Sinema üzerine yazdığım yazıların birkaç tanesine – belki daha da fazlasına – artık çalışmayan bir kanal olan CNBC-e ile başlamam tesadüf olmasa gerek. Ortaokul ve lise yıllarıma denk gelen zamanlarda çok başarılı bir sinema programına sahip olan kanal, film festivali, sinematek, DVD arşivi gibi kanallara erişimi olmayan Anadolu şehirlerinde sinema tutkunları için büyük bir imkan yaratmıştı. Ben de bundan oldukça yararlandım. Muhtemelen bundan on beş yıl kadar önce bir Mart ayında Kieslowski’yi odak yönetmen seçmişler ve adını hep duyduğum – okuduğum, diyelim – Üç Renk üçlemesini göstermeye karar vermişlerdi. Üç hafta boyunca Çarşambaları aksatmadan bu üçlemeyi izlemiştim. İşte Julie Delpy ile tanışmam – maalesef şahsen olamasa da – bu şekilde oldu. Bir sonraki buluşmamız da yine aynı kanal vesilesi ile izleyeceğim Before Sunrise ile olacaktı.

1993 yılında Julie Delpy, Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk: Beyaz filminde rol aldığında henüz 24 yaşındaydı. Her oyuncunun yakalayamayacağı bir fırsat gibi görünse de bu, Delpy’nin bu filmden önceki kariyerini de hatırlamakta fayda var.

1969 yılında Paris’te tiyatrocu bir aileye doğan Julie Delpy, daha on dört yaşındayken Godard tarafından keşfediliyor. Godard’ın 1985 yılında çektiği Détective isimli az bilinen filminde rol alan Delpy, hemen sonrasında Leos Carax’ın ikinci filmi Mauvais Sang’da bir rol kapmayı başarıyor. Daha sonra, başka bir büyük Fransız yönetmen Bertrand Tavernier’nin La Passion Béatrice filminde yer alıyor. Hatta, bu filmdeki rolü ile César ödüllerinde, umut vaat eden genç oyuncu adaylığı kazanıyor. 1990 yılında Agnieszka Holland’ın büyük yankı uyandıran Europa Europa filminde yer alınca da görece uluslararası bir tanınırlığa sahip oluyor. İşte bu noktada, Kieslowski’nin üçlemesinde yer alıyor.

Julie Delpy 24 yaşına kadar çalıştığı yönetmenleri ve rol aldığı filmleri düşündüğümüzde, sonraki kariyerine dair yanlış fikirlere kapılabileceğimiz bir oyuncu da aynı zamanda. Duru bir güzelliğe sahip, çeşitli rollerin altından kalkabilen bir Fransız aktris, kendine Hollywood’da yer bulmaya kalkarsa olabilecekleri hepimiz tahmin ediyoruz. Bu sebeple de Julie Delpy uluslararası üne kavuşmanın eşiğindeyken biraz bocalıyor, düşük kaliteli bazı yapımlarda rol alıyor ve eski parlak günler gittikçe uzaklaşmaya başlıyor. Fakat, Julie Delpy’nin kariyerinin ikinci kısmında önemli iki atılım var. İlki Richard Linklater ile birlikte çalışmaya başlaması olsa gerek.

Julie Delpy, 1995 yılında Richard Linklater’ın Before Sunrise filminde rol aldığında herkes tarafından “Before Üçlemesindeki Kadın” olarak tanınacağı bir maceraya atılmış oldu. Linklater’ın gelenekselin içindeki deneysel tarzı (tek plan filmler, canlandırmalar, senaryosuz ya da oyuncuların katkıları/doğaçlamaları ile çektiği filmler), bu üçlemenin bu kadar meşhur olmasında etkili olsa da, 20 yılı aşkın süredir basit bir karşılaşma/aşk filmin hala daha izleniyor olması şüphesiz Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin ekranda yarattığı uyumdan ötürü olsa gerek.

Julie Delpy Kamera Arkasında

Delpy’nin atılımlarından ikincisi ise film yapmaya başlaması kuşkusuz. 21. yüzyılın derinliklerine doğru ilerlerken bizi şaşırtan binlerce şeyi görmemize rağmen hala alışamadığımız şeylerden biri de kadınların her alanda hala daha ayrımcılığa uğruyor olması. Şüphesiz sinema da buna dahil. Kadın yönetmenlere pek az şans verilmesi, hatta pozitif ayrımcılıkmışçasına “kadın yönetmen” diye bir kategorinin oluşturulması bunlara verebileceğimiz örneklerden biri. Böylesine haksız bir rekabetin olduğu bir alanda, Julie Delpy’nin sinema yapmaya başlaması, hatta oldukça iyi eleştiriler alan filmlere imza atması, kendine özgü, hoş bir dili kurması sevindirici.

Birkaç kısa filmden sonra, Before Sunset’in senaryosuna katkıda bulunan Delpy, 2007’de herkesçe çok sevilen 2 Days in Paris isimli filmi yaptı. Yaptı derken, öylesine seçilmiş bir kelime değil bu. Filmin yönetmeni, yazarı, yapımcısı, kurgucusu, bestecisi ve başrol oyuncusuydu Delpy. İki yıl sonra yine bir bütünlüklü görev üstlenerek The Countess filmine imza attı. 2012’de ise 2 Days in Paris’in devamı sayılabilecek 2 Days in New York ile seyircilerin karşısına çıktı. Bu film de ilki kadar sevilmişti. Geçtiğimiz yıl ise ülkemizde de gösterilen Lolo isimli filmi yapan Delpy, Depardieu-Auteil-Elmaleh gibi oyuncuların bayrağını taşıdığı 90’lar sonu 2000’ler başı komedilerine göz kırpan, yeni dönem Fransız komedisinin önemli isimlerinden biri sayılabilir artık. Nedense üzerinde pek durulmasa da, Linklater’ın üçlemesinin son iki ayağı Before Sunset ve Before Midnight’ın senaryosunu Linklater ve Hawke ile beraber yazan Delpy, bu filmlerle En İyi Senaryo dalında Oscar adaylığı bile almıştı.

Détective’deki küçük kızdan Üç Renk: Beyaz ve Europa Europa’daki genç kadına oradan kurtlar sofrası Hollywood’a uzanan yolculuğu ile Delpy, kendisine Céline rolü ile dünya sinemasında bir yer açmış, bununla yetinmemiş, Fransız komedisinin yeni sayfasını açan önemli bir yönetmen olmak yolunda da önemli adımlar atmış. Julie Delpy’nin akıllara kazınan rolleri kadar yönettiği filmlerle de hatırlanacağı kuşkusuz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi