Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Soğuk Savaş döneminde Amerika dışındaki insanların özellikle teknolojinin ve sinemanın gelişmesiyle kapıldığı ‘American Dream’in en önemli yaşam stillerinden biri elbette ki banliyö hayatıdır; çocukları ve evcil hayvanlarıyla mutlu bir aile profili çizen Amerikalılar… 1950’lerde özellikle televizyon dizilerinde özenilen bir imaj haline gelen bu yaşayış şekli; hem toplumsal yalnızlığı besledi hem de sürdürülmesi mümkün olmayan bir çevre modeli oluşturdu. Aslına bakarsanız banliyö hayatı; bir yandan da ideallerin resmedilmiş haliydi!  Ama aslında işin aslı elbette ki bu kadar basit değil; gerçek hayatta hiç bir yaşam sunulan bir resim gibi mükemmel olamaz. Amerikan banliyöleri aynı zamanda sadece inşa edilmiş evler ve mahalleler değil; aslında oluşturulan sosyal-kültürel bir oluşumdu. Banliyölerle birlikte gelen; katı bir şekilde ayrılmış toplumsal cinsiyet rolleri ve model olarak biçilmiş aileler ile gelen nesillere verilen ‘mutlu hayat garantisi’, elbette uzun soluklu olamadı. Sonrasında kaçınılmaz bir şekilde oluşan çatlaklar ile bu kurulan ideal yaşam yerle bir oldu. Şüphesiz ki bu çatırdamalar sinema için de verimli bir zemin oldu. Genellikle romantik komedi ve aile filmlerinde ideal yaşam profili çizen Amerikalı ailelerin yaşadığı banliyö hayatı, o imrendiğimiz ‘büyülü’ yaşamdan uzaklaşarak gerçek hayata yaklaştı. Artık bilimkurgudan gerilime birçok  türde karşımıza çıkan; göründüğü kadar mükemmel olmayan Amerikan banliyösü hayatı, günümüzün görüntü odaklı dünyasını betimleyen en önemli simgelerden biri oldu. Bundan yola çıkarak; ‘mutluymuş’ gibi yapma hastalığını irdeleyen 1998 yapımı Happiness’tan Amerikan banliyösünde muhafazakar bir ailede yaşayan beş kız kardeşin karşılaştıklarını anlatan The Virgin Suicides’a; karanlık atmosferiyle dikkat çeken banliyöde geçen 12 filmi sıraladık.

Karanlık Atmosferiyle Dikkat Çeken Banliyöde Geçen 12 Film!

All that Heaven Allows – 1955

all-that-heaven-allows-filmloverss

Connecticut’ta küçük bir kasabada yaşayan zengin ve dul bir kadın olan Cary Scott’ın acısını hafifleten tek şey çocuklarıdır. Ancak onlar da belli yaşa gelmiştir ve hayatlarını kurmuşlardır. Ama bu sırada Cary’nin arkadaşlarıyla olan teması da gittikçe azalmış ve yaşı da ilerlediği için sosyal hayatı da bundan etkilenmeye başlamıştır. Cary’nin hüzünlü hayat hikayesi, bahçıvan Ron Kirby’nin gelişiyle tamamen değişir. Kendisinden daha genç olan bu adama aşık olan Cary ile Ron’un ilişkileri evlilikle sonuçlanır, fakat yaşadıkları küçük kasabada bu olayın yankıları sürer ve ikiliyi zor günler beklemektedir.

The Stepford Wives – 1975

the-stepford-wives-filmloverss

Ira Levin’in aynı adlı kitabından beyazperdeye uyarlanan, bilimkurgu-komedi ve gerilim türünü başarılı bir şekilde harmanlanan The Stepford Wives’ın yönetmenliğini Bryan Forbes üstleniyor. Yeni çevresine alışmaya çalışan Joanna, kasabadaki tüm kadınların yemek yapmaktan, ev temizliğinden ve eşlerini memnun etmekten tutku derecesinde hoşlanan klasik ev kadınları olduğunu fark edince bu durumun nedenini araştırmaya değer bulur. Çok geçmeden gerçeğin farkına varacaktır. Bu kasabanın erkekleri, eşlerini köle gibi itaat eden ‘cyborg’ kopyalarıyla değiştirmişlerdir.

Carrie – 1976

carrie-filmloverss

Stephen King’in aynı adlı ilk romanından uyarlanan, daha sonra King uyarlamalarında adıyla sık karşılaşacağımız Lawrence D. Cohen’in senaryosunu yazdığı, gerilim filmlerinin usta yönetmeni Brian de Palma’nın imzasını taşıyan Carrie’nin başrollerinde, performanslarıyla hem oscar hem de altın küre için yarışan iki başarılı oyuncu Sissy Spacek ile Piper Laurie yer alıyor. De Palma’nın pek çok yeniliği kullandığı, sinemada bir çığır açtığı düşünülen filmi Carrie, sinema tarihinin en iyi 20 korku filminden biri olarak kabul ediliyor. Görmeye alışık olduğumuz klasik anne kız ilişkisinin duygusal veya eğlenceli yanını değil, oldukça korku dolu bir hikayesine tanık olduğumuz, dönemin başarılı filmlerinden biri olan Carrie’de bağnaz dini düşüncelere sahip annesi tarafından baskıya maruz kalan, katıldığı baloda da sınıf arkadaşları tarafından aşağılanan 17 yaşındaki Carrie’nin telekinetik güçlerinin önüne geçememesi sonucu etrafındaki insanlara ve yaşadığı şehre zarar vermesi anlatılıyor.

Poltergeist – 1982

poltergeist-filmloverss

Televizyon herhalde hayatımızın olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Ama özellikle 1980li yıllarda televizyona yüklediğimiz konum şuankinden çok daha özeldi şüphesiz ki. Steven Spielberg ve Frank Marshall’ın yapımcılığını üstlendiği, Tobe Hooper imzalı 1982 yapımı Poltergeist, 80li yılların başarılı korku filmlerinden biri. Hikayesinde televizyon, ağaç ve palyaçoları korku unsuru olarak kullanan film, evlerinin bir mezarlığın üzerine kurulduğunu bilmeyen Freeling ailesinin öyküsünü anlatır. Kötü ruhların musallat olduğu Freeling ailesini gün geçtikçe daha zorlu günler beklemektedir; bir gün bazı güçlere sahip olan evin küçük kızı Carel evdeki televizyon aracılığıyla hayaletlerin boyutuna çekilir. Şeytanın etkisi altına girmek üzere olan Carel’ı kurtaracak kişiler ise Carel’ın anne ve babasıdır.

Blue Velvet – 1986

blue-velvet-filmloverss

Evinden bir süredir uzak olan Jeffrey Beaumont babasının geçirdiği kalp krizi üzerine geri döndüğünde evinin yakınlarında kesilmiş bir kulak bulur. Polisin vakayla yakından ilgilenmemesi üzerine olayı kendisi araştırmaya koyulan Jeffrey kendisini karmaşık bir dizi olayın içinde bulmuştur bile. Uyuşturucu bağımlısı psikopat Frank Booth şarkıcı Dorothy’nin küçük oğlunu Dorothy’e işkence etmek için kaçırmıştır… Sürrealist dünyanın efsanesi, belki de sinemanın en anlaşılmaz ismi David Lynch’in en ünlü filmlerinden biri olan Blue Velvet, Lynch filmografisini keşfe çıkmak isteyenler için ilk durağı hak edenlerden. Filmin başrollerinde ise Dennis Hopper ile Isabella Rossellini yer alıyor.

Happiness –  1998

happiness-filmloverss

Todd Solondz’un yönettiği ve senaryosunu kaleme aldığı Happiness; normal dışı ilişkileri ele aldığı hikayesiyle dikkat çekiyor. Birbirini bir şekilde kesen, çok farklı yollarda bile ilerleseler bir  kavşakta elbette kesişen insanları anlatan film bize hayatın kaçamadığımız gerçeğini sunuyor. Mutluluk maskesinin insanlar tarafından her ne olursa olsun takılmaya devam ettiği, hatta bunun bir zorunluluk gibi göründüğü dünyamızı; ‘mış’ gibi yapma hastalığını ve ‘American Dream’in sağladığı tüm olanaklar… İnsanın içinde bulunduğu bu ruhsal durum, Solondz’un kalemiyle başarılı bir yapım ortaya çıkıyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi