2015 yılında E.L. James’in aynı isimli romanından uyarlanmış Grinin Elli Tonu filminde tanıştığımız, Karanlığın Elli Tonu (2017) ile devam eden kusurlu peri masalı, hayatlarımıza bu kez vanilya tonlarına da göz gezdirerek daha yumuşak bir dönüş yapıyor. 2015 yılında başroller arasında yaşanan ayrılık ile biterek kalplerimizi kırık bırakan film, tarafların uzlaşma yolunda yaptıkları yeni pazarlığın yeni kuralları sonucu kuralsız, cezasız ve yalansız “vanilya” tadında romantik bir ilişki sözü ile her şeyin normalleşebileceği illüzyonuna kapılmamızı sağlıyor. Ancak Anastasia Steele (Dakota Johnson) ve Christian Grey (Jamie Dornan)’in normal anlayışı ve bizlerinki her zaman olduğu gibi bu kez de ne yazık ki biraz farklı.

James Foley’in yönettiği Niall Leonard’ın uyarladığı Karanlığın Elli Tonu, kusursuz peri masalları ile süslenmiş hayallerimize giden yolda yüzeyselliği hesaba katmadığımızı bizlere acımasızca hatırlatarak hikayede sıradana yakın bir ilişkiyi temsil eden, her zaman başrollerimiz için hayalini kurduğumuz vanilyanın ve vanilya tadındaki normal romantik ilişkinin her anlamda griden daha koyu ve ağır olabileceğini göstererek kusursuz peri masalına olan inancımızı bir kez daha elimizden alıyor. Film, bu kez ideal ilişki modeline dair kafalarımızda yer etmiş tabuları vanilya tarzında yıkmayı hedeflerken karakterler arasındaki psikolojik problemlerin ağırlığından dolayı bir noktada kendimizi hikayeden soğurken bulmamıza engel olamıyor.

Twilight serisi ile hayatlarımızda ilk kez çok büyük bir yer edinen, bugüne dek inandıklarımızın aksine kusursuz bir peri masalının var olmadığı fikrini temeline oturtan film, 2015 yılında Grinin Elli Tonu’nda gri atlı prensimizin gizli yönünü şok faktörü olarak karşımıza çıkararak bizleri bu fikir ile yakınlaştırmıştı. Hikayenin en büyük sürprizi ve masalın en büyük problemi ile çoktan tanıştığımızı ve hatta bazı tecrübeler edindiğimizi göz önüne alırsak ister istemez Karanlığın Elli Tonu’nun bizleri şaşırtma olasılığının düşük olduğuna ve Christian Grey ile Anastasia Steele arasındaki ilişkinin daha da kusurlu olamayacağına inanıyoruz. Ancak film, zengin, ne olduğuna dair kesin bir şey bilmesek ve gerçekten çalışırken pek göremesek de önemli bir işi olan, yakışıklı ancak problemli Christian’ın kontrolcü sadist/egoist tavırları üzerindeki ağırlığı arttırarak bir kez daha düşünmemiz gerektiğini fark etmemizi sağlıyor. Bunları yaparken aynı zamanda Anastasia Steele (Dakota Johnson)’in de şapşal, çaresiz ve hayran yanlarına ağırlık veriyor ki, bu da aralarındaki ilişkiyi daha da çarpık hale getiriyor. Zira, artık karşımızda tuhaf seks alışkanlıkları olan bir çift olmaya ek olarak özgüveni eksik bir kadın ile kontrol delisi, sevdiği kadını sahip olunacak bir obje olarak gören bir adamın Beyoncé’nin dumanlı ve seksi sesinin yerine Taylor Swift ve Zayn Malik’in daha genç bir kitleye hitap eden kombinasyonunun eşliğinde anlatılan karmaşık ve daha da sorunlu ilişkisi var.

 Karanlığın Elli Tonu: İtaatkar Bu Kez Dümeni Eline mi Alıyor?

Christian Grey ve Anastasia Steele’in ilişkilerine bir şans daha verme kararını Grinin Elli Tonu’ndan alıştığımız araba anahtarı ve bilgisayara ek olarak bu kez bir de pembe renkli son model cep telefonunun gelişi takip ediyor ve Christian Grey’in Anastasia’ya ve onun sahip olduğu her şeye bir şekilde sahip olma takıntısı bir kez daha ve bu sefer daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkıyor. Gişe başarısı amacının ön planda tutulan filmde neredeyse bütün teknolojik aletlerin aynı markaya ait olduğu ve markanın logosunun fark edilmeme imkanını ortadan kaldıran sahnelerle gösterilmesi ise bizleri şaşırtmıyor. Yani genç, yakışıklı bilyoner Christian Grey’in Anastasia Steele ile yaşadığı ilişki içerisinde ona, ona değen, yakınında olan, hatta onunla konuşan her şeye ve herkese kağıt üzerinde sahip olması gerekiyor. Christian Anastasia’nın kıyafetlerini seçtiğinde ve bir Pretty Woman (1990) anının daha yaşanmasından sonra sahiplenme ve sahip olma kavramları arasındaki ince çizgi yavaşça yok oluyor. Film süresince zaman zaman kendimizi Ana ve Christian’ın kırmızı acı odası çıkarıldığında ilişkilerinde geriye kalanları sorgularken buluyoruz. Yani romantik türde bir filmde başroller arasındaki aşkın garip seks ritüelleri olmadan, yumuşak vanilya tarzı seks ile yaşayıp yaşayamayacağından tam olarak emin olamıyoruz her ne kadar film, Ana ve Christian arasındaki bağın güçlü olduğuna bizi ikna etmeyi bir görev olarak belirlemiş olsa da. Bunun yanı sıra karakterlerin daha önce yaşananlardan ders almış gibi davranırken aslında hiçbir ders almadıklarını izlemek bizlere aşklarının hiçbir engel tanımıyor olması özelliğiyle gücünü kanıtlamasının aksine seyirci olarak kendimizi kısır bir döngüde sıkışmışız gibi hissetmemize sebep oluyor.

Anastasia Steele’in sembolik olarak birkaç dakikalığına teknenin dümenine geçerek kontrolü ele alması, gri elbisesini çıkarıp giydiği kırmızı elbisesi, artık kendisinin bir itaatkar olmadığı gerçeği ve kadın kahramanımızın arada rastladığımız bazı tavırları bizlere aksinin olabileceğini düşündürüyor. Film boyunca şahit olduğumuz Anastasia’nın itaatkarlık karşısında verdiği savaş ve kararlılığı, sağlam kişiliği gibi özellikleri sayesinde diğerlerinden ayrılıyor olduğu gerçeği de bu yöndeki düşüncelerimizi cesaretlendiriyor. Ancak küçük kırıntılardan filizlenen hayallerimiz film süresince küçük olaylarla yavaş yavaş yıkılıyor. Özellikle tehlike kaynaklarından bir tanesi olan eski itaatkar Leila Williams (Bella Heathcote) ile Christian arasındaki ilişkiye şahit olduğumuzda kendisinin yine de hiçbir zaman erkek kahramanımız kadar güçlü ve bağımsız olamayacağını film süresince unutmaya fırsat bulamıyoruz ve bu geçişlerin illüzyondan ibaret olduğunu düşünmeye alışıyoruz. Karakterlerimizin artık kendi küçük dünyalarında, kırmızı acı odasında baş başa olmadığı gerçeği heyecanı arttırma amacına hizmet eden tehlike olasılıkları olarak karşımıza çıkıyor. Film süresince anne, Grace Trevelyan-Grey (Marcia Gay Harden), ve “bakire” arketipindeki Ana Steele (Dakota Johnson, haricinde erkek kahramanımız Christian Grey (Jamie Dornan) ile bağı olan bütün kadınlara tehlike unsuru olarak yer veriliyor. Bu durum, bizlere bir kez daha filmin feminizm akımı kapsamında ortaya çıkan düşüncelerden uzak yer almayı tercih ettiğini gösteriyor.

Serinin ilk filmi Grinin Elli Tonu ile yönetmeni Sam Taylor-Johnson arasındaki ilişkiden daha güçlü bir ilişkiye sahip olan Karanlığın Elli Tonu ve James Foley ikilisinin uyumu filmi daha yükseğe taşıyor. Niall Leonard’ın ise diyaloglarıyla kendi başlarına genellikle çok da başarılı olmayan, temelini fiziksel çekime dayamış önceki filmde anlatılandan daha kuru olarak nitelendirilebilecek bu hikayeye bir şeyler katma çabası fark ediliyor. Bütün bunlara ek olarak Dakota Johnson’ın karakter ile kurduğu bağ artarak devam ediyor ve başarılı oyunculuğunun bir kez daha altını çiziyor. Kitap ile uyumunu korumayı sürdürmeyi başaran film, şok yaratacak tehlike olarak yer verdiği olaylar ile bizleri yeterince irkiltemese de 118 dakika boyunca hızını korumayı başarıyor. Sonuç olarak Karanlığın Elli Tonu filminin iki tarafın birbirlerini sevdikleri takdirde birbirlerine zarar vermelerinin kaçınılmaz olduğu fikri ile bezenmiş, oldukça popüler olacağı ve mutlaka para kazandıracağı önceden belli bir gençlik şarkısı ile desteklenmiş içerdiği cinsellik sebebiyle yetişkinlere yönelik bir Twilight filmi olduğu söylenebilir. Aynı hafta vizyona Lego Batman Filmi (2017), John Wick 2 (2017) gibi popüler başka filmlerin de gireceği gerçeğine rağmen film, hedeflediği gişe başarısını elde edecektir. Serinin aynı anda çekilmiş üçüncü filminin ise 2018 yılında vizyona gireceği ikinci film ile izlemeye gelen hedef kitle hazır hep bir arada yakalamış, dikkatlerini tamamen ele geçirmişken daha ikinci filmin yeni vizyona girmiş olduğu gerçeğine rağmen müjdeleniyor ve sıkı hayranlarına filmin büyüsünden bir doz daha veriliyor. Böylece ikinci filmin sonunda üçüncü filmin gişe başarısı hesaplanmaya başlanıyor.

2015 yılında E.L. James’in aynı isimli romanından uyarlanmış Grinin Elli Tonu filminde tanıştığımız, Karanlığın Elli Tonu (2017) ile devam eden kusurlu peri masalı, hayatlarımıza bu kez vanilya tonlarına da göz gezdirerek daha yumuşak bir dönüş yapıyor. 2015 yılında başroller arasında yaşanan ayrılık ile biterek kalplerimizi kırık bırakan film, tarafların uzlaşma yolunda yaptıkları yeni pazarlığın yeni kuralları sonucu kuralsız, cezasız ve yalansız “vanilya” tadında romantik bir ilişki sözü ile her şeyin normalleşebileceği illüzyonuna kapılmamızı sağlıyor. Ancak Anastasia Steele (Dakota Johnson) ve Christian Grey (Jamie Dornan)’in normal anlayışı ve bizlerinki her zaman olduğu gibi bu kez de ne yazık ki biraz farklı. James Foley’in yönettiği Niall Leonard’ın uyarladığı Karanlığın Elli Tonu, kusursuz peri masalları ile süslenmiş hayallerimize giden yolda yüzeyselliği hesaba katmadığımızı bizlere acımasızca hatırlatarak hikayede sıradana yakın bir ilişkiyi temsil eden, her zaman başrollerimiz için hayalini kurduğumuz vanilyanın ve vanilya tadındaki normal romantik ilişkinin her anlamda griden daha koyu ve ağır olabileceğini göstererek kusursuz peri masalına olan inancımızı bir kez daha elimizden alıyor. Film, bu kez ideal ilişki modeline dair kafalarımızda yer etmiş tabuları vanilya tarzında yıkmayı hedeflerken karakterler arasındaki psikolojik problemlerin ağırlığından dolayı bir noktada kendimizi hikayeden soğurken bulmamıza engel olamıyor. Twilight serisi ile hayatlarımızda ilk kez çok büyük bir yer edinen, bugüne dek inandıklarımızın aksine kusursuz bir peri masalının var olmadığı fikrini temeline oturtan film, 2015 yılında Grinin Elli Tonu’nda gri atlı prensimizin gizli yönünü şok faktörü olarak karşımıza çıkararak bizleri bu fikir ile yakınlaştırmıştı. Hikayenin en büyük sürprizi ve masalın en büyük problemi ile çoktan tanıştığımızı ve hatta bazı tecrübeler edindiğimizi göz önüne alırsak ister istemez Karanlığın Elli Tonu’nun bizleri şaşırtma olasılığının düşük olduğuna ve Christian Grey ile Anastasia Steele arasındaki ilişkinin daha da kusurlu olamayacağına inanıyoruz. Ancak film, zengin, ne olduğuna dair kesin bir şey bilmesek ve gerçekten çalışırken pek göremesek de önemli bir işi olan, yakışıklı ancak problemli Christian’ın kontrolcü sadist/egoist tavırları üzerindeki ağırlığı arttırarak bir kez daha düşünmemiz gerektiğini fark etmemizi sağlıyor. Bunları yaparken aynı zamanda Anastasia Steele (Dakota Johnson)’in de şapşal, çaresiz ve hayran yanlarına ağırlık veriyor ki, bu da aralarındaki ilişkiyi daha da çarpık hale getiriyor. Zira, artık karşımızda tuhaf seks alışkanlıkları olan bir çift olmaya ek olarak özgüveni eksik bir kadın ile kontrol delisi, sevdiği kadını sahip olunacak bir obje olarak gören bir adamın Beyoncé’nin dumanlı ve seksi sesinin yerine Taylor Swift ve Zayn Malik’in daha genç bir kitleye hitap eden kombinasyonunun eşliğinde anlatılan karmaşık ve daha da sorunlu ilişkisi var.  Karanlığın Elli Tonu: İtaatkar Bu Kez Dümeni Eline mi Alıyor? Christian Grey ve Anastasia Steele’in ilişkilerine bir şans daha verme kararını Grinin Elli Tonu’ndan alıştığımız araba anahtarı ve bilgisayara ek olarak bu kez bir de pembe renkli son model cep telefonunun gelişi takip ediyor ve Christian Grey’in Anastasia’ya ve onun sahip olduğu her şeye bir şekilde sahip olma takıntısı bir kez daha ve bu sefer daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkıyor. Gişe başarısı amacının ön planda tutulan filmde neredeyse bütün teknolojik aletlerin aynı markaya ait olduğu ve markanın logosunun fark edilmeme imkanını ortadan kaldıran sahnelerle gösterilmesi ise bizleri şaşırtmıyor. Yani genç, yakışıklı…

Yazar Puanı

puan - 55%

55%

Film, bu kez ideal ilişki modeline dair kafalarımızda yer etmiş tabuları yıkmayı hedeflerken karakterler arasındaki psikolojik problemlerin ağırlığından dolayı bir noktada kendimizi hikayeden soğurken bulmamıza engel olamıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.1 ( 7 votes)
55
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi