Klostrofobi, kapalı alanda kalma korkusu sinemanın ilk yıllarından bu yana birçok filme konu olmuştur. Özellikle, tek mekanda geçen filmlerde insan davranışlarını gözlemlemek ve bunu seyirciye yansıtmak için başvurulmuştur. Günümüzde ise tek mekanda geçen filmlerin hem nitelik hem de nicelik olarak artmasıyla yönetmenler, sadece insan psikolojisini incelemekle kalmıyor aynı zamanda seyircinin de o sıkışmışlık duygusunu hissetmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kara Deniz (Black Sea)’de bu sıkışmışlık hissini, Nazi Almanya’sına ait bir gemide hapsolan altınları bulmaya çalışan bir grup insanın hikayesini merkezine alarak yansıtmayı tercih ediyor.

Tek mekanda geçen filmler konsept olarak çoğu zaman tartışmalara konu olmuştur. Hangi filmlerin tek mekan olarak adlandırılıp, hangilerinin bu tanımın dışında kaldığı çoğu zaman kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bu tartışma içerisinde ben de, tek mekanda geçtiği iddia edilen filmlerin birçoğunun bu tanıma uygun olmadığını savunanların tarafındayım. Söz gelimi Alfred Hitchcock’un 1944 yapımı Lifeboat’u açık bir denizde geçiyor olmasına rağmen, bir grup insanın sığındıkları cankurtaran botunda verdikleri yaşam savaşını konu alır. Başından sonuna dek bir cankurtaran botunda geçen film tek mekanda geçen filmlere iyi bir örnektir. Lakin, yine tek mekanda geçtiği kabul edilen ve bir katil tarafından telefon kulübesine sıkıştırılan bir adamın hikayesinin konu alındığı Telefon Kulübesi – Phonebooth (2002)’un yukarıda bahsettiğim bu tanıma – kullanılan mekanları baz alınca – çok da uyduğunu düşünmüyorum. Bu girizgahı yapmamın sebebi ise, Black Sea’nin de benzer birçok film gibi tek mekanda geçtiği söylenecektir. Açıkçası, filmin yarattığı atmosfer, kullandığı alanlar her ne kadar bir denizaltıda geçiyor olsa da bende bu izlenimi yaratmıyor. Hele de denizaltının mekan olarak kullanıldığı Das Boot (1981) gibi bir örnek varken.

Robinson (Jude Law) 11 yıldır çalıştığı firma tarafından beklemediği bir anda işten çıkartılır. Ancak, işten çıkarıldıktan kısa bir süre sonra bir arkadaşı kendisine hayal dahi edemeyeceği bir teklifle gelir. II. Dünya Savaşı sırasında içi yığma altın dolu bir Alman gemisinin denizin altında yattığını öğrenen Robinson, Daniels isimli Amerikan bir iş adamı sponsorluğunda kendi ekibini kurar ve altınları bulmak üzere Karadeniz’e doğru yol alır. Yarısı İngiliz yarısı ise Ruslar’dan oluşan mürettebatla yola çıkan Robinson, ekibi bir arada tutmak için bulunan altının her bir kişiye eşit payda dağıtılacağını söyler, ama bu durum bile Ruslar ve İngilizler arasındaki öfkeyi dindirmeye yetmez.

Oldukça sıradan bir konuyla yola çıkan film, artık klişe olan Rus – İngiliz/Amerikan savaşına gönderme yapan mürettebatıyla yenilik anlamında hiçbir şey söylemeden sıradan bir aksiyon filmi edasıyla açılıyor. İşi uğruna eşi ve çocukları tarafından terk edilen bir adamın önderliğinde, birbirlerini öldürmek için pusuda yatan bir grup insan ansızın aynı amaç doğrultusunda çalışmaya başlıyor. İlk 30 dakikası klişelerde boğulan film, ilerleyen bölümlerde işçi sınıfının sorunlarına kıyısından köşesinden değinmeye başlıyor. Karakterlerin söylemleriyle ciddi bir sistem ve kapitalizm eleştirisi getirmeyi planlayan yönetmen Kevin Macdonald, kısa süreliğine bu duruşunda başarılı olsa da, bu söylemler bir süre sonra anlamını yitirmeye başlıyor. Bunda en önemli pay, filmin senaryosunun tek kelimeyle “dökülüyor” olması. Yönetmen, getirdiği sistem eleştirisi sebebiyle filmini fazla ciddiye alırken, seyircinin filmde kalmasını sağlamak için başvurduğu klişe yöntemler ise yapılmak istenin aksine filmin seyir keyfini düşürüyor. Durağanlaşan hikayeye aksiyon katabilmek amacıyla yerleştirilen bu detaylar mantık hatalarıyla dolu. Örneğin, gemideki İngiliz ve Rus mürettebat arasında çıkan anlamsız gerilimin nedeni olan “para hırsı”nın sebebini anlamamız mümkün değil – yönetmenin de anladığını düşünmüyorum. Zira; savaş fitilini ateşleyen Fraser (Ben Mendelshon), ilerleyen bölümlerde bir anda geminin kurtarıcısı olurken sonrasında tekrardan yine katil rolüne bürünebiliyor. Bu noktada Das Boot’u hatırlayacak olursak, mürettebat farklı kişiliklere sahip insanlardan oluşuyordu. Film bizlere, tüm karakterleri tek tek analiz etme şansı veriyordu ve bu karakterlerin hangi hareketi neden yaptığını kavramamızı sağlıyordu. Kara Deniz’de ise karakterlerin neyi, hangi sebeple yaptığını anlamaya çalışıyoruz, fakat altını dolduramıyoruz.

Tüm bu olumsuz görüşlerime rağmen belirtmem gerekiyor ki Kara Deniz, bölüm bölüm vadettiği sıkışmışlık hissini yansıtmayı başarıyor. Bu noktada en önemli pay filmin başrollerini üstlenen Jude Law, Ben Mendelshon ve Scott McNairy’nin başarılı performanslarına ait. Nitekim, destansı bir kahramanlıkla final yapmaya çalışmasa vasat üstü bir filme imza atacakken – bu film nezdinde değerlendirildiğinde – elindeki tüm fırsatları kaçıran Kevin Macdonald, hazırladığı klişe finalle de filmini sinema tarihinin derin sularına bırakıyor.

İyi seyirler…

Klostrofobi, kapalı alanda kalma korkusu sinemanın ilk yıllarından bu yana birçok filme konu olmuştur. Özellikle, tek mekanda geçen filmlerde insan davranışlarını gözlemlemek ve bunu seyirciye yansıtmak için başvurulmuştur. Günümüzde ise tek mekanda geçen filmlerin hem nitelik hem de nicelik olarak artmasıyla yönetmenler, sadece insan psikolojisini incelemekle kalmıyor aynı zamanda seyircinin de o sıkışmışlık duygusunu hissetmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kara Deniz (Black Sea)’de bu sıkışmışlık hissini, Nazi Almanya’sına ait bir gemide hapsolan altınları bulmaya çalışan bir grup insanın hikayesini merkezine alarak yansıtmayı tercih ediyor. Tek mekanda geçen filmler konsept olarak çoğu zaman tartışmalara konu olmuştur. Hangi filmlerin tek mekan olarak adlandırılıp, hangilerinin bu tanımın dışında kaldığı çoğu zaman kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bu tartışma içerisinde ben de, tek mekanda geçtiği iddia edilen filmlerin birçoğunun bu tanıma uygun olmadığını savunanların tarafındayım. Söz gelimi Alfred Hitchcock’un 1944 yapımı Lifeboat’u açık bir denizde geçiyor olmasına rağmen, bir grup insanın sığındıkları cankurtaran botunda verdikleri yaşam savaşını konu alır. Başından sonuna dek bir cankurtaran botunda geçen film tek mekanda geçen filmlere iyi bir örnektir. Lakin, yine tek mekanda geçtiği kabul edilen ve bir katil tarafından telefon kulübesine sıkıştırılan bir adamın hikayesinin konu alındığı Telefon Kulübesi - Phonebooth (2002)’un yukarıda bahsettiğim bu tanıma - kullanılan mekanları baz alınca - çok da uyduğunu düşünmüyorum. Bu girizgahı yapmamın sebebi ise, Black Sea’nin de benzer birçok film gibi tek mekanda geçtiği söylenecektir. Açıkçası, filmin yarattığı atmosfer, kullandığı alanlar her ne kadar bir denizaltıda geçiyor olsa da bende bu izlenimi yaratmıyor. Hele de denizaltının mekan olarak kullanıldığı Das Boot (1981) gibi bir örnek varken. Robinson (Jude Law) 11 yıldır çalıştığı firma tarafından beklemediği bir anda işten çıkartılır. Ancak, işten çıkarıldıktan kısa bir süre sonra bir arkadaşı kendisine hayal dahi edemeyeceği bir teklifle gelir. II. Dünya Savaşı sırasında içi yığma altın dolu bir Alman gemisinin denizin altında yattığını öğrenen Robinson, Daniels isimli Amerikan bir iş adamı sponsorluğunda kendi ekibini kurar ve altınları bulmak üzere Karadeniz’e doğru yol alır. Yarısı İngiliz yarısı ise Ruslar'dan oluşan mürettebatla yola çıkan Robinson, ekibi bir arada tutmak için bulunan altının her bir kişiye eşit payda dağıtılacağını söyler, ama bu durum bile Ruslar ve İngilizler arasındaki öfkeyi dindirmeye yetmez. Oldukça sıradan bir konuyla yola çıkan film, artık klişe olan Rus – İngiliz/Amerikan savaşına gönderme yapan mürettebatıyla yenilik anlamında hiçbir şey söylemeden sıradan bir aksiyon filmi edasıyla açılıyor. İşi uğruna eşi ve çocukları tarafından terk edilen bir adamın önderliğinde, birbirlerini öldürmek için pusuda yatan bir grup insan ansızın aynı amaç doğrultusunda çalışmaya başlıyor. İlk 30 dakikası klişelerde boğulan film, ilerleyen bölümlerde işçi sınıfının sorunlarına kıyısından köşesinden değinmeye başlıyor. Karakterlerin söylemleriyle ciddi bir sistem ve kapitalizm eleştirisi getirmeyi planlayan yönetmen Kevin Macdonald, kısa süreliğine bu duruşunda başarılı olsa da, bu söylemler bir süre sonra anlamını yitirmeye başlıyor. Bunda en önemli pay, filmin senaryosunun tek kelimeyle “dökülüyor” olması. Yönetmen, getirdiği sistem eleştirisi sebebiyle filmini fazla ciddiye alırken, seyircinin filmde kalmasını sağlamak için başvurduğu klişe yöntemler ise yapılmak istenin aksine filmin seyir keyfini düşürüyor. Durağanlaşan hikayeye aksiyon katabilmek amacıyla yerleştirilen bu detaylar mantık hatalarıyla dolu. Örneğin, gemideki İngiliz ve Rus mürettebat arasında çıkan anlamsız gerilimin…

Yazar Puanı

puan - 42%

42%

Karakterlerin söylemleriyle ciddi bir sistem ve kapitalizm eleştirisi getirmeyi planlayan yönetmen Kevin Macdonald, kısa süreliğine bu duruşunda başarılı olsa da, bu söylemler bir süre sonra anlamını yitirmeye başlıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.45 ( 1 votes)
42
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi