgusu içindeki varlığı karşısında şaşkınlığa uğramamanız elde değil. Üzülerek söylemeliyiz ki, Val Kilmer komik ses tonu, zorla…

Yazar Puanı

Puan - 35%

35%

Let the Right One In ve Tinker, Tailor, Soldier, Spy gibi iki şahane filmden sonra The Snowman'in akılalmaz dağınıklıktaki kurgusuna, yapay açılış sekansına, atmosferiyle/hızıyla uyumsuz sahne-müzik seçimlerine ve umursamadığımız karakterlerine hayret etmemek elde değil.

Kullanıcı Puanları: 3 ( 4 votes)
35

2008’de vampir filmleri türüne yenilikçi bir bakış açısıyla devrimci bir eser armağan eden İsveçli yönetmen Tomas Alfredson, 2011’de Tinker, Tailor, Soldier, Spy ile casus filmleri klasmanında bir klasiğe dönüşecek kadar etkili bir filmle kariyerinin zirvesine çıktı. Her iki filmin de gerilim motifleri Alfredson’un olgun rejisiyle beraber kalıcı ve sarsıcı bir etki yarattı. Alfredson, Norveç’in ünlü polisiye yazarı Jo Nesbo’nun kitaplarından Kardan Adam’ı uyarlamaya karar verdiğinde yine heyecan yarattı. Hatta filmin ilk fragmanı gösterildiğinde ve Alfredson’un yönetmenlik becerisi düşünüldüğünde ‘Fincher polisiyeleri kadar yetkin bir eser’in ortaya çıkacağı konusunda neredeyse kimsenin şüphesi yoktu. Lakin, filmin yurtdışı gösterimleri yapıldığı andan itibaren büyük bir fiyasko ortaya çıktığının duyumları gelmeye başladı. Filme dair gelen acımasız eleştirilerin ardından Alfredson yaptığı açıklamada senaryonun yüzde 15’inin çekilemediğini, bu durumun hikaye akışına zarar verdiğini dile getirdi. Peki, senaryonun çekilebilen yüzde 85’i izleyiciyi olaylara dahil edebilmekte ne kadar yeterli?

İyi bir suç-gerilim filminde ana karakterleri ve kurbanları önemsiyor olmamız, katilin bir sonraki eylemini merakla beklememiz gerekir. The Snowman’in baştan sona oldukça dağınık olay örgüsü, kusurlu icrası ve karakterleri arasındaki uyum eksikliği filmin kahramanları ya da anti kahramanlarıyla bir saniye olsun etkileşime geçebilmemize izin vermiyor. Ana karakterimiz Harry Hole (Michael Fassbender), örneğini binlerce polisiye filmde gördüğümüz yorgun, bitik, alkolik bir dedektif. Hole, kitabından ayrı tutulduğunda bir film senaryosu için izleyiciyi olayın içine dahil edecek motivasyonlardan yoksun yazılmış. Fassbender’in oldukça sıradan performansı da Hole’u önemseyeceğimiz bir karaktere dönüştürebilmekten çok uzak. Hole’un başına bir şey geldiği takdirde izleyicinin ona üzülmesi, acıması ya da herhangi bir insani tepki vermesi mümkün gözükmüyor, zira uzun bir süre karakteri tanımıyoruz. Hole’un eski flörtü Rakel (Charlotte Gainsbourg) ve beraber hareket ettiği yeni dedektif Katrine (Rebecca Ferguson) ile olan ilişkisinde yolunda gitmeyen çok şey var. Hikaye kurgusu filmin çoklu karakter yapısı içerisinde uzun yıllar atlamak suretiyle bir ileriye bir geriye giderken o kadar fazla dağılıyor ki, karakterlerin hiçbirine karşı bir bağ geliştiremediğimiz gibi katilin devam eden eylemleri de ilgi çekiciliğini yitiriyor.

The Snowman: Tomas Alfredson’un Aşırı Acıklı Düşüşü

The Girl with the Dragon Tattoo sonrası ilaç gibi gelen İskandinav polisiyelerinin ardından The Snowman için söyleyebileceğimiz belki de tek olumlu şey, karlar içindeki Norveç’in sinematografik açıdan ne kadar güzel göründüğü. Çünkü neredeyse her bölümünde başarısız olan bu karmaşadan kurtulabileceğimiz tek şey Dion Beebe’nin panoramik Norveç görüntüleri. Filmin açılış sekansı görsel açıdan gayet doyurucu başlamasına rağmen yine hikaye kurgusunun dengesizliğine kurban gidiyor. Açılıştaki sekansın adeta yönetmenin peşinden atlı kovalıyormuş gibi bir hızda gelişmesi olayın tüm dramatik yapısını baltalıyor. Bu ‘hızlı’ seçim yüzünden buzullara gömülen bir araba sahnesi esnasında almamız gereken tüm duygusal etkileşim yapay bir mizansene dönüşerek tuzla buz olurken neredeyse bir araba reklamına dönüşme tehlikesiyle de karşı karşıya kalıyor!

Martin Scorsese filmlerinin usta kurgucusu Thelma Schoonmaker bu yüzde 15’i eksik hikayeyi bir bütünlüğe kavuşturabilmek için uğraş vermiş fakat yine de bir fark yaratamamış, zira filmin hikayesi ayrı, görüntüleri ayrı, karakterleri ayrı, müzikleri ayrı telden çalıyor. Özellikle romanda hikaye içerisinde ayrı bir önemi olduğunu –romanı okumamış olsanız bile- hissettiren Rafto (Val Kilmer) karakterinin filmin kurgusu içindeki varlığı karşısında şaşkınlığa uğramamanız elde değil. Üzülerek söylemeliyiz ki, Val Kilmer komik ses tonu, zorla konuşan ağzı ve ayakta güç duran vücut diliyle filme en ait olmadığını hissettiren cast seçimi. Alfredson’un gerek stüdyo etkilerinden gerekse başka faktörlerden ötürü istediği filmi çekemediği ayan beyan ortada. Buna rağmen yönetmenin Let the Right One in ve Tinker, Tailor, Soldier, Spy gibi 21. yüzyıla adına kazıyan filmlerdeki reji becerisinin burada düştüğü onarılması güç boyutu ‘sahnelerin yüzde 15’inin çekilememesi’ ile açıklamanın ne derece doğru olduğu tartışılır, çünkü ‘çekilen yüzde 85 de ortada!’

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi