Stephen King’in yedi kitaplık serisi Kara Kule, fantastik edebiyat okurlarının sinemaya uyarlanmasını en çok arzu ettikleri romanların başında geliyordu. King, 1982’de başlayıp 2004’te sonlandırdığı seriye 2012’de bir nevi ‘roman içinde roman’ olan sekizinci kitabı –hayranlarına göre seride 4. ve 5. kitap arasına yerleşiyordu- ekleyerek tam otuz yılını ayırdı. Kara Kule, King romanları arasında evreni en geniş hikaye olmasının yanı sıra yazarın klasik karakterlerinden çok farklı, karanlık, katmanlı bir konuma yerleşen Roland Deschain adlı silahşörle ve ‘Siyahlı Adam’ denilen büyücüyle tanıştırıyordu okurlarını. Kara Kule’yi yazarken Tolkien’dan esinlendiğini kendisi de dile getiren King, Tolkien’in Orta Dünya’sındaki o macera ve büyü hissini çorak arazilerin, harabeye dönmüş evlerin ve korkunç gökyüzünün bulunduğu bir kovboy filmi dekoru içinde geçirir. King’in çoğu romanında olduğu gibi Lovecraft hayranlığı da Kara Kule evreninde yer alan yaratıklarda kendini belli eder. Kara Kule serisinin sinemaya uyarlanması bundan 10 yıl önce de konuşuluyordu ama türlü sebeplerden ötürü bu uyarlama bir türlü gerçekleşememişti. Fantastik edebiyat uyarlamalarında Yüzüklerin Efendisi serisini sinemada bir zirve olarak görürsek, o zirveye yaklaşabilecek materyaldeki serinin “Dune” ya da “Kara Kule” olabileceği her zaman konuşulmuştur. Yüzüklerin Efendisi, Peter Jackson gibi vizyoner bir yönetmenin ellerinde her biri 200 dakikanın üzerinde epik şaheserlere dönüşmüştü. Dune, David Lynch’e stüdyo tarafından ‘çektirilmemesi’yle ünlü bir hayal kırıklığına dönüşüp bu film için akıl almaz şeyler tasarlayan Alejandro Jodorowsky’nin ahını alsa da (bknz: Jodorowsky’s Dune), günümüzde Denis Villeneuve gibi çağının en yetenekli yönetmenlerinden birine teslim edilerek çekilmeyi bekliyor. Kara Kule’nin ise ilk defa yüksek bütçeli bir fantastik evreni yönetecek olan Nikolaj Arcel’e teslim edilmesi, süresinin 95 dakika gibi oldukça şaşırtıcı bir dilime indirgenmesi, Roland karakteri için Idris Elba tercihi ve tek bir kitap yerine serinin birçok kitabından karma bir senaryo hazırlanması gibi sebepler kafalarda soru işareti oluşturmuştu. The Dark Tower: Hollywood Stüdyo Sistemine Teslim, Vizyonu Sınırlı ve Risksiz Bir Uyarlama Normalde bir seri üç kitap da olsa –Yüzüklerin Efendisi-, yedi kitap da olsa –Harry Potter- sinemaya aktarılırken ilk kitabın uyarlamasından başlanılır, tutarsa diğerleri çekilir. Yedi serilik The Dark Tower ise bu yapıyı model almayarak birkaç kitaptan karışık bir hikaye örgüsü kurarak kurgusunu şekillendiriyor. Özellikle filmin ilk kitabı olan ‘Silahşör’ü ele aldığımızda Roland ve Jake’in ilk karşılaştıkları sahne haricinde –ki o sahne de farklı kurulmuş- filmde yer alan hiçbir bölüm içermiyor. Kitabın ilk 100 sayfasında tamamen Roland’ın geçmişine odaklanmamıza rağmen –hatta dördüncü kitap büyük oranda Roland’ın geçmişi üzerine- filmde bunun tamamen törpülendiğini görüyoruz. Film, Roland’ın değil, küçük çocuk Jake Chambers’ın üzerinden akan bir kurguya sahip. Kitapta yoğun olarak yer alan karakterlerden –Gabrielle, Marten, Susan, Allie, Cort, Cuthbert- hiçbiri filmde yer almıyor. İlk film, Roland’ı tanımamızı sağlayacak karakter çözümlemelerinden ziyade yedi serilik hikayenin ilgi çekici ve aksiyonel yönlerinin alınıp paketlendiği bir izlenim sunuyor. Zira, serinin ilk kitabında ne başka dünyaya açılan geçitler var, ne de insan kılığındaki yaratıklar. Aksiyon sahneleri bu kadar yoğun değil ve gerçek dünya kısımları bu kitapta yer almıyor. Filmin amacı yönetmen Arcel’in de dediği gibi, izleyiciyi seriye çekecek ‘kılçıksız’ bir anlatı sunmak ve beğenildiği takdirde devam filmlerine yönelmek. Klasik Hollywood ticari kafasında bu tarz düşünmek gayet normal, zira yapımcılığında Ron Howard’ın, senaristliğinde Akiva Goldsman’ın…
puan - 68%

68%

The Dark Tower, serinin kitaplarını okumayan birinin gözünden orijinal ve ilgi çekici bir evren, basite indirgenmiş olsa da akıcı bir olay örgüsü ve keyifli bir ‘popcorn seyirliği’ olarak nitelendirilebilir fakat romanların çok katmanlılığını ve yüksek potansiyelini bilen hayranları için hayal kırıklığı yaratması kaçınılmaz.

Kullanıcı Puanları: 4.11 ( 4 votes)
68

Stephen King’in yedi kitaplık serisi Kara Kule, fantastik edebiyat okurlarının sinemaya uyarlanmasını en çok arzu ettikleri romanların başında geliyordu. King, 1982’de başlayıp 2004’te sonlandırdığı seriye 2012’de bir nevi ‘roman içinde roman’ olan sekizinci kitabı –hayranlarına göre seride 4. ve 5. kitap arasına yerleşiyordu- ekleyerek tam otuz yılını ayırdı. Kara Kule, King romanları arasında evreni en geniş hikaye olmasının yanı sıra yazarın klasik karakterlerinden çok farklı, karanlık, katmanlı bir konuma yerleşen Roland Deschain adlı silahşörle ve ‘Siyahlı Adam’ denilen büyücüyle tanıştırıyordu okurlarını. Kara Kule’yi yazarken Tolkien’dan esinlendiğini kendisi de dile getiren King, Tolkien’in Orta Dünya’sındaki o macera ve büyü hissini çorak arazilerin, harabeye dönmüş evlerin ve korkunç gökyüzünün bulunduğu bir kovboy filmi dekoru içinde geçirir. King’in çoğu romanında olduğu gibi Lovecraft hayranlığı da Kara Kule evreninde yer alan yaratıklarda kendini belli eder.

Kara Kule serisinin sinemaya uyarlanması bundan 10 yıl önce de konuşuluyordu ama türlü sebeplerden ötürü bu uyarlama bir türlü gerçekleşememişti. Fantastik edebiyat uyarlamalarında Yüzüklerin Efendisi serisini sinemada bir zirve olarak görürsek, o zirveye yaklaşabilecek materyaldeki serinin “Dune” ya da “Kara Kule” olabileceği her zaman konuşulmuştur. Yüzüklerin Efendisi, Peter Jackson gibi vizyoner bir yönetmenin ellerinde her biri 200 dakikanın üzerinde epik şaheserlere dönüşmüştü. Dune, David Lynch’e stüdyo tarafından ‘çektirilmemesi’yle ünlü bir hayal kırıklığına dönüşüp bu film için akıl almaz şeyler tasarlayan Alejandro Jodorowsky’nin ahını alsa da (bknz: Jodorowsky’s Dune), günümüzde Denis Villeneuve gibi çağının en yetenekli yönetmenlerinden birine teslim edilerek çekilmeyi bekliyor. Kara Kule’nin ise ilk defa yüksek bütçeli bir fantastik evreni yönetecek olan Nikolaj Arcel’e teslim edilmesi, süresinin 95 dakika gibi oldukça şaşırtıcı bir dilime indirgenmesi, Roland karakteri için Idris Elba tercihi ve tek bir kitap yerine serinin birçok kitabından karma bir senaryo hazırlanması gibi sebepler kafalarda soru işareti oluşturmuştu.

The Dark Tower: Hollywood Stüdyo Sistemine Teslim, Vizyonu Sınırlı ve Risksiz Bir Uyarlama

Normalde bir seri üç kitap da olsa –Yüzüklerin Efendisi-, yedi kitap da olsa –Harry Potter- sinemaya aktarılırken ilk kitabın uyarlamasından başlanılır, tutarsa diğerleri çekilir. Yedi serilik The Dark Tower ise bu yapıyı model almayarak birkaç kitaptan karışık bir hikaye örgüsü kurarak kurgusunu şekillendiriyor. Özellikle filmin ilk kitabı olan ‘Silahşör’ü ele aldığımızda Roland ve Jake’in ilk karşılaştıkları sahne haricinde –ki o sahne de farklı kurulmuş- filmde yer alan hiçbir bölüm içermiyor. Kitabın ilk 100 sayfasında tamamen Roland’ın geçmişine odaklanmamıza rağmen –hatta dördüncü kitap büyük oranda Roland’ın geçmişi üzerine- filmde bunun tamamen törpülendiğini görüyoruz. Film, Roland’ın değil, küçük çocuk Jake Chambers’ın üzerinden akan bir kurguya sahip. Kitapta yoğun olarak yer alan karakterlerden –Gabrielle, Marten, Susan, Allie, Cort, Cuthbert- hiçbiri filmde yer almıyor. İlk film, Roland’ı tanımamızı sağlayacak karakter çözümlemelerinden ziyade yedi serilik hikayenin ilgi çekici ve aksiyonel yönlerinin alınıp paketlendiği bir izlenim sunuyor. Zira, serinin ilk kitabında ne başka dünyaya açılan geçitler var, ne de insan kılığındaki yaratıklar. Aksiyon sahneleri bu kadar yoğun değil ve gerçek dünya kısımları bu kitapta yer almıyor. Filmin amacı yönetmen Arcel’in de dediği gibi, izleyiciyi seriye çekecek ‘kılçıksız’ bir anlatı sunmak ve beğenildiği takdirde devam filmlerine yönelmek. Klasik Hollywood ticari kafasında bu tarz düşünmek gayet normal, zira yapımcılığında Ron Howard’ın, senaristliğinde Akiva Goldsman’ın yer aldığı bir ‘Kara Kule’ filminden bahsediyoruz. Fakat şu var ki, Yüzüklerin Efendisi, Dune veya Kara Kule gibi yüksek nitelikli fantastik edebiyat eserleri sinemaya uyarlandığında aynı zamanda stüdyoya kafa tutabilecek, vizyonundan ödün vermemek için çabalayacak yönetmen seçimleriyle büyük film olmayı başarabilir. Kara Kule filmi Christopher Nolan, Denis Villeneuve ya da Guillermo Del Toro gibi bir yönetmene emanet edilseydi, bugün belki de Yüzüklerin Efendisi’yle karşılaştırılabilecek bir filmi konuşuyor olabilirdik.

Arcel’in çekmiş olduğu Kara Kule filmini romandan bağımsız olarak ele aldığımızda göze hiç de fena gelmediğini söyleyebiliriz. Seriyi hiç okumamış olanlar için orijinal ve ilgi çekici bir evren, birbirinden karizmatik Silahşör ve Siyahlı Adam karakterleri, romana göre basite indirgenmiş olsa da akıcı bir olay örgüsü, heyecanı ve aksiyonu dozunda bir kurgu var karşımızda.  Lakin, film bittiği anda ‘keyifli, sürükleyici ve ilgi çekici bir popcorn filmi’ izlemiş hissiyle salondan ayrılıyorsunuz. Bu, genel izleyici kitlesi için filmi sevmeye yeterli bir sebep olabilir ama Kara Kule eserlerinin çok katmanlılığını ve yüksek potansiyelini bilen hayranları için o kadar kolay olmayacağı kesin. Filmin Akiva Goldsman, Nikolaj Arcel, Anders Thomas Jensen ve Jeff Pinkner’dan oluşan dört kişilik senaryo ekibi tamamen yapımcıları memnun etmeyi ve her yaştan izleyicinin sorunsuzca, eğlenerek izleyebileceği bir film tasarlamış. İlk kitabın sonunda geçen Roland ve Siyahlı Adam arasındaki evrene dair felsefi monologlar gibi kafa karıştırıcı, üzerine okuma yapmayı gerektirecek kısımların tamamı senaryoda törpülenmiş. Roland’ın konuşkanlığı filmde ketum bir kişiliğe dönüştürülmüş ya da Jake’in hafızasını yitirmiş bir şekilde evrene girmesine muhtemelen kafa karıştıracağından ya da kurgunun akıcılığını baltalayacağından hiç değinilmemiş. Kitapta gri gözüken yerler filmde net bir iyi-kötü ayrımına çevrilmiş. Örneğin, kitapta Jake’in Roland’a Siyahlı Adam için sorduğu “Kötü bir insan mı o?” sorusuna Roland “Takındığın tavra bağlı” diye cevap veriyor. Fakat filmde bu cevap “Şeytandan daha kötü” olarak verilmiş. Bunun gibi birçok şey popcorn izleyicisinin dinamiklerine uygun şekilde hazırlanmış. Senaristlerin arasında Anders Thomas Jensen gibi Danimarka’nın aykırı ve etkili mizah anlayışına sahip yönetmenlerinden birinin bulunması bile kağıt üzerinde hiçbir dokunuş sağlamamış gibi gözüküyor.

Roland ve Siyahlı Adam karakterleri için cast seçimleri kuşkusuz yıllardır merak ediliyor ve üzerine çok konuşuluyordu. Seriyi hiç okumamış kişiler bile “Roland – The Dark Tower” diye ufak bir google araması yaptıklarında kitaplarda yer alan renkli Roland tasvirlerine ulaşabilir. Kovboy şapkası, elinde kırmızı bir çiçek ve silahıyla Kara Kule önünde poz veren Roland görseli Clint Eastwood’un gençlik zamanlarını anımsatan bir silahşör resmiydi. Fiziksel olarak düşünüldüğünde ve Jeff Nichols’un Mud filmindeki tipolojisi akla geldiğinde Matthew McConaughey kuşkusuz Roland için güçlü bir seçim olabilirdi. Lakin, McConaughey’nin ‘Siyahlı Adam’ için seçildiği, Roland’ı ise Idris Elba’nın canlandıracağı açıklandığında üzerine tartışmalar başladı. Bu tartışmalarda Idris Elba’nın siyahi bir aktör olması ve Hollywood’un son yıllarda ‘Oscar’s so White’ eleştirilerine karşı geliştirdiği stratejinin bir dışavurumu olduğu konuşulsa da 30 yıllık Kara Kule serisini okuyan çoğu hayranın kafasında Roland için Idris Elba imajı oluşmadığını söylemek daha doğru olur. Filme baktığımızda ise McConaughey’nin çok güçlü, korkunç ve karizmatik bir Siyahlı Adam olarak filme yakıştığını söyleyebiliriz. Siyahlı Adam’ın diyaloglarındaki alaycı tavırlarına rağmen ürkütücülüğünü her saniyesinde hissettiren karakteri McConaughey’nin üzerinde gayet iyi durmuş. Elba’nın Roland’ı ise kitabı okuyanlar için daha çok tartışılabilecek bir seçim. Zira, filmde Roland’ın geçmişine babasıyla olan bir sahne haricinde neredeyse hiç değinilmemesi, onu sadece bir aksiyon figürüne ve karizmaya indirgiyor. Elba ise karizması ve aksiyon figürüne yatkınlığıyla her türlü bir western diyarından fırlamış gibi gözükerek rolü sırtlıyor. Fakat Elba’nın ne derece Roland olabildiği serinin ilerleyen filmlerinde oluşturulacak senaryolara göre belli olabilecek bir durum. Bu haliyle kitabı hiç okumayanlar için Elba tercihinin sırıtacak bir faktör olmadığını, karizmasıyla –özellikle silahşör yeminini söylediği sahnelerde- McConaughey ile filmdeki ezeli düşmanlığını her anında güçlü kıldığını söylemek gerek.

The Dark Tower, serinin kitaplarını okumayan birinin gözünden orijinal ve ilgi çekici bir evren, basite indirgenmiş olsa da akıcı bir olay örgüsü ve keyifli bir ‘popcorn seyirliği’ olarak nitelendirilebilir fakat romanların çok katmanlılığını ve yüksek potansiyelini bilen hayranları için hayal kırıklığı yaratması kaçınılmaz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi