Ingmar Bergman, Alfred Hitchcock, Akira Kurosawa… “Tarihin en büyük yönetmeni kimdir?” sorusuna cevap ararken bu isimler birçok kez anılır. Sinemayı değiştiren ve birçok yeni yönetmene yol gösteren bu isimler, sinemayı şüphesiz ki bir gecede öğrenmediler. Onlar da başka yönetmenlerden ilham aldılar, onların tekniklerinden etkilendiler. Bu isimlerin başında ise nedense günümüzde “en büyük yönetmen” tartışmalarında pek adı anılmayan biri geliyor: John Ford.

“Amerikan sinemasının en büyük yönetmeni” olarak anılmakla birlikte tüm dünyadan sinemacıları etkisi altına almayı başarmış bir isim John Ford. Buna karşın sanki biraz gri bölgede kalmış, filmleri mutlaka izlenmesi gerekenler listelerinde pek popüler (!) olamamış. Hatta çalıştığım üniversitede geçen yıl yapılan Sinema Tarihi sınavında bir öğrencinin onun ismini “John Ford Coppola” olarak yazması da biraz bununla ilgili diye düşünüyorum. Ford’un diğer yönetmenler üzerindeki etkisi o denli yoğun ki, o büyük isimleri onsuz düşünemiyoruz!

Örneğin; Orson Welles’e sevdiği yönetmenler sorulduğunda şu cevabı verir: “Eski ustaları tercih ederim. Yani demek istediğim John Ford, John Ford ve John Ford!”. Ingmar Bergman onu “dünyanın en iyi yönetmeni” olarak anar. Akira Kurosawa, onu sessiz filmlerinden itibaren takip ettiğini ve sinemasında ondan etkiler taşıdığını itiraf eder. Hitchcock’a göre bir John Ford filmi “görsel bir haz”dır.

En Çok Oscar Kazanan Yönetmen

Peki ya John Ford’u bu kadar önemli kılan şey nedir? Mevcut yazıda yönetmenin sinemasını her yönden ele almak ve çözümlemek imkansız, umarım başka bir yazının konusu olur. Fakat onu büyük yapan bazı özelliklerinden bahsetmemek olmaz. Öncelikle Ford’un sinemaya girişi bile bir klasikle gerçekleşir: David W. Griffith’in “Birth of A Nation” filminde bir figüranı canlandırır. Sonrasında gelen sessiz filmleri -ki bugün neredeyse hepsi kayıptır- ile sadece John Wayne’i sinema dünyasına kazandırmakla kalmaz yavaş yavaş bir kariyer oluşturur. Kendisini Darryl F. Zanuck gibi bir yapımcıya ve Katherine Hepburn gibi bir oyuncuya taşıyan bir kariyerdir bu. Sinemanın sessizden sesliye geçtiği dönemde o da Fox ve RKO markaları altında kendi dilini oluşturmaya devam eder. 1935’te çektiği “The Informer” ile Oscar’ı kucaklar. Bu ileride kazanacağı ve tarihe “en çok Oscar kazanan yönetmen” olarak geçmesini sağlayacak dört ödülden sadece ilkidir.

1939 tarihli “Stagecoach” ise birçok efsaneye konu olmuştur. Bunların başında da Orson Welles ile ilgili olan gelir. Welles, ilk filmi Citizen Kane’i çekmek için kendisine gereken her şeyi “Stagecoach”tan öğrendiğini söyler, filmi 40’dan fazla kez izlemiştir. 1942’deki Oscar töreninde Citizen Kane’in sadece “En İyi Senaryo” dalında Oscar kazanması, yıllarca bir skandal olarak nitelendirilecektir. Fakat o yıl, en iyi film ödülünü “How Was Green My Valley” kazanır, yönetmeni ise John Ford’dur! -Pek anılmaz, Citizen Kane’in görüntü yönetmeni Gregg Toland, bu filmden bir yıl önce Ford ile “The Long Voyage Home” filminde çalışmıştır ve iki film tarz bakımından birbirine çok yakındır. Özellikle alçak anahtar ışıklandırma ile yaratılan kara film estetiğinin yanı sıra yüz çekimlerde netliğin bozulması, iki filmin de alamet-i farikası olarak tarihe geçecektir.- Önceki yıl John Steinbeck’ten uyarladığı ve belki de sinema tarihinin en iyi edebiyat uyarlaması olan “The Grapes of Wrath” ile de Yönetmen Oscar’ını kucaklayan Ford, henüz 47 yaşındayken üç Oscarlı bir yönetmen olmuştur bile.

Savaş dönemini belgesellerle geçiren usta yönetmen, “The Battle of Midway” ve “December 7th” filmleriyle yine Oscar kazanacaktır. Savaş sonrası ise kendisini “Ben John Ford, Western yönetmeniyim” olarak tanıtacağı döneme giriş yapılır. “Rio Grande”, “The Quiet Man” ve “The Searchers” gibi filmler, yönetmenin hikaye anlatma tarzının ve teknik tercihlerinin artık iyice belirginleştiği bir dönemin simgesidir.

Sinema Sanatı ve Zanaatının Büyük Bir Ustasıydı

Yeni dönem; yönetmenin altın çağı olmasına karşın, isminin artık pek zikredilmemesinin sebebi olarak da okunabilir. John Ford, İrlanda asıllı olmasına rağmen tam bir Amerikalıydı. Bir yandan Amerikan yerlilerinin yaşamlarını ve davranışlarını iyi analiz ederken bir yandan da yarattığı kahramanlarla her daim birey mitinin arkasında durdu. Filmlerini gerçek mekanlarda, gerçek toz toprak içerisinde çekmeyi severdi ve hiçbir zaman storyboard kullanmazdı. Yeri geldiğinde tek bir sahne, tek bir hareket için bir hafta beklerdi. Yakın plan çekimlerden yıllar geçtikçe daha çok nefret etti, uzun planlara tutkundu ve kamera hareketlerinden mümkün olduğunca kaçınırdı. Hatta Jean Renoir, onun filmleri için “Kamerayı neden hareket ettirmemem gerektiğini anladım” demiştir. Hepsi bir araya geldiğinde ise özellikle Vahşi Batı dönemine yakılan epik ağıtlar olarak adlandıracağımız filmler çıkardı. Bu westernler çekildiği dönemlerden ziyade, birkaç on yıl sonra gerçek değerlerini buldular. Fakat şurası bir gerçek ki günümüzde yok olmaya yüz tutan ya da türsel değişimler sonucu köşeleri daha yumuşak hale getirilen western anlatısı düşünüldüğünde Ford’un filmleri, fazlasıyla bir dönemin nostaljik imgeleri olarak kaldılar.

Bugün bir John Ford filmi izlediğinizde alacağınız sinemasal keyiften ve yönetmenlik dersinden hiçbir şey eksilmemiştir ama sanki o, belli bir dönemin yönetmenidir. Günümüz sinemasında Ford’un etkisi her köşeye sinmiş olsa da perdede gördüğünüz bir karede bu, filmin bütününe etki ettiğini anlamadığınız küçük bir nüanstır sadece. Onun sanat ile zanaati; yani endüstri içerisinde ve izleyici nezdinde “işler” filmler yaparken filmin tekniğe dayalı imkanlarına fazlaca kafa yorması, Ford’un sineması değerlendirilirken kafa karıştıran bir unsur olmuştur. Yeni bir şey yaratmamış, var olanı mükemmel kılmıştır. Sesli filme geçişten sonra gözden düşen western türü, onunla yeniden canlanır. Sesin gelişiyle birlikte doğal setlerde ses kayıt imkanının zor oluşuna rağmen Ford’un bu işin altından başarıyla kalkması; bu esnada klasik bir filme imza atmayı başarması da gözden kaçmamalı. John Ford’u bu kadar büyük bir yönetmen yaparken bu kadar da unutulmasına neden olan şey, etkisinin hissedilmesine karşın bu etkinin adının konulamamasıdır belki de.

Kabul etmemiz lazım ki o eski büyük anlatılar, o güzel atlara binip gittiler. Günümüz epik sinemasının karşılığı, genellikle büyük bütçeli ve sırtını görsel efektlere dayalı filmler oluyor. Amerika yine geçmişine bakmaya devam ediyor ama bir farkla: Eski anlatılar yerine o anlatılara dayalı eski filmler, yeniden, yeniden ve hatta yeniden çevriliyor. Belki gün gelecek, devir yeniden John Ford’un her daim anıldığı ve filmlerinin haklarının teslim edilip bir pazar eğlencesi olmaktan çıkarılacağı bir devir olacak. İşte o zaman Ford’un o heybetli gölgesi, fark edilmeye başlanacak ve ihtiyarlara yeniden yer açılacak.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi