Yönetmenlik kariyerinin son birkaç yılını Liam Neeson filmleriyle harcayarak vasatın üstüne çıkmama yemini eden İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra, başrolünde Blake Lively’nin yer aldığı Karanlık Sular – The Shallows ile yeni denizlere yelken açıyor. İlk bakışta yaz vizyonunun vazgeçilmezleri arasında yer alan “vizyonsuz” korku-gerilim filmlerinden biri gibi görünen Karanlık Sular’ın, elindeki sınırlı potansiyeli yer yer iyi kullandığı söylenebilir.

Annesini kanserden kaybettikten sonra babasıyla arasına mesafe koyan ve uğruna mücadele ettiği şeyleri terk eden Nancy’nin (Blake Lively); az bilinen bir koyda sörf yaparken bir köpek balığının saldırısına uğramasını ve hayatta kalmak için zamana karşı yarışmasını anlatan filmin ilk yarım saatlik dilimi, neredeyse bir mayo defilesini andırıyor. Hedef kitlesini daha çok gençler olarak belirleyen filmin bu kısmında bolca müziğe ve Blake Lively’nin poposuna maruz kalıyoruz. Yine de Serra bu bölümlerde adeta bir reklamcı gibi çalışıyor; filmin geçtiği doğa harikası koyu neredeyse bir cennet görünümüne kavuşturuyor ve okyanus sularını bir renk cümbüşü haline getiriyor. Bu başarıyı perçinleyen gelişme ise, köpek balığının saldırısından itibaren daha koyu ve pastel renklere geçiş oluyor. Böylece cennetin bir anda nasıl cehenneme dönüştüğü çok iyi vurgulanıyor. Hayatta kalma mücadelesinin yarattığı gerilim arttıkça, Marco Beltrami’nin müzik çalışması atmosfere büyük katkıda bulunuyor. Sessizliği bıçak gibi kesen yaylıların kullanımı, izleyiciyi filme dahil ediyor.

Bir Anne Yansıması Olarak Köpek Balığı

Buna rağmen filmin en zayıf noktası, Anthony Jaswinski imzalı senaryosu oluyor. 86 dakikalık süre ile eldeki malzeme gayet idareli ve vurucu biçimde kullanılmak istense de; zayıf diyaloglar ve klişe aile içi ilişkiler, görünürdeki insan-doğa mücadelesine sıkıntılı bir alt metin yaratıyor. Nancy annesini kanserden kaybettiği için tıp alanında aldığı eğitimi bırakıyor. Babasının telkinlerine ve “annesinin nasıl bir mücadeleci olduğuna” dair sözlerine rağmen –sevgilisinden de yeni ayrılmış olduğunu hatırlatalım- bir kaçış arıyor ve bu kaçış da anne rahmine doğru gerçekleşiyor. Nancy’nin geldiği koydaki adanın, uzanmış bir hamile kadına benzemesi de bu yaklaşımı doğrular nitelikte. Filmde belirtilmese de kullanılan köpek balığı modelinin dişi bir türden esinlenilmiş olması da, Nancy’nin annesi ile olan çatışmasını yeniden üretiyor. Nancy’nin hayatta kalma motivasyonuna karşın filmde köpek balığına da bazı motivasyonlar sağlanıyor; ağzının kenarına batan bir metal ile insanın doğaya olan tecavüzü görünür kılınırken diğer taraftan Nancy’nin onun besin alanına girmesi de bir tehdit olarak sunuluyor. Fakat bu eşitlikçi yapının çok da uzun sürmediğini söylemek lazım; çünkü filmin gerilim dozu arttıkça, hikaye de doğal olarak Nancy’nin tarafını seçiyor ve köpek balığını kin güden, hırslı ve ölümcül bir yaratığa çeviriyor. Bilimsel yaklaşımların aksine nedensiz biçimde insanlara saldıran ve koyu bir kan gölüne dönüştürmeyi hedefleyen köpek balığı imajı, filmde bir gereklilik olarak sunulsa da samimiyet konusunda sınıfta kalınmasına neden oluyor.

Nancy’e bu yolculukta eşlik eden bir martı –bir espri biçimi olarak Steven Seagull-, Cast Away’deki Wilson karakterine benzer biçimde karakteri hayata bağlayan unsurlardan biri oluyor. Ona mücadeleci tavrını yeniden kazandırarak “annesinin hayaleti” ile mücadelesinde katkı sağlıyor. Filmde yabancı topraklardaki Amerikalı –gringo- imajıı dahilinde; kendini beğenmiş, çevresini umursamayan ve bireyci yaklaşımın yerini çevresine duyarlı, bir arada yaşama özlemi duyan bir insana dönüştürme çabası da dikkat çekiyor. Tabii bu dönüşüm kim aracılığıyla gerçekleşiyor diye soracak olursanız; “bilimsel yaklaşımı ya da sıklıkla mantığı görmezden gelerek, korkularını zekasıyla aşan ve sonuca ulaşan bir karakterin aracılığıyla” cevabını verebilirim.

Karanlık Sular – The Shallows: Eksik Kalmış Bir Başarı

Filmin büyük bölümünü tek başına götürmek durumunda kalan ve The Age of Adaline‘den itibaren başrollerde tutunmaya çalışan Blake Lively, aksiyona dayalı sahnelerin altından kalkmayı başarsa da filmin son 20 dakikalık diliminde tempoyu iyice düşüren duygusal sahnelerde oldukça sırıtıyor. Ama bu noktada yeniden senaryonun yetersizliğinin de bu başarısızlıkta pay sahibi olduğuna, inandırıcılık sorununun had safhalarda dolaştığına dikkat çekmek lazım diye düşünüyorum.

Karanlık Sular – The Shallows; kendisini ciddiye almak ile almamak arasında giden bir film. Jaume Collet-Serra, elindeki malzemeyi zaman zaman iyi kullansa da sanki hedef kitlesine ulaşmak için fazlasıyla fedakarlık yapmış ve amacından sapmış gibi görünüyor. Bu kendini dizginleme durumu, senaryonun açıklarıyla bir araya gelince de ortaya potansiyelini iyi değerlendirememiş bir film çıkıyor. Bu da Karanlık Sular’ı belki kült haline gelebilecekken eksik kalmış bir başarıya, belki de başarısızlığa mahkum ediyor.

Yönetmenlik kariyerinin son birkaç yılını Liam Neeson filmleriyle harcayarak vasatın üstüne çıkmama yemini eden İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra, başrolünde Blake Lively’nin yer aldığı Karanlık Sular - The Shallows ile yeni denizlere yelken açıyor. İlk bakışta yaz vizyonunun vazgeçilmezleri arasında yer alan “vizyonsuz” korku-gerilim filmlerinden biri gibi görünen Karanlık Sular’ın, elindeki sınırlı potansiyeli yer yer iyi kullandığı söylenebilir. Annesini kanserden kaybettikten sonra babasıyla arasına mesafe koyan ve uğruna mücadele ettiği şeyleri terk eden Nancy’nin (Blake Lively); az bilinen bir koyda sörf yaparken bir köpek balığının saldırısına uğramasını ve hayatta kalmak için zamana karşı yarışmasını anlatan filmin ilk yarım saatlik dilimi, neredeyse bir mayo defilesini andırıyor. Hedef kitlesini daha çok gençler olarak belirleyen filmin bu kısmında bolca müziğe ve Blake Lively’nin poposuna maruz kalıyoruz. Yine de Serra bu bölümlerde adeta bir reklamcı gibi çalışıyor; filmin geçtiği doğa harikası koyu neredeyse bir cennet görünümüne kavuşturuyor ve okyanus sularını bir renk cümbüşü haline getiriyor. Bu başarıyı perçinleyen gelişme ise, köpek balığının saldırısından itibaren daha koyu ve pastel renklere geçiş oluyor. Böylece cennetin bir anda nasıl cehenneme dönüştüğü çok iyi vurgulanıyor. Hayatta kalma mücadelesinin yarattığı gerilim arttıkça, Marco Beltrami’nin müzik çalışması atmosfere büyük katkıda bulunuyor. Sessizliği bıçak gibi kesen yaylıların kullanımı, izleyiciyi filme dahil ediyor. Bir Anne Yansıması Olarak Köpek Balığı Buna rağmen filmin en zayıf noktası, Anthony Jaswinski imzalı senaryosu oluyor. 86 dakikalık süre ile eldeki malzeme gayet idareli ve vurucu biçimde kullanılmak istense de; zayıf diyaloglar ve klişe aile içi ilişkiler, görünürdeki insan-doğa mücadelesine sıkıntılı bir alt metin yaratıyor. Nancy annesini kanserden kaybettiği için tıp alanında aldığı eğitimi bırakıyor. Babasının telkinlerine ve “annesinin nasıl bir mücadeleci olduğuna” dair sözlerine rağmen –sevgilisinden de yeni ayrılmış olduğunu hatırlatalım- bir kaçış arıyor ve bu kaçış da anne rahmine doğru gerçekleşiyor. Nancy’nin geldiği koydaki adanın, uzanmış bir hamile kadına benzemesi de bu yaklaşımı doğrular nitelikte. Filmde belirtilmese de kullanılan köpek balığı modelinin dişi bir türden esinlenilmiş olması da, Nancy’nin annesi ile olan çatışmasını yeniden üretiyor. Nancy’nin hayatta kalma motivasyonuna karşın filmde köpek balığına da bazı motivasyonlar sağlanıyor; ağzının kenarına batan bir metal ile insanın doğaya olan tecavüzü görünür kılınırken diğer taraftan Nancy’nin onun besin alanına girmesi de bir tehdit olarak sunuluyor. Fakat bu eşitlikçi yapının çok da uzun sürmediğini söylemek lazım; çünkü filmin gerilim dozu arttıkça, hikaye de doğal olarak Nancy’nin tarafını seçiyor ve köpek balığını kin güden, hırslı ve ölümcül bir yaratığa çeviriyor. Bilimsel yaklaşımların aksine nedensiz biçimde insanlara saldıran ve koyu bir kan gölüne dönüştürmeyi hedefleyen köpek balığı imajı, filmde bir gereklilik olarak sunulsa da samimiyet konusunda sınıfta kalınmasına neden oluyor. Nancy’e bu yolculukta eşlik eden bir martı –bir espri biçimi olarak Steven Seagull-, Cast Away’deki Wilson karakterine benzer biçimde karakteri hayata bağlayan unsurlardan biri oluyor. Ona mücadeleci tavrını yeniden kazandırarak "annesinin hayaleti" ile mücadelesinde katkı sağlıyor. Filmde yabancı topraklardaki Amerikalı –gringo- imajıı dahilinde; kendini beğenmiş, çevresini umursamayan ve bireyci yaklaşımın yerini çevresine duyarlı, bir arada yaşama özlemi duyan bir insana dönüştürme çabası da dikkat çekiyor. Tabii bu dönüşüm kim aracılığıyla gerçekleşiyor diye soracak olursanız; “bilimsel yaklaşımı ya da sıklıkla mantığı görmezden gelerek, korkularını zekasıyla aşan ve sonuca ulaşan bir…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

55

Yönetmenin kendini dizginleme durumu, senaryonun açıklarıyla bir araya gelince ortaya potansiyelini iyi değerlendirememiş bir film çıkıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.2 ( 2 votes)
55
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi