Yaşayan ve hatta belki sinema tarihinde yer alan önemli sinemacıları sıralarken adından sıklıkla bahsedeceğimiz belli başlı isimlerin olduğu herkesin malumudur. Bu konuya belli bir pencereden baktığımızda ortaya unutulan pek çok ismin çıkacağı da kuşkusuz doğru. Bu isimlerin başında gelen yönetmenlerden biri de John Carpenter. Elbette, Carpenter için yalnızca yönetmen demek doğru olmaz. Neredeyse bütün filmlerinin senaryosunu yazmış bir senarist ve filmlerinde kullanılan müzikleri bestelemiş bir bestekar aynı zamanda. Efsanevi yönetmen sıfatını pek çok yerde adından önce görmek mümkündür ve bu haklı kazanılmış bir sıfattır. Carpenter’ın gerek film yapımı konusundaki ileri görüşlülüğü ile, gerekse tür sineması bazında kazandırdıklarıyla sinema tarihi açısından çok önemli bir figür olduğu söylenebilir.

Carpenter’ın el attığı her türde çok başarılı işler çıkarması bir yana, bunu gerçek bir sanatçı özeniyle, estetik bir biçimde gerçekleştirmesi onu en özel kılan özelliklerinin başında geliyor. Filmlerini ortaya çıkarırken bu denli titiz olması, onu başta sinemanın öncü ve vizyoner yönetmenlerinden biri haline getiriyor. Sürekli hasretle andığımız 1980’ler korku ve gerilim sinemasının o zamanlardan bu zamana hala imrenilecek seviyede olmasının en önemli aktörlerinden biri olarak Carpenter, halen üretmeye devam ederek bunun sürekliliğini sağlamaya da özen gösteriyor. İlk filminden itibaren hep göz önünde olan, Halloween ile birlikte önemli bir ilham kaynağı olarak görülen ve Hollywood dahilindeki yönetmenlerden de birçok açıdan farklı bir konumda olan Carpenter, bazı noktalarda, özellikle korku ve gerilim sineması bağlamında, “Hollywood klişelerini” yaratan yönetmen olarak da görülebilir.

Korku ve gerilim türlerinin yanı sıra bilimkurgu ve aksiyon türlerinde de örnekler veren Carpenter, filmografisine eklediği bu filmlerin birçoğunda ders niteliğinde yönetimlerle karşımıza çıktı. Bu anlamda Halloween, kendisi için bir dönüm noktasıydı. 70’lerin sonunda böyle bir kült yaratarak 80’lere çok sağlam bir başlangıç yaptı. The Fog ile başlayıp They Live ile bitirdiği 80’ler dönemi yönetmenin altın çağıydı. Sinemanın dinamiklerinin ve birçok başka etkenin değişmesiyle 90’larda bazı gerileme emareleri göstermeye başlasa da, olgunluk döneminde de kıymetli filmler bırakmayı ihmal etmedi. 2000’lerin ortasında televizyona adım atarak, Dario Argento ve Joe Dante gibi isimlerle birlikte yapımcılığını üstlendiği Masters of Horror dizisinin bazı bölümlerini yönetmek üzere kamera arkasına geçti. Kendisine özgü estetik anlayışı, olay akışını oldukça minimal bir biçimde kurgularken hikayenin derinliklerini asla ihmal etmemesi, kara komediyi çok iyi bir biçimde kullanması ve bütün bu ögeleri sinemasının karakteristik bir unsuru haline getirmesi onu sinema tarihinin en özel yönetmenlerinden biri haline getiriyor. Çekim tekniklerine gösterdiği özenle görselliği ön plana alarak, sinemasının vazgeçilmezi olan tek plan sekanslarla filmlerinin görsel kapsamını genişletmeye özen göstererek sinemanın görsel bir sanat olduğunu unutturmuyor. Görsel anlamda estetik algısını üst safhada tutarak tür filmlerine bu konuda önemli bir vizyon kazandırdığı kaçınılmaz bir gerçek.

John Carpenter hak ettiği değeri elde edemese de, her zaman sinemanın efsanevi yönetmenlerden biri olarak anılacak. Çoğunlukla tüketimi en kolay olarak kabul edilen türlerde çektiği filmlere bu denli titiz ve estetik yaklaşımı onu özel kılmaya fazlasıyla yetiyor. Kendisi için “Fransa’da bir auteur yönetmenim, Almanya’da bir sinemacıyım, İngiltere’de bir tür sineması yönetmeniyim ve Amerika’da bir serseri.” diyen yönetmenin filmografisinin en öne çıkan filmlerini John Carpenter: Korku Sinemasının Auteur Yönetmeni dosyamızda inceledik.

Dark Star (1974)dark-star-filmloverss

Dark Star, John Carpenter’ın ilk filmi olarak filmografisinde çok ön plana çıkmayan bir yapım. Yok denecek kadar az bir bütçeyle çekilen film, Carpenter’ın amatör yeteneklerini ham bir şekilde görmek açısından eşsiz. Henüz ilk uzun metraj filminde dahi estetik kaygılarını ilk önceliklerinden biri olarak benimseyen John Carpenter, bu özelliğini bütün kariyeri boyunca devam ettirerek kendi karakteristik sinemasını ortaya çıkarmayı kısa sürede başardı. John Carpenter ile Alien’ın yazarı olan Dan O’Bannon’ın öğrencilik yıllarında ortaya çıkan bir proje olan Dark Star, bilimkurgunun karanlık yüzünü ön plana çıkaran çok özel bir ilk film.

Küçük bir ekibin uzay görevini konu alan Dark Star, komedi unsurlarının tahmin edilemez bir şekilde baskın olmasıyla ön plana çıkıyor. Görevlerini uzun süredir devam ettiren bu ekibin başına gelen sıkıntıların gülünçlüğü Dark Star’ın en özel yanını oluştururken, senaryonun kurgusunun da ne denli çevik ve incelikli ele alındığının da işareti olarak karşımıza çıkıyor. Temelde insanlığın bitmeyen yayılma arzusunu ve yok etmeye olan iştahını konu alan film, Carpenter’ın kariyerinin devamında daha minimal olarak filmlerinde sürekli kullanmaya devam edeceği trajikomik olaylar zincirinin en bariz örneğini oluşturuyor. Kör göze parmak sokmadan bu denli zeki hamlelerle, komedi unsurları ağır basan düşük bütçeli bir bilimkurguyla kariyerine başlayan Carpenter, yaşayan en değerli sinemacılardan biri olacağının sinyallerini en belirgin şekilde veriyor.

Halloween (1978)halloween-filmloverss

John Carpenter slasher alt türünü yaratan isim değildi elbette ama, türün en parlak zamanlarını geçirdiği dönemde en başarılı örneklerinden birini ortaya koyarak gerçek bir ikon yaratmayı başardı. Halloween, zamansız bir korku klasiği olmakla birlikte, oldukça yenilikçi ve vizyon sahibi bir yapım olmasıyla da yönetmenin en kült filmlerinin başında geliyor. Wes Craven ve Tobe Hooper ile birlikte Sean S. Cunningham gibi isimlerin yine aynı dönemde türü ön plana çıkaran ve günümüzde klasik olarak anılan filmlerinin arasından belki de kendi sinema anlayışını en iyi biçimde yansıtabilmiş yönetmen olarak Carpenter’ı göstermek mümkün olabilir.

Muhteşem bir tek plan sekansla filmin açılışını yapan Carpenter, ilk sahneyle karakterine doğrudan bir kapı açıyor. Bu açılımı birincil gözden yaparak izleyiciyle arasındaki bütün engelleri ve soru işaretlerini ortadan kaldırıyor. Böylece, Mike Myers izleyicinin gözünde oldukça değişik bir yere konumlanıyor. Myers’ın en baskın güdüsüne şahit olduğumuz andan itibaren, izleyicisinin onu diğer karakterlerden daha iyi tanıyor hale gelmesini sağlıyor. Halloween, aslen Carpenter’ın teknik tercihleriyle özelleşen filmlerden bir tanesi diyebiliriz. Sinematografik açıdan başarısı bir yana, bu tarz bir sinematografiyi layıkıyla kullanan Carpenter, ani sahnelerle izleyiciyi yapay hamleler yaparak korkutmaktansa, beklemeyi ve sahnenin olgunlaşmasına izin vermeyi tercih ediyor. Halloween’in sıradan bir korku filmi olmadığının birçok kanıtından yalnızca birkaçı bunlar.

The Fog (1980)the-fog-filmloverss

Popüler kültür klasiği olarak bir kamp ateşi çevresinde başlıyor The Fog. Carpenter, bu kamp ateşi hikayesini büyütüp, modern bir korku hikayesine eviriyor. Karakter çeşitliliği ve daha geniş kapsamlı bir hikaye örgüsüyle geleneksel bir korku hikayesini beyazperdeye uyarlıyor. Doğal bir olayın asıl kötü karakter olması ve Carpenter’ın karakteristikleştirdiği biçimsellikle genişleyen etki alanı, filmin yarattığı gerilim atmosferinin en temel unsurlarını oluşturuyor. Bilinmeyenin yarattığı korkunun somut hali olarak sisi kullanması, insani güdülerle besleniyor ve filmin düğüm ve çözüm noktaları bu şekilde birbirine bağlı bir halde karşımıza çıkıyor.

Carpenter, The Fog’da yaratmak istediği gerilim atmosferini gündelik hayatın bir parçası olarak sunuyor. Sonrasında da sürekli yapmayı sevdiği üzere, efsaneleşmiş bir öyküyle bir araya getirip temellendiriyor. Temellendirdiği noktalarda görselliği oldukça güçlü kullanmasının yanı sıra, görünmeyenin etkisini de yansıtmayı aynı derecede başarıyor. Kısa bir zaman aralığında geçen hikayenin tamamında zamansal kurguyu oldukça başarılı kurmak, filmin tutarlı bir çerçeveye sahip olmasını ve etkileyiciliğinin artmasını sağlıyor.

Escape from the New York (1981)escape-from-the-new-york-filmloverss

Escape from the New York, şüphe götürmez biçimde John Carpenter’ın estetik anlayışının prodüksiyon tasarımı ve aksiyonla en iyi uyumu yakaladığı ilk filmidir. Bu açıdan yönetmenin filmografisinin de önemli ve başta gelen filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. B filmi izlenimi veren bu filmle birlikte Kurt Russell ile ilk defa beraber çalışan John Carpenter, tıpkı filmin konu aldığı zamana uygun biçimde Russell’ın karakterini de abartılı bir çerçevede inşa ediyor ve sanki bir çizgi roman uyarlıyormuş izlenimi yaratıyor. Carpenter gibi bir yönetmen için, distopik gelecek senaryosu demek, politik alt metni güçlü ve sözünü sakınmayan bir film demek. Bunu net görebilmek için finaldeki plot twist somut bir örnek olarak gösterilebilir ancak, bütün film bu twist’in göstergeleriyle donatılmıştır zaten.

Dünyanın en büyük hapishanesi olarak resmedilen New York şehrine Amerikan Başkanı’nın helikopterinin düşmesinin ardından bir kurtarma operasyonu düzenlenir. Bu operasyon dış dünyadan tamamen izole edilen ülkenin en azılı suçlularının bulunduğu koca bir açık hava hapishanesi olduğundan dolayı, oldukça riskli ve tehlikelidir. Bu riskleri ve tehlikeleri kendisi için üstlenecek birini bulan otorite, karşılıklı güven ilişkisini de kendi isteğiyle kurmayı ihmal etmez. Carpenter’ın sistem eleştirisini bu denli baskın bir biçimde ele aldığı ilk filmi olan Escape from the New York, atmosferinden ziyade aksiyon ögeleriyle zenginleşiyor. Bu aksiyon dolu senaryo dahilinde otoriteye ve yarattığı yıkılmış dünyaya karşı nokta atışı diyaloglarla net bir tavır koymayı da ihmal etmiyor. Gerek biçimsel, gerekse yapısal olarak yönetmenin en ikonik ve kült filmlerinden biri olan Escape from the New York, ayrıca Carpenter’ın devam filmi çektiği tek yapıtı olma özelliği de taşıyor.

The Thing (1982)the-thing-filmloverss

John Carpenter’ın düşük bütçeli filmlerinin elde ettiği olumlu dönüşler ve yakaladığı gişe başarısı, ardından elbette büyük bütçeli bir film getirdi. The Thing, bu konuda devrimsel bir cesaret örneği olarak kabul edilebilir. Carpenter, kendisine verilen bu bütçeyi çok iyi bir şekilde değerlendirmiş ve kariyerinin en iyi filmini yapmakla kalmayıp, tüm zamanların bilimkurgu ve korku filmlerine örnek olacak bir başyapıt ortaya çıkarmış. Christian Nyby ve Howard Hawks tarafından yönetilen 1951 yapımı The Thing from Another World’den uyarlanan The Thing, gösterime girdiği zamanlarda çokça sert eleştiriye maruz kalmış. Roger Ebert’ın eleştirisinde filmden “kusmuk torbası” şeklinde bahsetmesi verilebilecek en somut örnek olur sanıyorum. Ancak, tıpkı aynı zaman diliminde benzer eleştirilere maruz kalan David Cronenberg gibi, Carpenter da bu tepkiler ve eleştiriler ardından kendi doğru bildiği ve uygulamada çok başarılı olduğu doğrultudan ayrılmadı.

The Thing’in önceki Carpenter filmlerinden en önemli farkı pahalı özel efektleri. Artan bütçeyle birlikte çok daha büyük bir prodüksiyon tasarlayan yönetmen, türün özelinde oturttuğu kurallarını özel efektlerle makyajlayıp cilalı bir şekilde sunmayı tercih etmiyor. Aksine, özel efektlerin filmin gergin atmosferine ve sinematografisine nasıl olumlu etkiler yaratabileceği konusunda tercihler yaparak yapıcı bir tavır ortaya koyuyor. Bu filmle belki de vazgeçtiği tek yaklaşımı olarak, bilinmeyenin yarattığı korku unsuru ele alınabilir. Öte yandan The Thing, görülen ve bilinenin yarattığı endişe ve paranoya üzerine giderek, olay kurgusundan karakter gelişimine kadar filmin derinliğine katkı sağlıyor. Plot twistle işlediği final sekansı ise gerçek bir ustanın elinden çıkabilecek cinsten.

Starman (1984)starman-filmloverss

Jeff Brigdes’in başrolünde yer aldığı ve bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar adaylığı elde ettiği Starman, John Carpenter’ın romantik anlamda en ağır basan filmi. Bilimkurgu dahilinde oldukça yaygın bir komployu en insani duyguyla besleyerek, gerilim türüne en uzak olan filmi haline getiriyor. Starman, kocasını kaybetmiş bir kadının kocasının görünümüne bürünmüş bir uzaylıyı konu alıyor. Genellikle gerilim ögeleriyle desteklenen bu tarz uzay istilası filmlerinden ayrı olarak bir aşk filmi ortaya çıkarıyor. Otorite baskısını her zaman olduğu gibi filmin bütün atmosferine yaymayı ihmal etmiyor.

Carpenter, Starman’i bir yol filmi olarak tanımlıyor. Bu bağlamda, iki mültecinin yol macerasını konu alan filmde otoritenin baskın hali daha belirgin ve anlamlı bir yapıya bürünüyor. Olay örgüsü dahilinde karakterlerin gelişimine de maksimum özen gösteren Carpenter, özellikle Jeff Brigdes’in canlandırdığı Starman karakterinin kim olduğunun ve kim olacağının fazlasıyla üstünde duruyor. Bu şekilde mülteci olma durumunu daha da derinleştiren ve ilişkileri farklı bir temelde inceleyen yönetmen, filmin çizgisini de net biçimde oluşturmuş oluyor. Politik anlamda bir duruş olarak görülebilecek olan bu tutum, Carpenter’ın yönetmen duruşuyla da oldukça uyum sağlıyor. Starman, yönetmenin filmografisinde gerek tür olarak gerekse büyük prodüksiyonlu filmlerinin arasında söylem olarak ayrışan bir yerde duruyor.

Big Trouble in Little China (1986)big-trouble-in-little-china-filmloverss

John Carpenter’ın Kurt Russell ile beraber çektiği bir başka film olan Big Trouble in Little China, yönetmenin mitolojik efsanelere yer verdiği ilk filmi olarak göze çarpıyor. Onlarca senaryoya ve hikayeye konu olmuş Çin Mitolojisi, Carpenter’ın elinde yine bir klasiğe dönüşüyor. Yönetmenin The Thing ile başlayan ve Starman ile devam eden büyük bütçeli stüdyo filmlerinin bir başka örneği olan Big Trouble in Little China, 1986 yılının en büyük filmi olma özelliğini taşıyor. Prodüksiyon tasarımı ve özel efektleriyle dikkat çeken film, aksiyon sahneleriyle de göz dolduruyor. Bunların yanı sıra, Carpenter’ın mitolojiye olan yaklaşımını ve antik bir efsaneyi ele alışını tecrübe etmek ise, özel efektlerden çok daha önemli bir anlam taşıyor. Karakter gelişimiyle hikaye akışı arasındaki bağıntıların gücü, filmin ilerleyen her sahnesiyle inşa ettiği bütünlüğü besliyor. Soru işaretlerine pek yer bırakmayan sade anlatımı sayesinde, izleyici için doyurucu bir deneyim haline geliyor.

Hikayenin çözüm noktası biraz uzayıp, tekrara düşse de filmin düşmeyen temposu ve Carpenter’ın sekans yönetimi bu olumsuz görüşü ekarte edebiliyor. Öte yandan, filmin yüksek beklentileri karşılayamadığı da bir gerçek. Böylesi karmaşık ve iç içe geçmiş bir hikayenin hakimiyetini olabildiğince elinde tutmak istese de, Carpenter’ın kendinden taviz vermek zorunda kalması sebebiyle istenilen başarıya ulaşamaması sonuç olarak hayal kırıklığı yaratıyor. Kariyerinin dönüm noktalarından biri olarak adlandırılabilecek olan Big Trouble in Little China, yönetmenin son ve en büyük bütçeli filmi olmuş oluyor.

Prince of Darkness (1987)prince-of-darkness-filmloverss

Prince of Darkness, Carpenter’ın yönetmenliğini üstlendiği büyük prodüksiyonlardan sonra tekrar düşük bütçeyle çektiği filmlerinden bir tanesi. Bu defa metafizik bir konuyu işlemeyi tercih eden Carpenter, bir grup bilim insanının, insanlık tarihinin en eski efsanelerinden birini açığa çıkarmaya çalışmasını konu alıyor. Hristiyan mitolojisinden beslenen Prince of Darkness, yönetmenin kendi sinema dinamiklerini ortaya koymasına engel olmuyor. Carpenter’ın türün sıkıştığı kalıpları karakteristik bir biçimde genişletmesinin güzel örneklerinden biri olan bu film, örneklerini sıklıkla gördüğümüz, kiliseye odaklanan din bağıntılı korku unsurlarına çok odaklanmıyor. Carpenter, basit özel efektlerle oldukça etkileyici bir görsellik ortaya koyarken, karakterlerinin özelliklerini arka plana atmıyor. Bilim filmin asıl konusunu oluştururken, potansiyel güç ve bilginin sebep olduğu bir mücadele ortamı yaratıyor.

John Carpenter, kendi estetik anlayışını hiçbir sınırlama olmadan yeniden yansıtabildiği bu filmiyle, eline geçen ilk fırsatta benimsediği bütün ilkelere sahip çıkan bir tavra dönüyor. Prince of Darkness yönetmeni özel kılan bütün ögeleri barındırarak, gerilim atmosferini en özgün biçimde yeniden oluşturmasıyla göze çarpıyor. Carpenter’ın filmografisinde arka planda kalan bir film olsa da, yönetmenin sinema algısının iyice oturduğu olgunluk döneminin ilk örneklerinden bir tanesi aynı zamanda. Özellikle yönetmenin kaleme aldığı en bütüncül örneklerden biri olması ve final sekansıyla daha da çarpıcı hale gelen Prince of Darkness, Carpenter’ın yaşadığı başarısızlığın ardından özüne dönmesinin en doğru karar olduğunun da bir kanıtı.

They Live (1988)they-live-filmloverss

They Live, kimileri tarafından vasat bir aksiyon filmi olarak görülür. Slavoj Zizek bu filmi “Hollywood’un unutulmuş başyapıtı” olarak tanımlarken, Carpenter ise kendi filmini politik bir beyan olarak kabul eder ve benimser. Tavrı ve duruşu, açılış sekansında bile kendini hissettiren ve gittikçe baskın bir söyleme sahip olmaya başlayan They Live, birçok açıdan sinema tarihinde özel bir yere sahiptir. Çok yaygın bir paranoyayı alıp bilimkurgu elementleriyle besleyerek, temeli çok sağlam bir politik beyanat haline getirmek çok kolay yapılacak bir şey değil. Carpenter’ın türlere olan hakimiyeti bir yana, öncü bakış açısı ve yenilikçi tavrı They Live’in ortaya çıkmasının en önemli sebebi elbette.

They Live, yeni geldiği şehirde iş bulmak için uğraşan evsiz Nada’nın keşfettiği inanması güç gerçeğin peşinden gitmesini konu alıyor. Carpenter, Nada’nın serüvenini gözler önüne sererken birçok noktada ince dokunuşlar yapmayı ihmal etmiyor. Ana karakterinin adının İspanyolcada “hiçlik, yokluk” anlamına gelmesi belirgin bir gönderme iken; basının ne denli özgürlükten uzak oluşunun resmedilmesi ve medyanın toplum üstündeki etkisi değinmek istediği asıl noktalar olarak göze çarpıyor. Bunların yanında, karakterleri bazında birey üstüne de incelemeler yapmayı ihmal etmiyor. İçten içe bilineni reddetmek ve kaçınılmaz olanı kabul etmek arasındaki çizgiyi uzun bir sekansla anlatan Carpenter, sembolik olarak izleyicisinin gözünden illüzyonu ortadan kaldıran gözlüklerini hiç çıkarmamasını istiyor.

In the Mouth of Madness (1994)in-the-mouth-of-madness-filmloverss

Carpenter’ın olgunluk döneminin önemli örneklerinden olan In the Mouth of Madness, Stephen Kingvari bir korku hikayesi olarak karşımıza çıkıyor. Carpenter’ın birçok filminde işlediği otoriteye karşı duyulan paranoya güdüsü, bu filmin de merkezinde bulunuyor. In the Mouth of Madness, basılan son kitabının okuyucularının çıldırmasına yol açtığı iddia edilen ve sonrasında ortadan kaybolan bir korku romanı yazarının ortadan kaybolmasını konu alıyor. Popüler kültür ögelerini oldukça orijinal biçimde kullanan Carpenter, belki de filmografisinin en kompleks kurguya sahip filmine imza atıyor.

Jurassic Park’ın yıldızı Sam Neill’in başrolde olduğu In the Mouth of Madness, şizofrenik bir hikayeye evriliyor ve insanın kendi zihninde barındırdığı paranoyaların ve bir şekilde temellendirilen bireysel inançların küçük bir tetiklemeyle nasıl ortaya saçılabileceğini gözler önüne seriyor. Sam Neill’in canlandırdığı John Trent’in gerçeği arayış yolculuğu boyunca nasıl çıldırmanın eşiğine geldiğini ve halihazırda zaten kurmak için can attığını anladığımız bağlantıları kurarken gerçeklikten nasıl uzaklaştığını uzatmadan ve oldukça sade bir biçimde anlatan Carpenter, gerilim atmosferini bütün bu elementlerin üstüne inşa ediyor. Zamansal atlamalara da yer verdiği filmin kurgusunu da oldukça başarılı bir şekilde kotararak, filmin geçişlerini oldukça yumuşak bir biçimde oluşturmasını da biliyor. Zamanı bükerek yarattığı paradoks ile çelişmeyen In the Mouth of Madness, Carpenter’ın klasikleşen plot twistlerine farklı biçimde yer verdiği az sayıdaki filmlerinden biri olarak filmografisinde yer ediniyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi