Doğanın büyüsünden beslenen manzara seyri, ondan uzaklaştıkça hasretle andığımız ve iç içe geçmiş apartman dairelerimizden takip etmek zorunda kaldığımız sürece vereceği egzotik tatla zaten her zaman çok çekici bir tüketim malzemesi olarak görülmeye devam edecek; fakat Kalandar Soğuğu, eşsiz sinematografisiyle filmin ana karakteri olarak konumlandırdığı, acımasız olduğu kadar bereketli doğayı bambaşka bir şekilde sunar ve kar, sis, yağmur büyülediği kadar da acıtır izleyicisinin haz arayan gözlerini. Mustafa Kara, Umut Adası’ndan sonra yönetmenliğini üstlendiği ikinci uzun metraj filmi – ki aslında buna ilk filmi olarak bakmak önü apaçık yolu için çok daha anlamlı olacaktır – Kalandar Soğuğu’nda, plaza merdivenlerini tırmanmaya çalışan ve dört mevsim onlarca hezimete uğradığına daha çok şahit olduğumuz insanın, geride bıraktığını düşündüğü o başladığı yere, taşra diyerek kendinden uzaklaştırdığı doğanın içindeki mücadelesinde de aslında aynı varoluş kaygılarını taşıdığını hatırlatır. Mehmet (Haydar Şişman), eşi Hanife (Nuray Yeşilaraz), iki oğlu ve yaşlı annesinden oluşan ailesi için eve ekmek getirmekle yükümlü bir adamken tüm zamanını dağlarda değerli maden arayarak geçirmeyi, daha önce kazandığı gibi bu yolla para bulmayı seçer, ama daha da borca girer. Ağıldaki hayvanlarla Hanife ilgilenirken Mehmet yevmiyeli bir işe girmeyi reddeder ve dağdaki yolculuğuna devam eder. Bulduğu taşlar değerli çıkmazken aile kadınları gözünde daha da düşen Mehmet, Kalandar soğuğuyla güvendiği dağlara da kar yağınca şansını son kez para için boğası Poyraz’ı güreştirmek için kullanır.

28. Tokyo Uluslararası Film Festivalinden hem En İyi Yönetmen hem de WOWOW ödülleriyle dönen Mustafa Kara, Avrupa’nın prestijli festivallerinden Premiere Plans D’angers’tan da Jüri Özel Ödülü almış, Haydar Şişman ve Nuray Yeşilaraz’ın oyunculukları ve film Altın Portakal’da da taçlandırılmışken, Kalandar Soğuğu’nun Altın Lale olmasa da, festivale (En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Sinematografi ve En İyi Kurgu ödülleri ile) damgasını vurmuş olması tam da beklentilerimizi karşıladı. Bana kalırsa bilhassa amatör oyuncuların ödülle buluşabilmesi filmin belgesel ve kurmaca arasındaki ince çizgide dans edişinin çok başarılı bir göstergesi. Bir ailenin yaşam mücadelesinin, sözlü tarihin yeni öğrencilerinin, doğayla karşılaşmanın ve bir kendini var etme hikayesinin dört mevsiminin de deneyimlenebileceği filmde, oyuncuların bir arada ve mekanlar ile iç içe geçirdikleri bu zaman hikayenin çok daha organik olmasını sağlarken, ekibin belgeselci bir yaklaşımla deneyimledikleri doğa ile imtihanlarından doğan atmosfer de Kalandar Soğuğu’nun tüm şiirselliğinin altındaki gerçekçi duruşun kaynağına işaret ediyor. İdealist bir şekilde kararlarını filmin uğruna verdiğini anlayabildiğimiz Kara’nın gücüne güç katan ve sembolik anlatımı destekleyerek doğayı her şeyin önüne koyan olağanüstü sinematografide ise Cevahir Şahin ve Kürşat Üresin’in imzaları yer alıyor.

Kalandar Soğuğu: Gerektiği Kadar Acımasız, Verebildiği Kadar Umut Dolu

Varoluş kaygısına kapıldığımız Mehmet’in gözlerini bu kadar dolduran en büyük problemlerden biri, kendini bağırarak belli etmese de, erkeklik sancısıdır aslında. Tembel bir adam değildir, nasıl çalışabileceğini gösterir istediğinde, ama herkesin arzusunu yerine getirmek adına madende maaşlı işe girmeye yanaşmadığı için de görevini yerine getirememe buhranına kapılır. O da para için vurur kendini dağlara, sırf bu yüzden tüm vaktiğini boğasını eğitmeye adar, ama güvencesiz iş ve uzun zamandır biriken borçlar, onun dışında herkesin gözlerini korkutur. Mehmet belki de hiçbir zaman eril tahakkümle at koşturmamıştır evde, fakat ona eşlik ettiğimiz bu bir senelik dilimde bellidir kendisini aciz gördüğü için sesini çıkaramadığı. Kadın bağırır sadece filmde, çalışıp didinip elde avuçta olmamasına isyan eder korkusuzca. Boşa kürek çekişini görür erkeğin ve mantığın dilinden konuşur. Aslında bilir ikinci planda olduğunu yine, o yüzden bu kadar çabalar erkeğin çalışması için. Çünkü onun için iş yoktur madende, olsa elinden geleni yapacağını gösterir. Kalandar Soğuğu kadın – erkek ikiliğini, erkeği üstün göstermeye gerek duymadan çok yerli yerinde anlatır ve bunu sadece Karadeniz kadınlarına has bir unsur olarak da göstermeye çalışmaz. Mehmet içten içe tükenir, Hanife ile beraber ağladıkları, ona yalvardığı sahneden çok, içine akıttığı göz yaşları ile acıtır canımızı. Ondan beklenenleri, doğanın içinde dahi paranın konuştuğu sistemde nasıl ‘güvenceli’ bir şekilde nasıl kendini görmezden gelerek var etmeye çalışması gerektiğini ve doğayı kendi lehine kullanıp risk alarak nasıl ‘köşeyi dönebileceğini’ öğrenmiştir zamanla. Fazlasını istemez, ya da belli etmez, ama diler ki yok olmadan karşılayabilsin (Down Sendromlu) çocuğunun doktor masraflarını. Mehmet belki çok uzakta, bazen ancak otobüs camından izleyebildiğimiz doğanın tam bağrında, bizden çok farklı bir hayat yaşıyor gibi görünebilir, ama arzuları ve uğraşları asla yabancı değildir.

İnsanın doğa ile mücadelesinin, üstü asfaltla kapatıldığı için sözde rafa kaldırılsa da her zaman devam ettiğini hatırlatır, rüzgarın sesi ve beyazın korkutuculuğu ile ürpertirken bizi bu amansız savaşın ortasına bırakır yeniden Kalandar Soğuğu. Bir yolu bulunmuştur gelecek karın da soğuğun da zamanını bilmenin, ama ne yapılırsa yapılsın, kendine yer bulabilmek için arkasını hayvana ve doğaya yaslayan insanın – kendinden sonraki – tek düşmanı yine onlar olur. Mehmet neredeyse bir keçi gibi dağları arşınlayıp salyangoz hızıyla ilerlerken hayatta, keşke sadece doğanın merhametinde olsa demekten alıkoyamayız kendimizi. Poyraz’ın savaşındaki yılgınlık da sanki onunkinin bir yansıması olarak karşımıza çıktığında aslında tekrar bir hissederiz tabiatla. Mehmet bir kaybedenken, tüm sömürülere rağmen ayakta kalan doğa, ona yeni kapılar açmaktan geri durmaz. Yağmur önce bir sonu, ardından umudu getirir. Doğanın tüm saflığını içinde taşıyan çocuk yine yeni bir başlangıcın müjdesi olurken hikaye belki ilk kez bu kadar gerçekçilikten uzaklaşır, ama rüyamsı atmosferinin de doruk noktasına taşınır. Tabiat her şeyi görmezden gelip bereketini esirgemezken insanın yırtıcı tırnakları kırılsın isteriz, filmde ödüllendirilen de güneşe yükselmeye çalışan ‘İkarus’ değil salyangozları kutsayan ‘Yaşlı Gemici’dir. Doğanın her yönünü ve içinde aşağılık kompleksine girmemesi mümkün olmayan ‘adamı’ güçlü sinematografisi ile resmeden Kalandar Soğuğu, yavaşlığıyla ağır ağır nefes almamızı sağlayıp varlığını her karede hissettiren oksijeni de daha derinden solumaya duyduğumuz özlemi kabartırken, insana, kültüre, yaşam mücadelesine ve varoluşa dair düşüncelere sevk eden bir yapım.

Doğanın büyüsünden beslenen manzara seyri, ondan uzaklaştıkça hasretle andığımız ve iç içe geçmiş apartman dairelerimizden takip etmek zorunda kaldığımız sürece vereceği egzotik tatla zaten her zaman çok çekici bir tüketim malzemesi olarak görülmeye devam edecek; fakat Kalandar Soğuğu, eşsiz sinematografisiyle filmin ana karakteri olarak konumlandırdığı, acımasız olduğu kadar bereketli doğayı bambaşka bir şekilde sunar ve kar, sis, yağmur büyülediği kadar da acıtır izleyicisinin haz arayan gözlerini. Mustafa Kara, Umut Adası’ndan sonra yönetmenliğini üstlendiği ikinci uzun metraj filmi – ki aslında buna ilk filmi olarak bakmak önü apaçık yolu için çok daha anlamlı olacaktır – Kalandar Soğuğu’nda, plaza merdivenlerini tırmanmaya çalışan ve dört mevsim onlarca hezimete uğradığına daha çok şahit olduğumuz insanın, geride bıraktığını düşündüğü o başladığı yere, taşra diyerek kendinden uzaklaştırdığı doğanın içindeki mücadelesinde de aslında aynı varoluş kaygılarını taşıdığını hatırlatır. Mehmet (Haydar Şişman), eşi Hanife (Nuray Yeşilaraz), iki oğlu ve yaşlı annesinden oluşan ailesi için eve ekmek getirmekle yükümlü bir adamken tüm zamanını dağlarda değerli maden arayarak geçirmeyi, daha önce kazandığı gibi bu yolla para bulmayı seçer, ama daha da borca girer. Ağıldaki hayvanlarla Hanife ilgilenirken Mehmet yevmiyeli bir işe girmeyi reddeder ve dağdaki yolculuğuna devam eder. Bulduğu taşlar değerli çıkmazken aile kadınları gözünde daha da düşen Mehmet, Kalandar soğuğuyla güvendiği dağlara da kar yağınca şansını son kez para için boğası Poyraz’ı güreştirmek için kullanır. 28. Tokyo Uluslararası Film Festivalinden hem En İyi Yönetmen hem de WOWOW ödülleriyle dönen Mustafa Kara, Avrupa’nın prestijli festivallerinden Premiere Plans D'angers’tan da Jüri Özel Ödülü almış, Haydar Şişman ve Nuray Yeşilaraz’ın oyunculukları ve film Altın Portakal'da da taçlandırılmışken, Kalandar Soğuğu’nun Altın Lale olmasa da, festivale (En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Sinematografi ve En İyi Kurgu ödülleri ile) damgasını vurmuş olması tam da beklentilerimizi karşıladı. Bana kalırsa bilhassa amatör oyuncuların ödülle buluşabilmesi filmin belgesel ve kurmaca arasındaki ince çizgide dans edişinin çok başarılı bir göstergesi. Bir ailenin yaşam mücadelesinin, sözlü tarihin yeni öğrencilerinin, doğayla karşılaşmanın ve bir kendini var etme hikayesinin dört mevsiminin de deneyimlenebileceği filmde, oyuncuların bir arada ve mekanlar ile iç içe geçirdikleri bu zaman hikayenin çok daha organik olmasını sağlarken, ekibin belgeselci bir yaklaşımla deneyimledikleri doğa ile imtihanlarından doğan atmosfer de Kalandar Soğuğu’nun tüm şiirselliğinin altındaki gerçekçi duruşun kaynağına işaret ediyor. İdealist bir şekilde kararlarını filmin uğruna verdiğini anlayabildiğimiz Kara’nın gücüne güç katan ve sembolik anlatımı destekleyerek doğayı her şeyin önüne koyan olağanüstü sinematografide ise Cevahir Şahin ve Kürşat Üresin’in imzaları yer alıyor. Kalandar Soğuğu: Gerektiği Kadar Acımasız, Verebildiği Kadar Umut Dolu Varoluş kaygısına kapıldığımız Mehmet'in gözlerini bu kadar dolduran en büyük problemlerden biri, kendini bağırarak belli etmese de, erkeklik sancısıdır aslında. Tembel bir adam değildir, nasıl çalışabileceğini gösterir istediğinde, ama herkesin arzusunu yerine getirmek adına madende maaşlı işe girmeye yanaşmadığı için de görevini yerine getirememe buhranına kapılır. O da para için vurur kendini dağlara, sırf bu yüzden tüm vaktiğini boğasını eğitmeye adar, ama güvencesiz iş ve uzun zamandır biriken borçlar, onun dışında herkesin gözlerini korkutur. Mehmet belki de hiçbir zaman eril tahakkümle at koşturmamıştır evde, fakat ona eşlik ettiğimiz bu bir senelik dilimde bellidir kendisini aciz gördüğü için sesini çıkaramadığı.…

Yazar Puanı

Puan - 83%

83%

Doğanın her yönünü ve içindeki 'küçük adamı' güçlü sinematografisi ile resmeden Kalandar Soğuğu, yavaşlığıyla ağır ağır nefes almamızı sağlayıp varlığını her karede hissettiren oksijeni de daha derinden solumaya duyduğumuz özlemi kabartırken, insana, kültüre, yaşam mücadelesine ve varoluşa dair düşüncelere sevk eden bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.29 ( 12 votes)
83
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi