Kan Bağları’nda (Blood Ties) 2006 yapımı Kimseye Söyleme(Ne le dis à personne) filmindeki hikaye anlatımıyla ilgi uyandırmayı başaran Fransız yönetmen Guillaume Canet, Amerikan orta sınıfı bir ailenin hikayesine odaklanıyor.

12 yıldır hapiste olan Chris’in serbest kalmasıyla hikaye başlıyor. Bir yandan Chris’in suça bulaşmadan yeni hayatına adapte olmaya çalışması bir yandan da polis olan abisi Frank’in bir kadınla olan ilişkisi üzerinden anlatılan hikaye bir aile portresi olarak inşa edilmesine rağmen kız kardeşleri olan Marie hikayeye bireysel anlamda dahil olmuyor. Burada hiç kuşkusuz yönetmen abi kardeş ilişkisi üzerinden derdini anlatma yolunu seçmiş. Zaten iki saati aşan süresini de göz önüne aldığımızda Marie’nin hikayeye dahil olmaması çok da sorun olmamış aslında.

Kadrosunda Mila Kunis ve Marion Cotillard gibi oyuncular olmasına rağmen yönetmen oyunculuklarını sergilemelerine imkan tanıyacak pek fazla alan vermemiş. Bu açıdan Canet hikayeyi oyuncuların üzerinde bir seviyeye taşıma başarısını göstermiş.

Film 1970’lerde geçmesine rağmen ufak bir gönderme dışında bu tamamen arka planda stilistik bir fon olarak kullanılmış. O sebeple bir dönem filmi niteliği taşıdığını söyleyemeyiz. Fakat bu değerlendirilebilecek arka fon, anlatım konusunda yeteri kadar işlenememiş. Burada söylemek gerekir ki Kan Bağları’nda müzik kullanımı görece az tutularak ortam seslerine ağırlık verilmiş fakat bahsettiğimiz dönem atmosferine rağmen anlatımın zenginleştirilmemesi filme olan ilgiliyi yer yer sıkıcılık seviyesine düşürmüş. Hele ki müzik kullanımı konusundaki bu ufak da olsa takdir edilesi başarıdan sonra böylesine geniş imkanlı bir durumun değerlendirilememiş olması oldukça kötü.

Yazımızın başında bahsettiğimiz hikaye anlatımı konusunda Canet yine oldukça girift bir hikaye oluşturmuş. Özellikle hikayenin temeli olan çatışmalar gerçekten başarılı. Polis olan ağabey ve eski bir suçlu olan kardeş üzerinden devlet aile çatışmasının yanı sıra mevcut dostluklar ve kan bağları arasındaki çatışmalar alt metinde film boyunca irdeleniyor. Bir de özellikle filmin iki ana karakterini oluşturma konusunda alışık olduğumuz psikanalitik göndermelerden farklı olarak Adler’in Bireysel Psikoloji’si üzerinden bir ilişkilendirmeye gidilmesi hikaye için orijinal ve gerçekçi bir temel oluşturmuş. Ama filmin finaline doğru ilerlerken yönetmen kafasındaki final sahnesini oluşturmaya öylesine odaklanıyor, başka bir anlamda her şeyi sonuca bağlama takıntısına öylesine saplanıyor ki bazı yerlerde hikayenin gidişatındaki değişimleri oluşturabilmek için gerçekçiliği tamamıyla feda ediyor. Bir de buna az önce bahsettiğimiz teknik başarısızlık da eklenince filmin, final sahnesiyle taçlandırmaya çalıştığı hikaye beklenildiği kadar ilgi uyandırmıyor.

Kurguda karakterlerin önemli kararları verme anlarının oldukça başarılı oluşturulması ve yer yer beklenmedik olayların gelişmesi oldukça etkileyici ama klasik anlatının dışına çıkılamayarak görsellik konusunda en ufak bir estetik pırıltısının dahi gösterilememesi izleyicinin o kadar uzun süre boyunca ilgisini filme verebilmesi için yeterli olmuyor. Elbette burada asıl problemin filmin uzunluğunun olmadığının altını çizmek gerek. Asıl problem yönetmenin bu konuda yeterli çabayı gösterememiş olması. Kabul etmek gerekirse Kan Bağları fena film değil ama çok daha güzel olması basit hatalarla harcanmış. 

Kan Bağları’nda (Blood Ties) 2006 yapımı Kimseye Söyleme(Ne le dis à personne) filmindeki hikaye anlatımıyla ilgi uyandırmayı başaran Fransız yönetmen Guillaume Canet, Amerikan orta sınıfı bir ailenin hikayesine odaklanıyor. 12 yıldır hapiste olan Chris’in serbest kalmasıyla hikaye başlıyor. Bir yandan Chris’in suça bulaşmadan yeni hayatına adapte olmaya çalışması bir yandan da polis olan abisi Frank’in bir kadınla olan ilişkisi üzerinden anlatılan hikaye bir aile portresi olarak inşa edilmesine rağmen kız kardeşleri olan Marie hikayeye bireysel anlamda dahil olmuyor. Burada hiç kuşkusuz yönetmen abi kardeş ilişkisi üzerinden derdini anlatma yolunu seçmiş. Zaten iki saati aşan süresini de göz önüne aldığımızda Marie’nin hikayeye dahil olmaması çok da sorun olmamış aslında. Kadrosunda Mila Kunis ve Marion Cotillard gibi oyuncular olmasına rağmen yönetmen oyunculuklarını sergilemelerine imkan tanıyacak pek fazla alan vermemiş. Bu açıdan Canet hikayeyi oyuncuların üzerinde bir seviyeye taşıma başarısını göstermiş. Film 1970’lerde geçmesine rağmen ufak bir gönderme dışında bu tamamen arka planda stilistik bir fon olarak kullanılmış. O sebeple bir dönem filmi niteliği taşıdığını söyleyemeyiz. Fakat bu değerlendirilebilecek arka fon, anlatım konusunda yeteri kadar işlenememiş. Burada söylemek gerekir ki Kan Bağları’nda müzik kullanımı görece az tutularak ortam seslerine ağırlık verilmiş fakat bahsettiğimiz dönem atmosferine rağmen anlatımın zenginleştirilmemesi filme olan ilgiliyi yer yer sıkıcılık seviyesine düşürmüş. Hele ki müzik kullanımı konusundaki bu ufak da olsa takdir edilesi başarıdan sonra böylesine geniş imkanlı bir durumun değerlendirilememiş olması oldukça kötü. Yazımızın başında bahsettiğimiz hikaye anlatımı konusunda Canet yine oldukça girift bir hikaye oluşturmuş. Özellikle hikayenin temeli olan çatışmalar gerçekten başarılı. Polis olan ağabey ve eski bir suçlu olan kardeş üzerinden devlet aile çatışmasının yanı sıra mevcut dostluklar ve kan bağları arasındaki çatışmalar alt metinde film boyunca irdeleniyor. Bir de özellikle filmin iki ana karakterini oluşturma konusunda alışık olduğumuz psikanalitik göndermelerden farklı olarak Adler’in Bireysel Psikoloji’si üzerinden bir ilişkilendirmeye gidilmesi hikaye için orijinal ve gerçekçi bir temel oluşturmuş. Ama filmin finaline doğru ilerlerken yönetmen kafasındaki final sahnesini oluşturmaya öylesine odaklanıyor, başka bir anlamda her şeyi sonuca bağlama takıntısına öylesine saplanıyor ki bazı yerlerde hikayenin gidişatındaki değişimleri oluşturabilmek için gerçekçiliği tamamıyla feda ediyor. Bir de buna az önce bahsettiğimiz teknik başarısızlık da eklenince filmin, final sahnesiyle taçlandırmaya çalıştığı hikaye beklenildiği kadar ilgi uyandırmıyor. Kurguda karakterlerin önemli kararları verme anlarının oldukça başarılı oluşturulması ve yer yer beklenmedik olayların gelişmesi oldukça etkileyici ama klasik anlatının dışına çıkılamayarak görsellik konusunda en ufak bir estetik pırıltısının dahi gösterilememesi izleyicinin o kadar uzun süre boyunca ilgisini filme verebilmesi için yeterli olmuyor. Elbette burada asıl problemin filmin uzunluğunun olmadığının altını çizmek gerek. Asıl problem yönetmenin bu konuda yeterli çabayı gösterememiş olması. Kabul etmek gerekirse Kan Bağları fena film değil ama çok daha güzel olması basit hatalarla harcanmış. 
Puan - 65 / 100

6.5

Kabul etmek gerekirse Kan Bağları fena film değil ama çok daha güzel olması basit hatalarla harcanmış.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
7
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi