1987 Türkiye’sinde muazzam bir kadın, Duygu Asena bir kitap kaleme aldı. Yazının başlığına ilham veren “Kadının Adı Yok” tümcesi, hayatlarımıza o gün girdi belki, ama cümlenin içeriğine çok daha öncesinden beri vakıftık. 1949’un Fransa’sında, başka bir kadın, Simone de Beauvoir, sorunu somutlaştıran, ikinci dalga feministlere, yani feminizm ismini yaygınlaştırıp farklı alanlara taşıyan nesle ilham veren “İkinci Cins” tanımını koyduğundan beri, “Kadının adı yok” cümlesinin içeriğine vakıftık zaten. Hatta Neziye Muhiddin, Cumhuriyet Halk Fırkası dahi kurulmadan, Türkiye’deki ilk siyasal parti olan Kadınlar Halk Fırsatı’nı kurup da 1958 yılında bir akıl hastanesinde ölmüşken, bu memleketteki kadınlar, bir adları olmadığını önce öğrenmiş, sonra bu bilgi tarih kitaplarında yer almadıkça kendileri bile unutmuşlardı. O kadar unutmuşlardı ki, nerdeyse 80’li yıllara kadar, Türkiye’de kadınların oy hakkı için mücadele verdiğini feministler bile bilmiyor, seçme ve seçilme hakkını yalnızca Atatürk’ün bir lütfu olarak biliyorlardı. Duygu Asena bize “Kadının Adı Yok” derken, tek bir roman ismine tüm bunları sığdırıyordu. Kitabın ismi bu nedenle bu denli kuvvetliydi. Yine 1987’de, şu an HDP milletvekili olan Filiz Kerestecioğlu nakaratı “Kadınlar vardır, kadınlar her yerde” olan bir şarkı yazarak kadınların varlığını duyuruyordu. Çünkü kadınların var olduğunu hakkaten beyan etmek gerekiyordu erkeklerin hakim olduğu bu dünyada.

Bugün farklı zamanlarda, farklı yerlerde “feminizm” ve kadın mücadelesi gündeme geldiği zaman, konuya mesafeli yaklaşanlar tarafından sık sık unutulan şeylerin bir kısmı bu, tamamı ise bir doktora tezine bile sığmaz herhalde. Düşünün, sadece 20 küsur sene önce Türkiye’de mücadele eden kadınların ana söylemlerinden bir tanesi, kadınların var oluşu idi. Sokakta, okulda, kamusal olan bütün alanlarda kendimize tüm sınırları zorlayarak yer edindik. Ki hala “8 Mart Yasak” denildiğinde, alanı terk edileceğimiz var sayılıyor. Orada olma konusunda direnen kadınlara “Sen git erkeklerin gelsin” tepkisi geliyor polisten. Dilde, ismimiz sadece hakarete yönelik bir alan olarak geçiyor, bedenimiz cinsiyetimiz yalnızca bizi ve başkalarını aşağılamak amacıyla kullanılıyor. Erkeklerin cinsiyeti altında kadınları ezen bir dili, “aman lafın gelişi o öyle” diye kabul etmemiz bekleniyor. Derken o dil pratiğe dökülüyor, dildeki hakaretler eylem olarak bize yansıyor. Küfür veya hakaret olmadığı müddetçe, “kadın” kelimesi hala nice kesimlerce telafuz edilemiyor. “Kadın” kelimesi cinselliği çağrıştırıyor diye bize ismimizle hitap edemeyenler, “bayan” kelimesini bir kibarlık emaresi olarak yutturmaya çalışıyor hala. Kadın gençse, ona “kız” diye hitap etmemek, kulak tırmalayıcı bulunuyor. Bu bazen çok masum bir kullanım olarak kalsa da, zaman zaman işler “kız mıdır kadın mıdır?” gibi kullanımlarla gizli anlam dışa vuruyor, kadın kelimesinin kullanımı basbayağı bakire-bakire olmayan ayrımına evriliyor.

Kadına “kadın” demenin dahi zor olduğu, sürekli varlığımızı farklı alanlarda, farklı şekillerde kanıtlama ihtiyacı duyduğumuz bir kültürde yaşıyoruz. Önümüzdeki örnekler, aklımızdaki referanslar yaşadığımız toprağa dair olsa da, bu dediğimiz çok daha genel geçer bir vaziyet. Dünyanın her yerinde kadınlar varlıklarını kanıtlamak için, bir erkeğin asla yürümediği yollardan hala yürümek durumundalar, hele ki kadın kimliklerinin yanına etnik, dini, bedensel engele dair başka sıfatlar eklenmişse, yol daha da uzuyor ve bazen yürünemeyecek hal alıyor. 

Sinemadan çok da uzaklaşmaya gerek yok bunu farketmek için. Bu senenin Oscar’larını ele alalım. Şüphesiz ki, yapım şirketleri ara sıra başrol oyuncusunu, yardımcı oyuncu olarak piyasaya sürer. Aynı filmden, aynı kategoride aday çıkartan filmler sadece en iyi erkek oyuncu değil, en iyi kadın oyuncu kategorisinde de mevcut, yani “İki veya daha fazla kadın baş rollü bir film Akademi nezdinde yok” diyecek halimiz yok. Fakat, bu sene kadın oyuncular ödül kazansın diye yapım şirketlerinin kullandığı taktik öyle bir duruma evrildi ki, oluşan tabloyu bir noktayı vurgulamak için kurgulasak, abartmışız gibi dururdu. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde yer alan 3 aday (Kate Winslet, Alicia Vikander, Rooney Mara) tartışmasız başrol oyuncusu. Diğer iki aday (Rachel McAdams, Jennifer Jason Leigh), yer aldıkları filmlerdeki en önemli kadın karakterler ve başrol oyuncusu olabilecek derecede ön plandalar. Bahsettiğimiz filmlerin hepsi, bilhassa Carol, Danish Girl ve Spothlight, ilerleyen yıllarda kültleşecek kadar iyi ve özgün eserler. Bu yüzden de kategori, Oscar gecesinin en öngörülemez, en çekişmeli kategorisi haline geldi. Yılın en önemli filmlerinin bir kısmı, başrol oyuncusu olan kadınları, birer yan karakter olarak sunarak, sembolik olarak geri plana itti. 

Elbette piyasanın iç dinamiklerinin farkındayız. Kategori sahtekarlığının genel tabloda çok daha saçmalaştığı yıllar da mevcut Akademi Ödülleri’nde. Fakat En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorilerinde işler benzer bir raddeye varsa, şimdiye kadar kıyamet kopmuş olurdu. En İyi Erkek Oyuncu’yu, En İyi Yardımcı Erkek kategorisinden piyasaya sürmüş birkaç filmden yola çıkalım; Brokeback Mountain ile Jake Gyllenhaal’un, Godfather ile Al Pacino’nun, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford ile Casey Affleck’in, 21 Grams ile Benicio Del Toro’nun aynı şekilde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylıkları var. Hepsinin aynı sene yarıştığını ve törenin  ardından bunun hiç konuşulmadığını düşünebiliyor musunuz? Düşünmek dahi zor. Tam da bu sebeple bunun sembolik bir tablo olması, yani kurgulanması halinde gerçekçi gelmeyeceğini söyledik. Başka filmler, erkeklerle alakalı kategorilerle bu şekilde yan yana konulunca, tezini kanıtlamak isteyen birinin abartılmış argümanı gibi duruyor.

Kadının Hala Adı Yok 

Sinema, Hollywood’dan dünyanın başka köşelerine kadar hala erkeklerin görünürlüğünün ezici olduğu bir alan. Hem geçmişte kadınların içine sızmayı başaramadığı bir külliyat var ortada, hem de geçen yıllar içerisinde, kadınların piyasada görünürlüğünün artmış olması bile eşit muamelenin yanına yaklaşamıyor. 2007-2012 yıllarında en çok izlenen 500 filmin istatistikleri durumu fazlasıyla ortaya koyuyor: filmlerde konuşan karakterlerin sadece %30.8 i kadın, kadın aktörlerin %26.2’si filmlerde çıplaklık içeren sahnelerde yer alıyorlar (erkeklerde bu oran %9.4). 2013 Forbes verilerine göre, en çok para kazanan on erkek oyuncuya ayrılan bütçe 465 milyon dolar, en çok kazanan on kadın oyuncuya ayrılan bütçe 181 milyon dolar. Yani erkeklerin kazandığı ücret, kadınlarınkinin 2 buçuk katından daha fazla. Ayrıntıya inecek olursak, aynı sene Robert Downey Jr. 75 milyon dolar kazanıyorken, en çok kazananlar sırasında yer alan ilk kadın Angelina Jolie. En çok kazanan isimlerin yer aldığı karma listenin onuncu sırasındaki Angelina Jolie’nin kazandığı meblağ ise 33 milyon dolar. Genel tabloyla örtüşen bir biçimde, e çok kazanan erkek, en çok kazanan kadının 2 katından daha fazla para alıyor. En İyi Yönetmen adayı olmuş dört kadın var Akademi tarihi boyunca ve bu ödülü kazanan tek isim Kathryn Bigelow. Daha fazla veri ile piyasadaki erkek dominasyonunu sergileyen ingilizce bir infografiyi yazının en altına kondurduk.

Meseleyi Türkiye Sineması çerçevesinde ele alacak olursak, yakın zamanda sitemizde yayınlanan “Hep Yek Fragmanları Taciz Hakkında Ne Söylüyor” yazısını ve akabinde Türkiye’deki sinema yazarı kadınların yayınladığı bildiriyi düşünmekte fayda var. Daha kadınların temsiliyeti hususundaki tartışmalara detaylı olarak giremeden, tecavüz kültürüyle savaşmanın kendisi tepki sebebi sayılabiliyor. Erkekler tarafından çekilen, erkekleri her anlamda öven kültürü meşrulaştıran, erkeklerin dilini kadınları aşağılayarak kullanan nice film, taciz ve tecavüzden nemalanabilirken, buna ses çıkartan kadınların haksızlığını belirleyen merci, yine her nasılsa erkek tahakkümünü var eden kültür oluyor. (neden bahsettiğimizi anlamak için “tecavüzün komedisi olmaz” şeklindeki ekşi sözlük sayfasını ziyaret edebilirsiniz)

8 Mart keşke sadece kozmetik firmalarının indirim yaptığı anlamsız, 14 Şubat gibi kutlayanlarla dalga geçilebilecek bir gün olsaydı. Ama 8 Mart’lara ihtiyacımız var. Kadınların kendi sözünü üreterek dünyayı dönüştürmesine ihtiyacımız var. Erkek tahakkümüne yılda bir günlüğüne hep beraber dur demeye ihtiyacımız var.  Sanki kadınlar ve diğer cinsel azınlıklar öldürülmüyor, tecavüze uğramıyor, tahakküm mekanizmalarınca her alanda zaptedilmiyor gibi davrananlara, gerçekte neler olduğunu anımsatmaya ihtiyacımız var. 

O yüzden bugün ev işlerini Marslılar yapsın, kadınlar meydanlara!

womenInFilm-light-revised

*Ana görsel: http://www.aljazeera.com.tr/sites/default/files/2015/03/07/aile-degil-kadiniz-eylemi.jpg

** Yazının sonunda kullanılan görsel: https://www.nyfa.edu/film-school-blog/wp-content/uploads/2014/10/Gender-Inequality-in-Film.jpg

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi