17. yüzyılın sonlarında özellikle Avrupa’daki biyolojik düşünce; Ortaçağ Aristo metafiziği kavramı olan, her türün kendi karakteristiği olduğunu öne süren özcülükten etkilendi. 19 yüzyılın başlarında ise Lamarck, “türlerin transmutasyonu” teorisini ortaya attı. Yine aynı yüzyıl içerisinde Darwin’in evrim teorisi bilim dünyası tarafından kabul görmeye başlandı. Darwin’e göre, türler doğal seçilim yoluyla bir ya da birçok ortak atadan evrilmiştir. Bu bilgiler ışında belirtmek gerekiyor ki evrim sürecinin bizler açısından en önemli halkası hiç kuşku yok ki insanın ta kendisi. Nitekim, kendisini hayvanlardan üstün gören insan ırkı, Dünya’nın kendisi için yaratıldığına inanarak kimi zaman egosunu tatmin etmek kimi zaman ise hayatta kalabilmek adına – hayatta kalabilme faktörünü hem beslenme hem de korunma güdüsü olarak açıklayabiliriz – dini inanışlarıyla birleştirdiği düşünce biçimiyle hayvanlara zulmetmeye devam ediyor. Oysa Dünya’nın insan için yaratıldığı fikri çok yanlıştır.

Cosmos: A Spacetime Odyssey’de insanoğlunun Dünya üzerinde yaşadığı zaman çok güzel bir örnek ile tasvir edilir. Belgesele göre; Dünya’nın var olduğu ilk günden bugüne geçen zaman 1 yıl yani 365 gün olarak ele alınır ve insanoğlunun Dünya üzerindeki varlığının yalnızca 1 gün olduğu söylenir; buna göre Dünya’nın oluşumu 1 Ocak olarak kabul edilirse insanoğlunun Dünya üzerindeki serüveni ancak 31 Aralık günü başlayacaktır. İnsanoğlundan önce yaklaşık 150 milyon yıl Dünya üzerinde hüküm süren dinozorlar, Dünya’ya çarpan bir meteor sonucunda yok olmuştur. Kimi bilim insanlarına göre meteor sonrası tüm dinozorların Dünya üzerindeki varlıkları tamamen son bulmuştur, kimilerine göre ise dinozorların bir kısmı evrim sürecinin bir halkası olarak bugünkü bir takım kuş türlerinin atası olarak kabul edilmektedir. Zira; 1993 yılında vizyona giren Jurassic Park’ta da kuşlar ile dinozorlar arasındaki benzerlik farklı şekillerde ele alınmıştır. Michael Crichton’ın aynı isimli eserinden Steven Spielberg tarafından beyazperdeye uyarlanan ilk filmin evrim teorisiyle ve insanoğlunun dinozorlarla olan meselesiyle ciddi bir derdi vardı. İlk filmden 22 yıl sonra vizyona giren Jurassic World ise ilk filmin ardından çekilen iki devam filmini görmezden gelerek direkt olarak ilk filmin devamı niteliği taşıyor ve soruyor: kapitalizm hayatlarımızı bu denli etkilerken,  Jurassic Park kapanmasa günümüzde bu park nasıl bir hale gelirdi?

İlk uzun metrajı Safety Not Guaranteed ile dikkatleri üzerine çeken Colin Trevorrow’ın yönetmen koltuğunda oturduğu film, başarısızlıkla sonuçlanan Jurassic Park’ın, Jurassic World adıyla yeniden açılmasının ardından yaşananları konu alıyor. En baştan belirtmek gerekiyor ki aradan geçen 22 senede neler olduğuna dair filmde, herhangi bir bilgi verilmiyor. Zira, film süresince ikinci veya üçüncü filmle ilgili herhangi bir referans da bulunmuyor. Aksine Jurassic World, ilk film dışında serinin diğer filmlerini görmezden geliyor. Açıkçası, bu tercihin çok da yanlış olduğunu söylemek mümkün değil; dinozorlar San Diego’ya kadar gelmişken yeniden bu parkın açılacağına izin verilmesi, fazla iyimser bir bakış açısı olurdu. Bu sebeple, yukarıda da belirttiğim gibi Jurassic World için direkt olarak ilk filmin devamı diyebiliriz. Aradan geçen yıllarda neler olmuş veya park yeniden nasıl bu kadar kar eden bir yer haline dönüşmüş, film bunu anlatma gereği duymasa da yıllar içerisinde kapitalizmin ulaştığı nokta birçok şeyi açıklamaya yetiyor. Trevorrow’un da, ziyadesiyle filmin de derdi kapitalizmle. Disneyland’ı aratmayan – hatta çok benzeyen – Jurassic World’un kar edebilmesi için üretilen yeni yaratıklar, bu yaratıklara verilen sponsor isimleri iyi bir gözlem sonucu ortaya çıkartılmış. Tema park konseptinde ise, yakın zamanda vizyona giren ve büyük hayal kırıklığı yaratan Tomorrowland ile karşılaştıracak olursak; Tomorrowland’in görsel açıdan Jurassic World’ün ihtişamının altında ezildiği kuşku götürmez bir gerçek.

Stüdyo için böylesine önemli bir filmi – bütçeyi de diyebiliriz – henüz ikinci uzun metraj denemesi olacak bir yönetmene emanet etmek büyük risk taşıyordu. Fakat, oldukça düşük bir bütçeyle çektiği Safety Not Guaranteed, bir bakıma yönetmenin geleceğinin ne kadar parlak olduğunun kanıtıydı. Bu konuda yönetmenin, kendisine güvenenleri mahcup etmediğini söylemek gerekiyor. 90’larda çekilen ilk filme saygı duyarak filmini bu düzlemde tutmayı kafaya koymuş Trevorrow. Jurassic Park’ta olduğu gibi dinozorların ortasına yerleştirdiği iki çocuk karakter üzerinden aksiyonun dozunu ayarlayan yönetmen, hikayeyi de yine tesadüfler silsilesiyle ilerletiyor. Üstelik sistem eleştirisi olarak kullanabileceği tüm malzemeyi de kullanıyor.

Filmle ilgili merak edilen bir diğer konuya gelecek olursak; filmden, geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir klipte Owen (Chris Pratt) oldukça seksist bir konuşma yapıyordu. Bu sahneyle birlikte filmin cinsiyetçi bir tavır benimseyip, benimsemediği üzerine birçok fikir yürütüldü. Açıkçası, bahsedilen sahne klipte de görüleceği üzere son derece lüzumsuz. Owen’ın kadına bakış açısı ve takındığı tavır kabul edilebilir değil. Lakin, bu sahne dışında filmin seksist olduğu görüşüne katıldığımı söyleyemeyeceğim. Günümüzde plaza insanı olarak tabir ettiğimiz, insan profiline uygun bir kadın karakter seçilmiş. Claire ( Bryce Dallas Howard) dinozorların serbest kalmasıyla başlayan süreçte topuklu ayakkabılarını dahi çıkarmadan mücadele ediyor. Birçok kişi tarafından komik bulunacak bu durumu ben yerinde bir tercih olarak görüyorum. Asıl, topuklu ayakkabılarını çıkartıp, üstünü başını değiştirmeyi tercih etseydi daha yanlış bir tercih yapılmış olurdu. “Erkek gibi” olmak yerine olduğu gibi kalarak mücadele etmeyi tercih eden bir karakter profili resmediliyor. Yine Claire üzerinden okuma yapacak olursak yeğenlerini merak etmesi, ölen dinozorun başında durması gibi sahneler güçlü kadın profilinden “iyi bir anne” modeline dönüştüğü fikri vermemeli. Bu daha çok insan olmak, olabilmek ile ilgili bir durum olarak görülmeli.

Adayı ilk kez gördüğümüz sahnelerde kullanılan görsel efektler son derece amatör bir izlenim veriyor. Bilgisayar ürünü olduğu belli olan kalabalıklar, belinden aşağısı silinmiş insanlar son derece ucuz duruyor. Fakat dinozorların sahneye çıkmasıyla işin rengi değişiyor. İzleyenlerin hatırlayacağı üzere serinin üçüncü filmi, ilk filmden sekiz sene sonra çekilmiş olmasına rağmen son derece kötü görsel efektlere sahipti. En azından Jurassic World, dinozorların gerçekçiliği konusunda başarılı. Fakat, filmin üç boyutlu olarak vizyona girmesinin altında bilet fiyatının daha pahalı olması dışında mantıklı bir sebep bulamıyorum. Üstelik aksiyon açısından yorucu sahnelere sahip olmamasına karşın, üç boyutlu gözlük kullanımı filmi yorucu bir hale sokuyor.

Yazının başına dönecek olursak, son derece başarılı bir insan ve kapitalizm tasviri yapan film, seyirciyi heyecanlandırmayı başaracak aksiyon sahnelerine sahip. Daha iyi olabilir miydi, eldeki malzemeyle sanmıyorum. Bu sebeple filmi, dolayısıyla Trevorrow’u başarılı buluyorum. Ancak itiraf etmek gerekiyor ki ilk filmin büyüsünü sinemada yaşayanların, aynı atmosferi bir kez daha yaşaması pek mümkün gözükmüyor.

17. yüzyılın sonlarında özellikle Avrupa’daki biyolojik düşünce; Ortaçağ Aristo metafiziği kavramı olan, her türün kendi karakteristiği olduğunu öne süren özcülükten etkilendi. 19 yüzyılın başlarında ise Lamarck, “türlerin transmutasyonu” teorisini ortaya attı. Yine aynı yüzyıl içerisinde Darwin’in evrim teorisi bilim dünyası tarafından kabul görmeye başlandı. Darwin’e göre, türler doğal seçilim yoluyla bir ya da birçok ortak atadan evrilmiştir. Bu bilgiler ışında belirtmek gerekiyor ki evrim sürecinin bizler açısından en önemli halkası hiç kuşku yok ki insanın ta kendisi. Nitekim, kendisini hayvanlardan üstün gören insan ırkı, Dünya’nın kendisi için yaratıldığına inanarak kimi zaman egosunu tatmin etmek kimi zaman ise hayatta kalabilmek adına - hayatta kalabilme faktörünü hem beslenme hem de korunma güdüsü olarak açıklayabiliriz - dini inanışlarıyla birleştirdiği düşünce biçimiyle hayvanlara zulmetmeye devam ediyor. Oysa Dünya’nın insan için yaratıldığı fikri çok yanlıştır. Cosmos: A Spacetime Odyssey’de insanoğlunun Dünya üzerinde yaşadığı zaman çok güzel bir örnek ile tasvir edilir. Belgesele göre; Dünya’nın var olduğu ilk günden bugüne geçen zaman 1 yıl yani 365 gün olarak ele alınır ve insanoğlunun Dünya üzerindeki varlığının yalnızca 1 gün olduğu söylenir; buna göre Dünya’nın oluşumu 1 Ocak olarak kabul edilirse insanoğlunun Dünya üzerindeki serüveni ancak 31 Aralık günü başlayacaktır. İnsanoğlundan önce yaklaşık 150 milyon yıl Dünya üzerinde hüküm süren dinozorlar, Dünya’ya çarpan bir meteor sonucunda yok olmuştur. Kimi bilim insanlarına göre meteor sonrası tüm dinozorların Dünya üzerindeki varlıkları tamamen son bulmuştur, kimilerine göre ise dinozorların bir kısmı evrim sürecinin bir halkası olarak bugünkü bir takım kuş türlerinin atası olarak kabul edilmektedir. Zira; 1993 yılında vizyona giren Jurassic Park’ta da kuşlar ile dinozorlar arasındaki benzerlik farklı şekillerde ele alınmıştır. Michael Crichton’ın aynı isimli eserinden Steven Spielberg tarafından beyazperdeye uyarlanan ilk filmin evrim teorisiyle ve insanoğlunun dinozorlarla olan meselesiyle ciddi bir derdi vardı. İlk filmden 22 yıl sonra vizyona giren Jurassic World ise ilk filmin ardından çekilen iki devam filmini görmezden gelerek direkt olarak ilk filmin devamı niteliği taşıyor ve soruyor: kapitalizm hayatlarımızı bu denli etkilerken,  Jurassic Park kapanmasa günümüzde bu park nasıl bir hale gelirdi? İlk uzun metrajı Safety Not Guaranteed ile dikkatleri üzerine çeken Colin Trevorrow’ın yönetmen koltuğunda oturduğu film, başarısızlıkla sonuçlanan Jurassic Park’ın, Jurassic World adıyla yeniden açılmasının ardından yaşananları konu alıyor. En baştan belirtmek gerekiyor ki aradan geçen 22 senede neler olduğuna dair filmde, herhangi bir bilgi verilmiyor. Zira, film süresince ikinci veya üçüncü filmle ilgili herhangi bir referans da bulunmuyor. Aksine Jurassic World, ilk film dışında serinin diğer filmlerini görmezden geliyor. Açıkçası, bu tercihin çok da yanlış olduğunu söylemek mümkün değil; dinozorlar San Diego’ya kadar gelmişken yeniden bu parkın açılacağına izin verilmesi, fazla iyimser bir bakış açısı olurdu. Bu sebeple, yukarıda da belirttiğim gibi Jurassic World için direkt olarak ilk filmin devamı diyebiliriz. Aradan geçen yıllarda neler olmuş veya park yeniden nasıl bu kadar kar eden bir yer haline dönüşmüş, film bunu anlatma gereği duymasa da yıllar içerisinde kapitalizmin ulaştığı nokta birçok şeyi açıklamaya yetiyor. Trevorrow’un da, ziyadesiyle filmin de derdi kapitalizmle. Disneyland’ı aratmayan - hatta çok benzeyen - Jurassic World’un kar edebilmesi için üretilen yeni yaratıklar, bu yaratıklara verilen sponsor isimleri iyi bir gözlem sonucu ortaya çıkartılmış.…

Yazar Puanı

Puan - 71%

71%

Son derece başarılı bir insan ve kapitalizm tasviri yapan film, seyirciyi heyecanlandırmayı başaracak aksiyon sahnelerine sahip. Daha iyi olabilir miydi, eldeki malzemeyle sanmıyorum.

Kullanıcı Puanları: 3.45 ( 4 votes)
71
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi