Geçtiğimiz yıl Nisan ayı dolaylarında David Fincher, Gillian Flynn’in aynı adlı romanını beyazperdeye uyarlamış ve Kayıp Kız (Gone Girl) ile karşımıza müstakbel bir modern klasik koymuştu. Fincher’ın yetenekleri ve yönetmen refleksleri bir yana dursun; Kayıp Kız’ın kusursuza yakın olay örgüsü, çok kaliteli karakterleri Gillian Flynn’in elinden çıkan senaryoyu ışıl ışıl parlatıyordu. Bu nispeten genç yazarın yakasının sinemacılar ve yapımcılar tarafından bırakılmayacağı o zamanlarda kesinlik kazanmıştı artık. Aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçti ve Flynn’in bir başka romanı beyazperdeye uyarlandı. Karanlık Yerler-Dark Places, yazarın beyazperdeye aktarılan ikinci romanı oldu. Aynı adlı filmin yönetmen koltuğunda bu defa Fincher gibi bir usta değil de, önemli bir çıkış yapma arayışındaki Gilles Paquet-Brenner yer alıyor. Senaryoya da imza atan Paquet-Brenner, başarılı bir romanın ve olay örgüsünün iyi bir film için yeterli olmadığını bir kez daha bizlere göstermiş oluyor.

Libby Day (Charlize Theron), yaklaşık yirmi beş yıl önce ailesinin katledildiği geceden sağ kurtulan tek kişidir. Hayatını ona acıyan ve yardım etmek isteyen insanların yardımlarıyla sürdürürken, Lyle (Nicholas Hoult) adında kendisine yardım etmek isteyen ve ilginç merakları olan biriyle tanışır. Bu tanışmanın ardından Libby, geçmişiyle yüzleşmeye karar verir.

Öncelikle, bir karakter filmi olmasından ötürü Karanlık Yerler’in ana karakterleri fazlasıyla önem arz ediyor. Yazarının elinden çıkan başarılı bir hikaye olarak oldukça güçlü ve derin tiplere sahip olduğu için yönetmenin işi, sıra karakterlerini ön plana çıkarmaya geldiği zaman biraz kolaymış gibi görünüyor. Ancak, filme yansıyan tam olarak böyle değil. Duygusal yapıları yeterince sağlam temellendirilmiş bu karakterlerin her biri, yönetmenin yarattığı boşluklar sebebiyle oyuncuların sırtına birer yük olmuş. Özellikle Charlize Theron, bu yükün altında sık sık eziliyor ve bunu saklayamıyor.

Karanlık Yerler, bir geriye dönüşle (flashbackle) açılıyor. Bu geriye dönüşü sağlam bir gerilim atmosferi kurmak için kullanmak isteyen yönetmen Paquet-Brenner, bu yolda ilerlerken fazlasıyla bocalıyor. Gerilim atmosferini kurabilmek adına kullandığı kimi hamleler, kullanıldığı sahneleri kotarmanın ötesine geçemeyerek genel atmosfere katkı sağlayamıyor. Ayrıca, Paquet-Brenner hikayeyi senaryolaştırırken, hikayenin asıl sahibi olan Gillian Flynn’in betimlemelerinden öyle etkilenmiş olmalı ki, sahne geçişlerinde gaipten bir anlatıcı sesi duymak mümkün olabiliyor. Yönetmenin sahne geçişlerinde ve düzenlerinde ortaya çıkan teatral havayı dağıtamamasından ötürü, oyuncuların performansları da düştükçe düşüyor. Nicholas Hoult ile bu yıl ikinci defa beyazperdede beraber gördüğümüz Charlize Theron’un elektriğinin de pek uymadığını düşünürsek, sahnelerin etkileyiciliğinden bahsetmek oldukça zorlaşıyor.

Bunların yanı sıra; filmin olmazsa olmazlarından olan geriye dönüşler, hikayenin çözüm noktaları için özellikle önemli bir hal alıyor. Bu sahnelerde görebildiğimiz Christina Hendricks, filmi yukarı çeken çok az unsurdan biri. Hatta, Hendricks’in canlandırdığı Patty Day karakteri filmin asıl kahramanı diyebiliriz. Hem Hendricks’in taşıdığı ve aktardığı duygusal etkileşim, hem de Patty Day’in hikaye içerisindeki önemi bu durumu meşru kılıyor. Patty Day’in gözünden baktığımızda, ortaya bir feminist manifesto çıkabilecekken yönetmenin gözünden baktığımızda da, yalnızca anlatılması gerekli olan hikayenin gelişme kısımları ortaya çıkıyor. Patty Day’in durumuna bağlı olarak, Gillian Flynn’in ısrarla parmak bastığı medya etkisindeki toplum algısının da incelenmesi yararlı olacaktır. Flynn’in sinemaya uyarlanan iki kitabındaki ana fikri göz önünde bulundurunca, topluma karşı bakış açısına dair bir takım tahminler yapmak mümkün. Toplumdaki sınıf ayrımı ve stereotiplere göre yargıla(n)maya değindiği birçok kısım var. Bu tahminlerin bağlamında Patty Day karakteri, kadın ve toplum endeksinin tam ortasında bulunuyor. 1980’lerin kendine has muhafazakar ataerkil yapısının karşısındaki hali ise, medyanın tutumuyla da birçok noktada örtüşüyor. Fakat, yönetmenimiz bu odak noktasına eğilmektense bir şekilde geçiştirmeyi tercih ediyor.

Tıpkı Kayıp Kız’da olduğu gibi, Karanlık Yerler de medya manipülasyonlarını odağına yakın tutuyor. Ama, bu ve benzeri kriterleri genellikle es geçen yönetmenimiz, filmin detaylarını ıskalamaya tam olarak bu noktada başlıyor. Bütün film boyunca istemeyerek medyanın toplum üstündeki etkisini ve bu etkinin sonuçlarını anlatıyor. İstemeyerek diyorum, çünkü medyanın rolü üstüne biraz eğilseydi, daha aklı başında ve amaca uygun bir yapım ortaya koyması içten bile olmazdı. Ancak, karşımızda dedikodular ve bunların sonucunda oluşan kazaların anlatıldığı dağınık bir yapım duruyor. Yönetmenin hikayenin asıl noktasını kaçırdığı bu açıdan bakıldığında çok bariz olarak görünüyor. Hal böyle olunca, senaryoda da imzası bulunan yönetmen Gilles Paquet-Brenner, daha ilk dakikalardan kontrolünü kaybettiği ve bir daha da yakalayamadığı başı boş gezinen bir film izletiyor.

Geçtiğimiz yıl Nisan ayı dolaylarında David Fincher, Gillian Flynn'in aynı adlı romanını beyazperdeye uyarlamış ve Kayıp Kız (Gone Girl) ile karşımıza müstakbel bir modern klasik koymuştu. Fincher'ın yetenekleri ve yönetmen refleksleri bir yana dursun; Kayıp Kız'ın kusursuza yakın olay örgüsü, çok kaliteli karakterleri Gillian Flynn'in elinden çıkan senaryoyu ışıl ışıl parlatıyordu. Bu nispeten genç yazarın yakasının sinemacılar ve yapımcılar tarafından bırakılmayacağı o zamanlarda kesinlik kazanmıştı artık. Aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçti ve Flynn'in bir başka romanı beyazperdeye uyarlandı. Karanlık Yerler-Dark Places, yazarın beyazperdeye aktarılan ikinci romanı oldu. Aynı adlı filmin yönetmen koltuğunda bu defa Fincher gibi bir usta değil de, önemli bir çıkış yapma arayışındaki Gilles Paquet-Brenner yer alıyor. Senaryoya da imza atan Paquet-Brenner, başarılı bir romanın ve olay örgüsünün iyi bir film için yeterli olmadığını bir kez daha bizlere göstermiş oluyor. Libby Day (Charlize Theron), yaklaşık yirmi beş yıl önce ailesinin katledildiği geceden sağ kurtulan tek kişidir. Hayatını ona acıyan ve yardım etmek isteyen insanların yardımlarıyla sürdürürken, Lyle (Nicholas Hoult) adında kendisine yardım etmek isteyen ve ilginç merakları olan biriyle tanışır. Bu tanışmanın ardından Libby, geçmişiyle yüzleşmeye karar verir. Öncelikle, bir karakter filmi olmasından ötürü Karanlık Yerler'in ana karakterleri fazlasıyla önem arz ediyor. Yazarının elinden çıkan başarılı bir hikaye olarak oldukça güçlü ve derin tiplere sahip olduğu için yönetmenin işi, sıra karakterlerini ön plana çıkarmaya geldiği zaman biraz kolaymış gibi görünüyor. Ancak, filme yansıyan tam olarak böyle değil. Duygusal yapıları yeterince sağlam temellendirilmiş bu karakterlerin her biri, yönetmenin yarattığı boşluklar sebebiyle oyuncuların sırtına birer yük olmuş. Özellikle Charlize Theron, bu yükün altında sık sık eziliyor ve bunu saklayamıyor. Karanlık Yerler, bir geriye dönüşle (flashbackle) açılıyor. Bu geriye dönüşü sağlam bir gerilim atmosferi kurmak için kullanmak isteyen yönetmen Paquet-Brenner, bu yolda ilerlerken fazlasıyla bocalıyor. Gerilim atmosferini kurabilmek adına kullandığı kimi hamleler, kullanıldığı sahneleri kotarmanın ötesine geçemeyerek genel atmosfere katkı sağlayamıyor. Ayrıca, Paquet-Brenner hikayeyi senaryolaştırırken, hikayenin asıl sahibi olan Gillian Flynn'in betimlemelerinden öyle etkilenmiş olmalı ki, sahne geçişlerinde gaipten bir anlatıcı sesi duymak mümkün olabiliyor. Yönetmenin sahne geçişlerinde ve düzenlerinde ortaya çıkan teatral havayı dağıtamamasından ötürü, oyuncuların performansları da düştükçe düşüyor. Nicholas Hoult ile bu yıl ikinci defa beyazperdede beraber gördüğümüz Charlize Theron'un elektriğinin de pek uymadığını düşünürsek, sahnelerin etkileyiciliğinden bahsetmek oldukça zorlaşıyor. Bunların yanı sıra; filmin olmazsa olmazlarından olan geriye dönüşler, hikayenin çözüm noktaları için özellikle önemli bir hal alıyor. Bu sahnelerde görebildiğimiz Christina Hendricks, filmi yukarı çeken çok az unsurdan biri. Hatta, Hendricks'in canlandırdığı Patty Day karakteri filmin asıl kahramanı diyebiliriz. Hem Hendricks'in taşıdığı ve aktardığı duygusal etkileşim, hem de Patty Day'in hikaye içerisindeki önemi bu durumu meşru kılıyor. Patty Day'in gözünden baktığımızda, ortaya bir feminist manifesto çıkabilecekken yönetmenin gözünden baktığımızda da, yalnızca anlatılması gerekli olan hikayenin gelişme kısımları ortaya çıkıyor. Patty Day'in durumuna bağlı olarak, Gillian Flynn'in ısrarla parmak bastığı medya etkisindeki toplum algısının da incelenmesi yararlı olacaktır. Flynn'in sinemaya uyarlanan iki kitabındaki ana fikri göz önünde bulundurunca, topluma karşı bakış açısına dair bir takım tahminler yapmak mümkün. Toplumdaki sınıf ayrımı ve stereotiplere göre yargıla(n)maya değindiği birçok kısım var. Bu tahminlerin bağlamında Patty Day karakteri, kadın ve toplum endeksinin tam ortasında bulunuyor. 1980'lerin kendine has muhafazakar ataerkil yapısının…

Yazar Puanı

Puan - 48%

48%

48

Paquet-Brenner, başarılı bir romanın ve olay örgüsünün iyi bir film için yeterli olmadığını bir kez daha bizlere göstermiş oluyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
48
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi