Marvel Sinematik Evreni’nin ikinci fazında yer alan filmlerden en çok dikkat çekeni ve genel olarak beğenileni, Kaptan Amerika: Kış Askeri olmuştu. Film, konusu gereği büyük bir kırılmayı işaret ediyordu: O güne kadar dışarıdan gelen tehlikelere karşı savaşan süper kahramanlar, ilk kez SHIELD’in içine sızan HYDRA yapılanmasına -adını koyalım evet, paralel- karşı mücadele etmişlerdi. Kısacası, SHIELD’in sahip olduğu tüm alt yapı ve bilgi teknolojilerinin düşmanın eline geçmesi an meselesiydi. Aynı zamanda “öteki”ne yönelik olan paranoya, ilk kez kahramanların kendilerine dönmüştü, kimse güvenilir değildi.

Araya başka filmler girmiş olsa da ve hatta tüm kahramanların bir araya gelmesiyle yeni bir Avengers algısı yaratsa da; üçüncü fazı başlatan Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı, tema ve ruh olarak Kaptan Amerika: Kış Askeri’nin devamı niteliğinde. Zaten yine o filmin yönetmenleri Anthony ve Joe Russo ile senaristleri Christopher Markus ve Stephen McFeely’nin elinden çıkması, bu bakış açısına güçlü bir kanıt. Kahramanların Savaşı, bir adım daha ileri giderek bu paranoyayı tüm ekibe bulaştırmayı başarıyor ve bir imparatorluğun çöküşünün içten başladığını defalarca vurguluyor. Tehlikenin tanıdık ama beklenmedik taraftan gelmesi; tüm süper kahramanların karakterleri ve deneyimleri ile bütünleşmemizi, belki de ilk kez gerçek anlamda onlar adına endişe duymamızı sağlıyor.

Kadrodaki Değişiklikler, Filme Olumlu Yansıyor

Öncelikle genel bir bakışla Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’nın, Yenilmezler: Ultron Çağı‘nın yaşattığı hayal kırıklığını giderdiğini söyleyebiliriz. 146 dakikalık süresine ve özellikle ilk bir saatlik dilimde akıcılığın pek sağlanamamasına rağmen çabuk toparlanan ve kahramanların toplu göründükleri sahnelerde tempoyu yukarılara çıkaran bir film var karşımızda. Aksiyon ve birebir dövüş sahneleri, mizansen ve teknik açıdan çok başarılı; özel efektler geçtiğimiz günlerde fragmanını izlediğimiz X-Men: Apocalypse’te gördüklerime nazaran oldukça inandırıcı ve göze batmıyor. Filmin belirli bir bölümünün ekibe yeni katılan Black Panther ve Spider Man’e bir hikaye yaratmak için ayrıldığı düşünüldüğünde, Thor ve Hulk gibi iki baskın karakterin bu filmde yer almaması büyük bir sorun yaratmıyor. Black Panther’in filme girişi oldu bittiye getirilmiş ve inandırıcılıktan uzak birkaç sahneyle geçiştirilse de kostümlü hali, endişeleri bir nebze gideriyor. Spider Man ise tam bir liseli ergene dönüşmüş ve filmin espri kat sayısını neredeyse tek başına taşıyarak Iron Man’den bile rol çalmış durumda. Kendi adıma Tom Holland’ın sınıfı geçtiğini ve yine, yeni, yeniden bir Spider Man serisine karşı hazır hissettiğimi söyleyebilirim.

Filmle ilgili genel olarak aklıma takılan husus ise tüm bu aksiyonun ötesinde bazen apaçık bazen ise alt metinde yer alan temalar; açıkçası Kış Askeri girişini de bundan yapmıştım. Çizgi roman serilerine ya da en azından Marvel filmlerine aşina olanlar bilirler ki, süper kahramanlar genellikle bazı kültürlerin mitolojilerinden ve o kültürlerin kendi gerçekliklerinden iz taşırlar. Bu kültürlerin bir kısmının yarattığı hikayeler de Rus dil bilimci Vladimir Propp’un belirttiği gibi ortak özellikler taşırlar. Sinema, evrensel bir sanat olarak bu ortak kodlardan sıklıkla faydalanır. Süper kahramanlar kendilerinden daha büyük değerlerin temsilcisidirler; iyilik, güven, sadakat vb. gibi. Fakat bir yandan da politik kimlik taşırlar. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan çift kutuplu dünyada faşizme ve komünizme karşı savaşan, bireyci, şovenist ve Amerikan emperyalizm değerlerini taşıyan kahramanlara dair hikayeler bolca vardır. Bu mücadele alanı aracılığıyla süper kahramanlar, içlerinden çıktıkları kültürlerin ve doğal olarak okuyucuların umutlarının, korkularının ve elbette ki paranoyalarının yansımalarıdır. Superman, gerçek bir insan olmamasına rağmen Kansaslı çiftçinin oğlu kimliğine sahiptir. Batman’in intikamcı yaklaşımı, anne ve babasını sokak ortasında kaybetmesine dayanır. Temelde tüm bu yaklaşım, aslında kahramanların tüm süper güçlerine rağmen kendilerinden daha süper bir şeye bağlı olduklarını gösterir. Aile, ahlak ya da daha geniş bir perspektifte devlet.

“Gözetleyenleri Kim Gözetleyecek?”

Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’nın en büyük başarısı; belki de son Marvel filmlerinde iyice ortaya çıkan “içimizdeki düşman ve devlet” algısını en yüksek sesle tartışmaya açması. Zaten Iron Man ile Captain America arasındaki tartışma da filmin henüz başlarında bu temelde ortaya çıkıyor. Bir tarafta aşırı güç kullanımı sonucu sorumluluklarını aşan bir Yenilmezler ekibi, diğer tarafta –çizgi roman uyarlamalarında oradan oraya koşup herhangi bir empati kurmamıza izin verilmeyen- binlerce masum insanın ölümünü engellemeye çalışan bürokratik yapılanmalar var: ABD hükümeti ve Birleşmiş Milletler gibi. İkisinin de gerçek hayattaki demokratik yaptırımları ya da etkileri elbette tartışılır bile olmayacak kadar yalanlarla doludur. Film de tam olarak bununla ilgilenmiyor zaten. Hatta ilk bir saatteki inandırıcılık sorunları da biraz buradan kaynaklanıyor. Fakat asıl soru; DC’nin Watchmen’inden alınan ilhamla “Who Watches The Watchmen?” oluyor. Gücün kimin tarafından, nasıl ve hangi şartlarda sınırlandırılacağı sorusu; yukarıda bahsettiğimiz umudu, korkuyu ve paranoyaları harekete geçiriyor. Açılan yol da günümüzün en büyük tartışmalarının yaşandığı denetleme, gözetleme ve fişleme tartışmalarına çıkıyor. Ne kadar süper kahraman da olsanız, günümüzün en büyük gücü “bilgi”nin ta kendisi ve bu büyük verinin nasıl kullanılacağı başlı başına bir paranoya yaratmakta. Geçen yıl izlediğimiz Spectre ve Mission Impossible: Rogue Nation gibi aksiyonlarla birlikte Marvel evreninin de bazı filmlerinde bu temayı işlemesi, sinemasal açıdan incelenmeye değer bir alan oluşturuyor gibi. Hatta üç filmin de aynı izleği takip ettiğini söylememiz mümkün: Kural dışı davranan kahraman-Tasfiye süreci-Gücün (gözetleme) kötü ellere geçmesi-Bölünme-Kötülüğe karşı gizli mücadele. Az önce Propp’tan bahsederken söz ettiğim “ortaklıklar”,burada da karşımıza çıkıyor.

Filmde çok kısa bahsi geçen; Black Widow’un HYDRA belgelerini internette deşifre ettiği gerçeği akıllara Wikileaks belgelerini, NSA’in yasa dışı izlemelerini, Apple-FBI atışmasını ve son olarak da Panama Belgeleri’ni getirmiyor değil. 70’li yıllarda Amerikan Bağımsız sinemasında hatırı sayılır bir kanon meydana getiren paranoya filmlerinin –ki o dönemlerde Vietnam Savaşı, sol hareketlerin şiddetle bastırılması ve Watergate skandalı gibi kirli çamaşırlar vardı- popüler sinemada karşılığını bulduğunu görmek mümkün. Filmdeki Captain America vurgusu da bu yüzden eğreti durmuyor; bir önceki filmde komployla yüz yüze gelen Rogers, kağıt üstünde doğru görünse de uygulamada bürokrasinin kendi lehine dönüştürebileceği bir karara karşı çıkarak gemileri yakıyor. Iron Man yani Tony Stark ise; savunma sanayinin bel kemiği olan ve her daim devletle el ele gitmiş olan isminin-markasının karşısına düşebilecek en doğru tercihe yöneliyor. The Dark Knight’ta karşımıza çıkan ve Christopher Nolan’ın ultra-paranoyak The Dark Knight Rises’ında iyice geliştirilen Platon’un “asil yalan” kavramı, Iron Man’in düsturu oluyor. Devletin ya da gücü elinde bulunduranın kendisini savunmak için halka yalan söyleyebileceğini onaylayan bu anlayış, Platon’un Devlet eserinde de şöyle anlatılır:

“Ama ne olursa olsun masalın sonunu da dinle. Anlatmayı sürdüreceğiz ve kentteki bütün insanlar kardeştir, diyeceğiz, Ama tanrı sizi yaratırken önder olmak için yarattıklarına, doğdukları zaman altın katmıştır; bu yüzden en değerlileridir; yardımcılara gümüş, çiftçilere ve öbür zanaatkârlara da demir ve tunç karıştırmıştır” (Platon-Devlet, Sosyal Yayınlar, 2011).

Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı: En İyisi Değil Ama En Doğrucusu

Devlet ya da süper kahramanlar olsun, “asil yalan”a dayanan bir önderlik biçiminin hataları ve korkuyu yanında getireceği kesindir. İkinci paragrafta bahsettiğim ve buna dayanan endişe de aslında filmin en güçlü kozu oluyor. Belki de ilk kez klişelere çok fazla yaslanmadan ya da gereksiz dramatik unsurları sırtımızda hissetmeden karakterlerle özdeşleşiyoruz, belirsizlik içerisindeki gerilimi hissediyoruz. Olayı “senin annenin adı da mı Martha?” gibi repliklere ya da Retro soslu Sovyet ve Nazi paranoyasına –Age of Ultron “acaba?” dedirtmişti- dayandırmadan hikayeye taze bir soluk getiriliyor, 21. yüzyılın kendi sorunları etrafında bir hikaye inşa ediliyor. Tüm bu inşanın merkezinde ise Captain America’nın deneyimleri yatıyor. Açıkçası bu filmin ona ithaf edilmesi, bana göre doğru bir tercih.

Elbette ki Marvel, tüm parasını bu sorulara yanıt aramak için kullanmayacak ya da içinde yaşadığımız dünya üzerine düşünen ve tartışan kahramanları pek göremeyeceğiz. Sahte idealleri bırakıp yeni bir dünya inşa etmeyeceğiz. Yine de Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı, kendi çağına doğru bir perspektiften yaklaşarak taze bir başlangıca imza atıyor. Belki en iyi Marvel filmi değil ama doğrucusu olduğunu düşünüyorum.

Jeneriğin sonuna kadar beklemeniz gerektiğini söylememe gerek yok, değil mi?

Marvel Sinematik Evreni’nin ikinci fazında yer alan filmlerden en çok dikkat çekeni ve genel olarak beğenileni, Kaptan Amerika: Kış Askeri olmuştu. Film, konusu gereği büyük bir kırılmayı işaret ediyordu: O güne kadar dışarıdan gelen tehlikelere karşı savaşan süper kahramanlar, ilk kez SHIELD’in içine sızan HYDRA yapılanmasına -adını koyalım evet, paralel- karşı mücadele etmişlerdi. Kısacası, SHIELD’in sahip olduğu tüm alt yapı ve bilgi teknolojilerinin düşmanın eline geçmesi an meselesiydi. Aynı zamanda “öteki”ne yönelik olan paranoya, ilk kez kahramanların kendilerine dönmüştü, kimse güvenilir değildi. Araya başka filmler girmiş olsa da ve hatta tüm kahramanların bir araya gelmesiyle yeni bir Avengers algısı yaratsa da; üçüncü fazı başlatan Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı, tema ve ruh olarak Kaptan Amerika: Kış Askeri’nin devamı niteliğinde. Zaten yine o filmin yönetmenleri Anthony ve Joe Russo ile senaristleri Christopher Markus ve Stephen McFeely’nin elinden çıkması, bu bakış açısına güçlü bir kanıt. Kahramanların Savaşı, bir adım daha ileri giderek bu paranoyayı tüm ekibe bulaştırmayı başarıyor ve bir imparatorluğun çöküşünün içten başladığını defalarca vurguluyor. Tehlikenin tanıdık ama beklenmedik taraftan gelmesi; tüm süper kahramanların karakterleri ve deneyimleri ile bütünleşmemizi, belki de ilk kez gerçek anlamda onlar adına endişe duymamızı sağlıyor. Kadrodaki Değişiklikler, Filme Olumlu Yansıyor Öncelikle genel bir bakışla Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı’nın, Yenilmezler: Ultron Çağı'nın yaşattığı hayal kırıklığını giderdiğini söyleyebiliriz. 146 dakikalık süresine ve özellikle ilk bir saatlik dilimde akıcılığın pek sağlanamamasına rağmen çabuk toparlanan ve kahramanların toplu göründükleri sahnelerde tempoyu yukarılara çıkaran bir film var karşımızda. Aksiyon ve birebir dövüş sahneleri, mizansen ve teknik açıdan çok başarılı; özel efektler geçtiğimiz günlerde fragmanını izlediğimiz X-Men: Apocalypse’te gördüklerime nazaran oldukça inandırıcı ve göze batmıyor. Filmin belirli bir bölümünün ekibe yeni katılan Black Panther ve Spider Man’e bir hikaye yaratmak için ayrıldığı düşünüldüğünde, Thor ve Hulk gibi iki baskın karakterin bu filmde yer almaması büyük bir sorun yaratmıyor. Black Panther’in filme girişi oldu bittiye getirilmiş ve inandırıcılıktan uzak birkaç sahneyle geçiştirilse de kostümlü hali, endişeleri bir nebze gideriyor. Spider Man ise tam bir liseli ergene dönüşmüş ve filmin espri kat sayısını neredeyse tek başına taşıyarak Iron Man’den bile rol çalmış durumda. Kendi adıma Tom Holland’ın sınıfı geçtiğini ve yine, yeni, yeniden bir Spider Man serisine karşı hazır hissettiğimi söyleyebilirim. Filmle ilgili genel olarak aklıma takılan husus ise tüm bu aksiyonun ötesinde bazen apaçık bazen ise alt metinde yer alan temalar; açıkçası Kış Askeri girişini de bundan yapmıştım. Çizgi roman serilerine ya da en azından Marvel filmlerine aşina olanlar bilirler ki, süper kahramanlar genellikle bazı kültürlerin mitolojilerinden ve o kültürlerin kendi gerçekliklerinden iz taşırlar. Bu kültürlerin bir kısmının yarattığı hikayeler de Rus dil bilimci Vladimir Propp’un belirttiği gibi ortak özellikler taşırlar. Sinema, evrensel bir sanat olarak bu ortak kodlardan sıklıkla faydalanır. Süper kahramanlar kendilerinden daha büyük değerlerin temsilcisidirler; iyilik, güven, sadakat vb. gibi. Fakat bir yandan da politik kimlik taşırlar. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan çift kutuplu dünyada faşizme ve komünizme karşı savaşan, bireyci, şovenist ve Amerikan emperyalizm değerlerini taşıyan kahramanlara dair hikayeler bolca vardır. Bu mücadele alanı aracılığıyla süper kahramanlar, içlerinden çıktıkları kültürlerin ve doğal olarak okuyucuların umutlarının, korkularının ve elbette ki paranoyalarının yansımalarıdır. Superman, gerçek bir insan olmamasına rağmen Kansaslı…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı, kendi çağına doğru bir perspektiften yaklaşarak taze bir başlangıca imza atıyor. Belki en iyi Marvel filmi değil ama doğrucusu olduğunu düşünüyorum.

Kullanıcı Puanları: 4.57 ( 13 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi