1965 ve onu takip eden yıllarda Endonezya’da korkunç bir katliam yaşandı. Tam sayısı bilinmese de, 500.000 ile 1 milyon arasında insanın bu katliam boyunca işkenceye maruz kalarak öldürüldüğü belirtiliyor. Aradan geçen 50 yılın ardından, bu katliamın ve öncesi ile sonrasının etkilerinin de halen devam ettiği biliniyor. Bu katliam, paramiliter örgütler tarafından “komünist” olmakla suçlanan insanlara karşı gerçekleştiriliyor ve asıl hedefte Çin Komünist Partisi’nden sonra Asya’nın en büyük komünist partisi olan Endonezya Komünist Partisi yer alıyor. Bu acıların dünyanın gündemine gelmesi ise Amerikalı bir sinemacı sayesinde oluyor. Joshua Oppenheimer, 2002 yılında uluslararası bir sendika tarafından Endonezya’da görevlendiriliyor ve yönetmenin yeni hayatı da bu şekilde başlıyor.

Joshua Oppenheimer: Sendikalı Bir Sinemacı

Şimdiye kadar çektiği iki uzun metraj filmiyle büyük bir ses getirmeyi başaran Oppenheimer, 2012 yılında En İyi Belgesel dalında Oscar adaylığı alan ilk filmi The Act of Killing ile dikkatleri fazlasıyla üzerine çekmeyi başarmıştı. Ona bu filmi çekme fikrini verense, 2002 yılında çıktığı Endonezya yolculuğu olmuş. Onu görevlendirip Endonezya’ya yollayan sendika, Kuzey Sumatra bölgesinde çalışma ve yaşam şartlarının kötülüğü sonucunda hastalıklarla boğuşan ve sık ölümlerle karşı karşıya gelen işçilerin koşullarını gözler önüne seren bir film yapmasını istemiş. Elbette, sendika kapsamında gerçekleştirilecek böylesi bir proje, işçilerin birbirine kenetlenmesinden tutun ilerleyen zamanlarda oluşacak baskılara kadar geniş bir alanda sonuçlar doğurabileceği için, söz konusu işçilerin iş vereni olan Belçikalı şirket, yerel paramiliter gruplardan olan Pancasila Youth’u destekleyerek olası bir işçi birliğinin önüne geçmek istemiş. Pancasile Youth’un tekrar ortaya çıkmasıyla birlikte bazı işçiler, 1965’te yine aynı grubun başı çektiği katliamda öldürülen babalarından ve dedelerinden bahsetmişler. The Act of Killing’in fikren temelleri böylece atılmış.

The Act of Killing: Yeniden Canlandırma ve Vicdani Uyanış

Son yılların en dikkat çeken ve rahatsız edici belgesellerinden biri olan The Act of Killing, Oppenheimer’ın araştırmacı belgeselcilikle birlikte bir topta erittiği sürreal sinema anlayışı sayesinde oldukça eşsiz bir tecrübeye dönüşüyor. En iyi tanımıyla, film içinde film kurguluyor. Böylesi vahşice işlenmiş bir cinayetler dizisini hiç alışık olmadığımız bir şekilde inşa etmeyi tercih ediyor. Filmin kahramanlarını, katliamı gerçekleştiren infazcılardan ve paramiliter grup liderlerinden seçiyor. Endonezya’da geçirdiği yıllar boyunca edindiği bağlantılar ve birikim ile birlikte analitik bir belgesel çözümlemesiyle olayları didaktik bir biçimde anlatmaktansa, yeniden canlandırmayı tercih ediyor. Peki, 1 milyona varan ölümün gerçekleştiği bir katliam nasıl yeniden canlandırılabilir? Bunun cevabı, kendilerini özgür birer insan olarak tanımlayan ve yıllar içinde devlet politikalarıyla birlikte iyice kahraman statüsüne yerleşmiş çete ve paramiliter liderleri tarafından veriliyor.

Oppenheimer’ın böyle bir yol izlemesinin asıl sebeplerinden bir tanesi de, Endonezya’nın resmi olarak hali hazırda tarihini anlatma şeklini takip etmekten geçiyor. 1984 yılına kadar geçen yirmi yıl boyunca katliam hakkında film çekilmesi yasaklanıyor ve 1984 yılında, yeni hükümet bir propaganda filmiyle olan biteni kendi açısından anlatmaya niyetleniyor. Nitekim, yaşananları meşrulaştıran bu propaganda 1998 yılına kadar devam ediyor ve devlet televizyonundan, ilkokullara kadar birçok yerde yayınlanıyor. Endonezya’daki ilkokul çocuklarının yüzde doksana yakınının en az bir kere bu filmleri izlediği söyleniyor. Oppenheimer bu propagandayı takip ediyor. Katliamın asıl aktörlerini, filmin de aktörlerini haline getirerek bir manipülasyon yaratıyor. The Act of Killing’in açılış ve kapanış sekanslarının sürrealliği ve dil anlamında filmden belli ölçüde kopuk olması, bu manipülasyonun tam merkezini oluşturuyor. Araştırmacı belgeselciliği, sabit kamerayla çekilmiş röportajlardan sıyırarak sokakların hareketiyle, halkın halen devam eden korkusuyla ve elbette aslında savaş suçlusu olan kahramanların övünç dolu cümleleriyle besliyor. Üstüne üstlük birkaç rüya sekansıyla belgeseli gerçeklikten uzaklaştırıyor; plastik bir yan evren inşa ediyor. Bu yan evren insanları nasıl öldürdüklerini anlatan infazcılardan biri olan Anwar Congo’nun kabuslarından besleniyor. Filmin açılış ve kapanış sekanslarının absürtlüğü çok kan akmaması için yeni öldürme yöntemleri geliştiren bir infazcının vicdani rahatlığı ile örtüşüyor.

The Look of Silence: 50 Yıl Sonra Cevapların Peşinde

Joshua Oppenheimer’ın The Act of Killing’den iki yıl sonra tamamladığı ve bu sefer olayları diğer taraftan, kurban tarafından anlattığı ikinci belgeseli The Look of Silence ise, çok daha derin bir akışa ve kurguya sahip olarak karşımıza çıkıyor. The Look of Silence, tamamen sırtını gerçeklere dayamak isteyen bir film ve süresi boyunca gerçek cevapları aramaya, soruşturmaya devam ediyor. Abisinin katillerini bulabilmek için çabalayan Ari Rukun’u takip ediyor. Ama bu sefer, filmin yarattığı duygusal çalkantı çok daha ağır ve gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Katliamın sorumlularını iyice betimlemeye gayret eden Oppenheimer, Rukun’un katliamdan sorumlu olan insanlarla evlerinde yaptığı konuşmalardan besleniyor. Artan gerilim The Look of Silence’ın sessizliğini güçlendiriyor ve filmin içindeki kurgulanmış sahnelerin yokluğu bütünlük açısından avantaj sağlıyor. Burada yönetmenin tercih ettiği sinema dili de ön plana çıkıyor elbette. Fakat bu ayrımlarla ortaya çıkan tercihi de doğru şekilde yaptığını şüphesiz eklemek gerek.

The Act of Killing ile The Look of Silence’ın en önemli ortak özellikleri, infazcıların ve paramiliter grupların Amerika’ya fazlasıyşa teşekkür etmesi oluyor. Öldürmeyi, Hollywood’dan öğrendiğini ve özellikle Western filmlerine duyduğu yakınlığı dile getiren, diğer tarafta ödüllendirilmeyi bekleyen bu insanların anlatılarını iki farklı perpektiften izlemek, iki filminde en ayrık noktasını yaratırken bir bütün olarak algılanmasına da yardımcı oluyor. Amerikan televizyonlarının o yıllarda bültenlerde yayınladıkları haberlerden kesitlere de yer veren Oppenheimer, Batı dünyasının bir ülke halkının maruz kaldığı katliama yaptığı katkıya dikkat çekmek istiyor. Yönetmen olarak, iki filmi dahilinde baktığımızda da yalnızca bu açıdan tavrını net biçimde koyuyor ve tarafsızlığını bir tarafa bırakıyor. Filme konu olan bütün elementler kendilerini açıklama ve soruları cevaplama şansı bulabilse de, Batı’nın yarattığı tahribata parmak basmaktan bir beis görmüyor.

Joshua Oppenheimer, iki farklı dil kullanarak iki eşsiz belgesel deneyimi sunmayı başardı. Bir yanda sinemanın uçlarında gezinme hevesi olan ve anlattığı gerçekliği hafife almadan soyutlaştırıp, daha etkileyici metaforlarla besleyen Oppenheimer, diğer yanda yılların iyice derine gömdüğü soru işaretlerini açığa çıkarırken soğuk kanlı cevapların yarattığı şok etkisini, saf sinema anlatımıyla destekliyor. Bu bir yönetmen için oldukça değerli bir kesişim kümesi yaratıyor. Öte yandan, böylesi bir sinemacının henüz iki uzun metraj filminin olması ise oldukça üzücü. Belgesel anlatısı üstünde bu denli rahat oynamak, yalnızca anlattığı konuya olan hakimiyete bağlanamayacak kadar üst düzey bana kalırsa. Joshua Oppenheimer’ın sinemanın dinamikleri dahilindeki hakimiyeti, yakın dünya tarihinin en kanlı ve vahşi katliamlarından birine pek çok noktadan ışık tutuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi