36. İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’de ilk kez izleyici karşısına çıkan, Cate Blanchett’in mükemmel oyunculuğuyla 13 farklı karaktere hayat verdiği Manifesto filminin yönetmeni Julian Rosefeldt ile filmin yapım süreci, değindiği noktalar ve tabi ki sanat üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Ecem Şen

Deşifre ve Çeviri: Derya Işık

Ecem Şen: Manifesto aslında en başında sizin oluşturduğunuz bir video art enstalasyonuydu. Bunu uzun metraj filme çevirme fikri nasıl gelişti? 

Julian Rosefeldt: Aslında bu daha ilk başlarda aklımda olan, bir filme de çevrilebileceğini düşündüğüm bir şeydi. Asıl fikir enstalasyonu üretmekti. Ama bunu üretebilmek, bu fikre bir finansman sağlamak için bazı insanları ikna etmem gerekiyordu. Örnek vermek gerekirse Bavyera’da bulunan bir radyo ve televizyon kanalı olan  Bayerischer Rundfunk diyebilirim. Onlar televizyonda yapılan sanatla ilgileniyorlar. Bu projeyle gerçekten de çok ilgilendiler. Ama tabii ki de bir film versiyonuna ihtiyaçları vardı. Sonuçta bir televizyon kanalından bahsediyoruz. 13 tane enstalasyonu yayınlayamazlardı. Ben de bu yüzden her şeyi en baştan düşünmek zorunda kaldım. Aynı materyallerle farklı bir şekilde nasıl bir iş ortaya çıkarabileceğimi düşündüm.

Projenin şimdiki haline baktığımda bunu Cate’ten başkasının yapamayacağını düşünüyorum.

Ecem Şen: Bütün filmi üstlenecek karakterin Cate Blanchett olmasına nasıl karar verdiniz? Aklınızda farklı adaylar da var mıydı?

Julian Rosefeldt: Aslında onunla daha bu film fikri ortada yokken tanışmıştık. Neredeyse 6 yıl önce Berlin’de ortak bir arkadaşımız sayesinde benim bir çalışmamın açılışının olduğu müzede tanıştık. Aslında normalde çalışmalarımı sanat enstitülerinde sergilerim. Cate, Berlin’e bir film çekimi için gelmişti. Ortak arkadaşımız onu benim açılışıma getirdi ve bu şekilde tanışmış olduk. Cate benim çalışmalarıma rastlamış oldu. Daha sonra sohbet etmeye başladık. İşte tam da o akşam birlikte çalışma fikri ortaya çıktı. Sonrasında onunla yapabileceğim ortak bir çalışma için aklıma bir fikir gelene kadar aradan 3 yıl geçti. Daha sonra başka bir projem için araştırma yaparken sanatçılara ait bu manifestolara rastladım. Sanırım tam o sırada bir şey hissettim. Aslında bu hissettiğim şeyi en başından beri biliyordum. Gerçekten de Cate’in değişik kişiliklere bürünmesini istemiştim. Sonra bu manifestoları okuduğumda, içinde kendimden bir şeyler buldum. Ne de olsa ben de bir sanatçıyım. Birkaç tanesini yazdım fakat aniden inanılmaz hatta ütopik ve hayali denebilecek bir fikir geldi aklıma. Bunun Cate ile benim birlikte çalışabileceğimiz bir şey olabileceğini düşündüm. Böylece onu aradım. Aradan geçen yıllar boyunca iletişimimizi koparmamıştık ve birkaç kere de görüşmüştük. Aslında bence ona bu fikrimi anlattığımda oldukça şaşırmıştı. Çünkü daha önce benim içinde diyalog olmayan çalışmalarımı görmüştü. Bence muhtemelen ona içerisinde diyalog olacağını söylememe rağmen sonrasında tam tersiyle karşılaşacağını düşünmüştür. Aslında bu iş onunla birlikte çalışma fikriyle ortaya çıkmıştı diyebilirim. Projenin şimdiki haline baktığımda bunu Cate’ten başkasının yapamayacağını düşünüyorum.

Ecem Şen: Manifesto’ya baktığımızda, her bölüm kendi başına bir anlam ifade ederken bir araya getirildiklerinde de yepyeni bir anlama bürünebiliyorlar.

Julian Rosefeldt: Evet, bununla bağlantılı olarak ilk soruya tekrardan dönmek istiyorum. Çünkü cevabım biraz kısa oldu sanırım. Film enstalasyonunu yaptığımız zaman filmi yapmanın kolay olacağını düşünmüştük. Çünkü neyle çalıştığımızı biliyorduk. Ama tam tersi oldu. Çünkü seyirci ve seyircinin beklentisi bir sanat enstalasyonununkiyle karşılaştırıldığında çok farklı. Bir sanat enstalasyonunda tecrübe edeceğin her şeye hazırsındır. Ne olursa olsun herhangi bir sürpriz karşısında şaşkınlığa uğramazsın. Çünkü tek bir format yoktur. Sanat müzelerinde birçok farklı format vardır. Sinemada, film endüstrisinde ise uzun metrajlı film çekimleri vardır. Bir sinema salonuna gidip koltuğunuza oturduğunuzda ve film başladığında bir kurgu izlemeye başlarsınız. Bizden size bir hikaye anlatmamızı beklersiniz. Bunu kimse inkar edemez. Daha öncesinde bu filmin diğer filmler gibi olmadığını okusanız bile “o hikayenin” gelmesini beklersiniz. Ama Manifesto bir hikayeden oluşmuyor. Sadece durumlardan oluşuyor. Tuhaf şeylerin meydana geldiğini söyleyebilirim. İçerisinde çok fazla cümle yapısı var. Bir hikaye olmamasına rağmen, asıl amaç insanları bu filme çekebilmekti. Bu yüzden de enstalasyonda olduğundan çok farklı bir şekilde düşünmemiz gerekiyordu. Şimdi sadece filmi izlediniz, fakat enstalasyonu da gördüğünüz zaman aslında aynı materyallerden oluştuklarını fark edeceksiniz. İçerikleri aynı fakat işlevleri birbirinden çok farklı.

Bu proje sanatçıların kendi zamanlarından daha ileriyi görebildiklerini gösteriyor.

manifesto2-filmloverss

Ecem Şen: Evet, sinema izleyicisinin beklentisi genellikle sonu – başı olan bir hikaye izlemeye yönelik. Peki 36. İstanbul Film Festivali’nde Manifesto’nun gösterimlerinde aldığınız reaksiyonlar nasıldı?

Julian Rosefeldt: Çok iyi, çok iyi evet. Birkaç tane soruyla karşılaştım. Fakat bunlar hep karşılaştığım şeyler. Çok normal tabii ki. Çünkü bunlar sorulmasını beklediğim sorulardı. Filmin ana fikrine daha derinden baktığım zaman, projenin gerçekliği hakkında konuşmayı seviyorum. Çünkü şimdiyle 3 yıl önce Manifesto hakkında fikirler oluşturmaya başladığım zamanı kıyaslarsam filmimin şuan ile daha alakalı olduğunu söyleyebilirim. Çünkü içinde bulunduğumuz dünya oldukça değişti. Bu nitelikli diyalogların, toplumsal ve sosyal diyalogların yer aldığı bir proje. Çünkü günümüzün çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Benim ülkemde veya sizin ülkenizde, Amerika’da, Hollanda’da, Fransa’da bütün dünyada yükselmekte olan bir popülizm var. Aslında bu proje bize çekinmeden yüksek sesle ne düşündüğümüzü söyleyebileceğimizi öğretiyor. Ama bunun  için öncelikle söyleyecek bir şeylerin olmalı. Yani ortaya çıkıp da sadece anlamsız bir gürültü yapmanın çekici gelen bir tarafı yok. Bu proje ayrıca sanatçıların kendi zamanlarından daha ileriyi de görebildiklerini gösteriyor bize. Sanatçılar daha olmamış ama olabilecek şeyleri sıklıkla hissedebiliyorlar. Sanatı bir konuşma dili olarak kullanabiliyorlar. Manifesto’daki bazı metinlerde öngörüler olduğunu söyleyebilirim. Bazı metinlerin o zamanlarda yazıldığına inanamazsınız. Örneğin, başlangıçta kameranın endüstriyel atıkların üzerinden geçtiği yerde Cate’i evsiz bir adam olarak görüyoruz. Metin gerçekten de kapitalizm ve Doğu’da gelişen olaylarla birlikte günümüzün dünyasında neler olup bittiğini anlatıyor bizlere. Ki bunlar eski zamanlarda yazılmış şeyler. Bu demek oluyor ki sanatçılara kulak vermemiz gerekiyor.

Ecem Şen: Karakterlerin yanı sıra mekanlar da kurulan her bir hikayeyi tam anlamıyla tamamlıyor. Bu bağlamda mekanları da filminizdeki gizli karakterler olarak tanımlayabilir miyiz?

Julian Rosefeldt: Evet gerçekten de öyleler. Ayrıca çok önemli baş kahramanlar olduklarını da söyleyebilirim. Her şey Berlin ve çevresinde çekildi. Fakat Berlin çok da ortaya çıkmıyor aslında. Evet Berlin olduğunu biliyoruz fakat Berlinliler bile çoğu mekanın neresi olduğunu çıkartamazlar. Bu kasıtlı yapılan bir şeydi. Ben her zaman tanınması ve bulunması zor olan mekanlar aramayı uygun buluyorum. Bunun seyirciyle bir uyum yakalayabilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çok sık yapılan bir şeydir ve bir tür hikaye anlatımıdır. Mimari ise gerçekten her şeyi tasvir eden bir konumdadır. Eylem daha meydana gelmeden önce o eylemi anlatır niteliktedir. Karanlık bir gecede dar bir sokak görünce kötü bir şeylerin olacağını bilirsiniz. Ben bunu yapmamaya çalıştım. Yani benim filmlerimde  sıklıkla tuhaf mimariler veya size sorular sorduracak daha dikkatli olmanızı sağlayacak şeyler göreceksiniz. Yani olay meydana geldiğinde siz her şeyin daha farkında bir halde olacaksınız.

Bu metinler sanat tarihinin çok büyük bir parçası.

Julian Rosefeldt ve Cate Blanchett

Ecem Şen: Karakterler birçok kesimden temsiller barındırıyor. Ve her biri filmde çok net arketipler aracılığıyla sergileniyor. En farklı görünen karakterlerin bile aslında kendi dış görünüşleriyle başka bir alt kültürün üyesi oldukları ortada. Karakterlere bu kadar belirgin özellikler yüklemek sizin modern dünyanın bir getirisi olan tektipleşmeye yönelik bir eleştiriniz olarak okunabilir mi?

Julian Rosefeldt: Aslında pek sayılmaz. Çünkü bu filmde tek bir karakter yok. 90 dakika içerisinde de tüm karakterleri tamamen anlatabilecek yeterli bir zaman da yok.  İnsanlar ne derse desin bu pek de doğal sayılmaz. Çünkü gerçekte bunlar sanatçıların manifestolardan yapılmış kayıtları. Biz de bu figürleri ve karakterleri konuşturmaya karar verdik. Ama tabii ki de seyirci bunun her zaman biraz yapay olduğunu düşünecektir. Bu da kasıtlı yapılan bir şey aslında. Bu karakterler yani sizin de dediğiniz gibi  bu arketipler aslında gerçek arketiplerin neredeyse birer karikatür halleri. Bu da  kasıtlı yapıldı tabii. Bu mecazi olarak bize bir toplumun piramidini gösteriyor diyebiliriz. Bu kısıtlı zamanda özellikle de karakterlere metinler okuturken  saf ve inanılabilir bir karakter ortaya çıkartmak mantıklı değildi. Böylece biz de biraz kendimizce eğlendik ve işin üzerinden tekrar geçtik. Bunun manifestoların bize verdiği enerjiyle de alakası var. Manifestoların çoğu, yazarların hala genç oldukları zamanlarda yazılmış. Tam da güvensizliklerini yüksek sesle söylemeye başladıkları dönemlerde yani. Kendilerinden emin görünüyorlar çünkü bu sanatçılar daha sonralarda çok ünlü oldular. Yaptıkları çalışmalar şimdilerde en iyi müzelerde sergileniyor. Ama metinlere yakından baktığınızda onların gerçekten çok genç ve kendilerine güvensiz olduklarını fark edersiniz. Hayatınızda bir güvensizlik olduğu dönemlerde sesiniz yüksek çıkar. İşte metinlerdeki bu kırılganlığı, bu güvensizliği karakterlerdeki belli başlı mizahi yönlerle ortaya çıkarmak istedim. Sanatçılar bu metinleri çok ciddiye almışlardır ki tavırları da ciddidir. Fakat tabii ki sanat gerçekten de ciddiye alınması gereken bir şeydir. Ne kadar karikatür demek istemesem de çünkü böyle demek biraz klişeleştirmek olur, bu metinleri karikatürlere vermek kendi düşüncelerinize karşı gösterdiğiniz mizahi duyguları göstermenin en iyi yoluydu.

manifesto-cate-blanchett-13-karakter-filmloverss

Ecem Şen: Aslında siz tüm bu manifestoları bir araya getirerek performansa dayalı bir sanat eserine çevirdiniz. Yani bir bakıma tüm bu manifestoları yeniden yazdınız diyebilir miyiz?

Julian Rosefeldt: Metinlerin çoğu unutulup gitmiş durumda. Sanat tarihinin eserleri olarak müzelerde yerlerini aldılar. Bu metinlerin gerçekten de sanat tarihinin çok büyük bir parçasını oluşturduğunu belirtmek istiyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi bu metinler sanatçıların çok genç oldukları dönemlerde yazılmışlardır. Bunu çoğu zaman unutuyoruz. Bu sanatçılar daha sonralarda ünlendiler. Eserleri en büyük müzelerde bulunuyor şu anda. Şimdiki sanatçılar bu metinlere sanki sanatçıların o zaman daha meydanda olmayan eserlerinden çıkmış gibi bakıyorlar. Manifestoda olan şey aslında bağlama baktığımızda çok erkek egemen gibi görünse de hepsi bir kadın tarafından seslendirilmiş durumda. Hepsi sadece tekrardan okunmadı, tekrardan sahnelendi. Bunların hepsi bir araya geldiğinde asıl amaç metni orijinal bağlamından alıp şimdilerde de bize bir anlam ifade edip etmediğine bakmak aslında. Ve bence ediyor da. Sonuç olarak evet, orijinal metnin tekrardan sahnelenmesi diyebiliriz. Ben gerçekten de genç insanların manifestolardan bölümler alıp bunları tweetlerine yazmalarından çok mutluluk duyuyorum. Beni daha da sevindiren şey ise bu metinlerin tekrardan ortaya çıkmasını görmek oldu.

Ecem Şen: Peki sizin sanat tanımınız nedir? Sanat sizin için politika, mizah ve hayat arasında bir yerde mi bulunuyor?

Julian Rosefeldt: Bu gerçekten de çok zor bir soru. Sanat nedir? Buna birçok farklı cevap verilebilir. Sanat bir yaşam biçimidir. Sanatla birlikte sadece görmeyi değil ayrıca gördüğünüz şeye somut bir biçimde tepki vermeyi de seçmiş olursunuz. Hayatla ilişkilendirebilen bir tutkudur diyebilirim. Hayatın en küçük zerresinde bile var olabilir. Farklı sanatçılara bu soruyu sorduğunuzda farklı farklı cevaplar alabilirsiniz. Biz gerçekten de bu projenin bizi seçtiğine inanıyoruz. Buna gerçekten inanıyorum. Sanatçılar toplumun sesi olmak açısından gerçekten de önemli bir roldedirler. Özellikle de bu zamanlarda bence. Sanatı ve politikayı ilişkilendirmeye yapılan bir çağrı denilebilir. Bunun şimdilerde her zaman olduğundan daha fazla gerektiğini söyleyebilirim.

Ecem Şen: Peki çekim süreci ve Cate Blanchett ile çalışmak nasıldı?

Julian Rosefeldt: Çok kısaydı. Çekimler 12 günümüzü aldı. Bunun delice olduğunu söyleyebilirim. Zordu fakat çok keyif vericiydi. Cate ile birlikte sette 11 gün geçirdik. Kostümlere ve makyaja ayrılan 2 ek günümüz vardı. Ve bir gün de mekan çekimlerine ayrıldı. İnanılmaz bir şeydi. Çünkü her gün farklı karakterlerle karşılaşıyorduk. Hatta bazen bir gün içerisinde Cate ile 2 farklı karakter çektiğimiz oldu. Cate gerçekten de çok cömert ve büyüleyici bir kadın. Ve ayrıca çok meraklıdır da. Gerçekten çok iyi bir espri anlayışı var.

Ecem Şen: Son olarak, üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?

Julian Rosefeldt: Bu aralar başka bir çalışma üzerinde araştırma yapıyorum. Manifesto’dan sonra iki farklı projeyi tamamladım bile. Ama onlar daha farklı projeler. Şimdi ise çok daha farklı şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum.

Ecem Şen: Çok keyifli bir röportajdı, teşekkürler.

Julian Rosefeldt: Ben teşekkür ederim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi