Sinemada, ulaşılması güç bazı mevkiler vardır. Bazı ödülleri birkaç kez kazanarak adlarını sinema tarihine fakrlı bir şekilde yazdıranlar da. Cannes Film Festivali’nde yahut Oscar ödüllerinde çok kez ödülle uzanan isimler mesela. Dardenne Kardeşler, Ken Loach ve Michael Haneke gibi birkaç isim iki kez Altın Palmiye’yi kucaklamışlardı. John Ford ise dört kez En İyi Yönetmen Oscar’ını almıştı. Seksen beş yaşına etkileyici bir filmografi ile giren John Boorman ise, Cannes’da birden fazla en iyi yönetmen ödülünü kazanan altı isimden biri. Coen Kardeşler’in üç kez kazandığı ödülü, René Clément, Sergei Yutkevich, Robert Bresson ve John Boorman ikişer kez kazanmışlardı. Peki böyle bir başarıya rağmen biraz da gölgede kaldığını söyleyebileceğimiz John Boorman, ne gibi filmler ile seyircinin karşısına çıktı, kariyerini hangi temalar üzerinden şekillendirdi ve sinema tarihinde nasıl bir yer tutuyor?

1933’te İngiltere’de doğan Boorman, 1950’lerde başladığı gazetecilik kariyerini 1960’larda BBC’nin belgesel birimi şefi olarak taçlandırmıştı. 1965’teki ilk filminden İngiliz Sinema Akademisi üyeliğine kabul edildiği 2004’e kadar geçen kırk yıl içerisinde yaptığı filmler ile dönem dönem ses getirdi. Görece az filme imza atmış olan Boorman, belirli bir türün sinemasını yapmaz. Gangster filmlerinden dramaya, gerilimden bilimkurguya hatta fanteziye,  tarih filmlerinden komediye kadar her türde verdiği bir eser vardır denebilir. Boorman, insanın içinde bulunduğu durum ile mücadelesini göstermeyi seven bir yönetmen. Bu yüzden, onu gerçek ya da hayal, doğal yahut yapay, ormanda ya da şehirde, bambaşka çevre ve ilişkiler ağına yerleştirerek analiz etmeyi hedefleyen bir sineması vardır. İster gelecekte ister geçmişte, ister bilinmeyen bir yerde ister ABD’nin güneyinde ya da Londra’nın ortasında geçsin, filmleri karakterlerinin düştüğü durumlar ve ettiği mücadele ile orijinaldir. Klasik hikaye anlatıcılığı temeline karakter çözümlemesini ve hümanizmi yerleştirir Boorman. Mesaj vermeyi sevmez fakat almak isteyene filmleri çıkarılacak pek çok mesaj, okunacak pek çok metin içerir. Fakat, John Boorman her şeyden önce sinemanın görsel gücünü kullanmayı ve sizi anlattığı hikayeye inandırıp içine sokmayı en iyi yapan sinemacılardandır. Gelin, bu geniş ve çeşitli kariyeri mihenk taşları olabilecek yedi film ile inceleyelim.

Point Blank (1967)

point-blank

Boorman’ın ikinci filmi olan Point Blank’te, sonradan kendisi hakkında bir belgesel de çekeceği Lee Marvin oynuyor. 60’ların marjinal karakterlerini canlandırmakta usta oyuncu, 80’lerde Jim Jarmusch da dahil olmak üzere bir grup sinemacı ve müzisyenin de özel ilgisine mazhar olmuştu. Filmde Lee Marvin oynuyor dedik ama filmi Boorman Marvin’in özel isteği üzerine yönetmişti. Tam bir 60’lar neo-noir aksiyon/suç filmi olan Point Blank, Boorman’ın piştiği ancak kariyerinin ilerisi için çok da ipuçları vermeyen bir film. Takım elbiseli eli silahlı adamlar, yanıp sönen sigaralar, ters giden planlar, Lee Marvin’in 1960’lar “cool’u” ve takip etmesi çok keyifli bir film. Boorman’ın ödevini iyi yaptığı, tamı tamına ondan beklenen filmi yaptığı açık. Boorman’ın asıl parlayışı ve kendi tarzını yaratmaya başlaması dördüncü filmine tekabül eder.

Leo the Last (1970)

leo-the-last

John Boorman’a Cannes’daki ilk en iyi yönetmen ödülünü kazandıran, ilk kez senaryo katkısı sunduğu başrollerinde büyük İtalyan Marcello Mastroianni ile Beckett’in yakından çalıştığı Billie Whitelaw’un olduğu bu film, komedi ve trajedi arasındaki ince çizgide ilerliyor. Tahttan indirilmiş bir Avrupa kralının varisi olan Leo, Londra’ya gelir ve kuş gözlemciliğine başlar. Sonradan gözlemciliği kuşlardan insanlara kaydıran Leo, şans eseri kendisini tekrar tahta çıkarmak isteyen gizli bir örgütle tanışır ve zoraki bir devrimci rolüne bürünür. Bundan sonra, Leo dünyayı değiştirmek için sokaklara çıkacaktır.

Leo the Last, muhteşem senaryosu ve aynı ölçüdeki oyunculuk ile doğrudan göze çarpıyor. Mastroianni’nin her zamanki umursamaz, kendini bazı durumların içinde bulan ve o duruma elinden geldiğince uyum sağlayan kabullenmiş karakteri, birden komik ve trajik bir şekilde hiç istemediği bir durumda kendini buluyor. Londra sokaklarında geçen, naif karakterin etrafında dönen anlamsız ciddiyete yaklaşımı ve bu ciddiyetin trajikliği, ortaya ironik bir film çıkarıyor. Büyük iddiası olmayan ancak büyük olmayı başarabilen bir film Leo the Last. Boorman’ın insan doğasını marjinal ortamlarda inceleme isteği ve stilinin ortaya çıktığı film olarak da kayıtlara geçilebilir. Bir sonraki filminde ise bu noktaları zirveye taşır.

Deliverance (1972)

deliverance

Üç aşağı beş yukarı herkes John Boorman’ı John Boorman yapan filmin, hatta en iyi filminin Deliverance olduğu konusunda hemfikirdir. Bu film, ilk olarak, İngiliz yönetmenin Amerikan Yeni Dalgası/Yeni Hollywood’a katkısıdır. Yapımcılığını da üstlendiği filmde, Boorman dönemin önemli isimleri diyebileceğimiz bir oyuncu kadrosu ile çalışır. Jon Voight, Burt Reynolds, Ned Beatty ve Ronny Cox’un başrollerini paylaştığı film neredeyse tamamen de bu dört karakter üzerine kuruludur. Dört arkadaş zaman geçirmek, eğlenmek ve el değmemiş doğanın tadını çıkarmak için kanolar ile kuzey Georgia’daki bir nehirde ilerlerlerken iki büyük tehdit ile karşılaşırlar: birincisi, bu “şehirli çocukları” pek hoş görmeyen yerli halk, ikincisi ise o “el değmemiş” doğanın ta kendisi.

Deliverance, hayatlarından memnun, eğitimli, şehir hayatına alışkın dört yetişkin erkeğin dünyanın sandıklarından ne kadar farklı olduğunu acı bir şekilde keşfedişlerini anlatıyor. Şehir/kırsal kesim ayrımının sertliği yaban hayat ile mücadelenin zorluğu, bilinmeze karşı hissedilen – pek de yersiz olmayan – korku, öte yandan “ötekine” karşı duyulan nefret hepsi bu “hayatta kalma” macerasında bir araya geliyor. Film, banjo sahnesi gibi orijinal sahnelerin yanı sıra, tecavüz sahneleri ile de gündeme gelmişti. Hatta Oscar ve Altın Küreden eli boş dönmesini buna bağlayanlar bile olmuştur.

Sözün özü, John Boorman, yine karakterlerini marjinal bir noktaya – hem fiziksel, hem psikolojik, hem de mekansal – sürükleyip orada bırakarak, onlar üzerinden insan doğasına dair bir şeyler söylemeyi sürdürüyor bu filmde de. Fakat, bu film ile dramadaki başarısını kanıtlayan Boorman, bir sonraki filminde, sanki kendisine meydan okunmuşçasına yaklaşımın çok daha farklı bir ortama taşır.

Zardoz (1974)

John Boorman’ın çok farklı tarzlara sahip filmler çektiğini söylemiştik. Fakat bunu söylediğimizde, bunu gerçekten kastetmiştik. Öyle ki, Boorman sinema tarihinin en iyi bilimkurgularından, ütopya/distopya filmlerinden birini çekmiştir. İşte Zardoz da o film. Burada enteresan olan bir diğer şey ise, başrolünde Sean Connery’nin oynamasıdır belki de. Sean Connery bu rolde, medeniyetin sarıp sarmalayıcılığından sıyrılmış bir James Bond’dur. Maço, sert, haşin. Cahilliğini kendinden gizleyemeyecek kadar vahşi. Zardoz isimli uçan bir taş kafadan emirler alan vahşiler, öte tarafta yaşayan ölümsüzler için üretim yapmaktadırlar. 24. yüzyılın sonlarında, post-apokaliptik bir dünyada geçen Zardoz, ölümsüzlerin vahşiler üzerindeki baskı aygıtı rolünü üstlenen vahşi yokedicilerden biri olan Zed’in (Connery) bir şekilde öte tarafa giderek ölümsüzlerle karşılaşmasını anlatıyor. Keskin biçimde hem biyolojik hem kültürel olarak ikiye ayrılmış insanlığın bir kutbu diğerini yönetirken, film, gerçekten bu iki sınıfın da insan olup olamayacağını tartışıyor. Senaryosu da Boorman tarafından yazılmış olan Zardoz, bu sefer insanları farklı uçlarda bir araya getirmenin peşinde.

Excalibur (1981)

excalibur

Tartışmalı bir devam filmi (Şeytan II) ile devam eden filmografisinde, bu sefer de bambaşka bir film eklemişti Boorman. Klasik Kral Arthur hikayesini takip eden Excalibur tarih ile fanteziyi bir araya getiren stilize bir filmdi. Eleştirmenler her ne kadar hikayenin kurgusunu eleştirse de, Boorman’ın görsel tarzını geliştirdiği ve büyük bütçeli çok parçalı bir prodüksiyonda oldukça başarılı olabileceğini gösterdiği bir film olduğu kuşku götürmez.

İngiltere ve İrlanda’nın pek çok önemli ismini de görebileceğimiz bu görece uzun film, Arthur’un kral oluşunu, Excalibur kılıcının ve büyücü Merlin’in hikayesini ele alıyor. Tarihsel gerçeklerden uzak, görece fanteziye çok daha yakın bir film olarak Excalibur keyifli bir seyirlik olmanın yanı sıra, Arthur’un karakter değişimini takip ederken Boorman’ın konuyu neden seçtiğini anlamak da olası.

Hope and Glory (1987)

hope-and-glory

Bu film muhtemelen yönetmenin en kişisel filmi. Yine de, Boorman’ın kendi deneyimlerinden hareketle seçtiği dönem bile, insanoğlunun sınırlarda yaşadığı zorlu bir duruma denk gelen bir durum. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Londra’yı bombaladığı dönemde geçen film, Rohan ailesinin hikayesini on yaşındaki Billy’nin gözünden anlatıyor. Gündelik yaşamın, uzaktaki savaşın etkileriyle hem psikolojik olarak hem de bombalamalar ile birebir nasıl karşılaştığını, hayatı normalize etmek için insanların neler yapabildiğini yahut yapmak zorunda kaldığını anlatan hem biyografik bir çalışma hem de bir karakter tahlili. Yalnızca Rohan ailesinin de değil, tüm bir toplumun tahlili belki de.

Boorman’ın genel kitlelerce en çok sevilen filmi olan Hope and Glory, beş dalda Oscar adayı olmuş ama hiçbirini alamamıştı. Bu filmden sonra genç yaşta kaybettiği kızının bir senaryosunu filme almış, başka bir kurmaca film ile birlikte kendi gözünden Lee Marvin’i anlattığı kişisel bir belgesel film çekmişti. Sonrasında ise yeni bir başyapıt gelecekti.

The General (1998)

the-general

Boorman’ın Cannes’daki ikinci en iyi yönetmen ödülünü aldığı The General, bir Ken Loach, Neil Jordan ya da Jim Sheridan filmi olabilecek gibi görünür. Ancak, içinde barındırdığı ironi ve kara komedi, Boorman’ın Leo the Last’tan bu yana kurmaya çalıştığı trajedinin içindeki komedi (yani, hayatın ta kendisi belki de) hissini en iyi yansıtan filmlerden biridir. Zaten filmin konu edindiği olay da öyledir. The General adı ile bilinen Dublinli suç baronu Martin Cahill’in ölümüne yol açan olaylar filmde konu edilir. Martin Cahill, çaldığı tabloları Ulster’e, yani kraliyetçi sağcı bir İrlanda örgütüne satar. Bunu duyan PIRA, yani IRA’in 90’lara halen daha silah bırakmamış kolu, Cahill’in öldürülmesi emrini verir. Cahill, bir suç baronu olmanın yanı sıra, artık bittiğine inandığı bir siyasi çatışmada taraf olmaktan kaçınır. Bu da ona belirli bir özgürlük alanı vermiştir. Bu sayede, tek düşmanı olan polisten korunmak için de durumu pek de iyi olmayan halkın gönlünü kazanma yolunu seçer. Bir nevi halk kahramanıdır da. Cahill’in hiç içinde bulunmak istemediği bir duruma düşmesi, hem sağ hem sol örgütleri, hem polisi hem de kendi ekibini karşısına almak zorunda kalması ve savaşmanın anlamsız olduğunu görerek çaresiz kalmasının hikayesi The General. Filmin John Boorman’dan başka önemli bir silahı daha var: oyunculuk. Jon Voight ve özellikle de Cahill’i canlandıran Brendan Gleeson şov yapıyor desek yeridir.

John Boorman, bundan sonra dört film daha çekti. Biri, ve şimdilik sonuncusu, Hope and Glory’nin devamı olan Queen and Country, bir diğeri ise bir le Carré uyarlaması olan The Tailor of Panama idi. Bu dört film pek de ses getirmemiş olsa da, John Boorman karakterlerini insan doğasının sınırlarda, baskı altında gözlemlemekten vazgeçmediği, çeşitler arasında büyük ustalıkla süzüldüğü filmleri ile sinema tarihine adını yazdırmıştı bile.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi