Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles
1975 - Chantal Akerman
201
Belçika
Senaryo Chantal Akerman
Oyuncular Delphine Seyrig, Jan Decorte, Henri Storck

Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles

Belçika’nın en ünlü auteur yönetmenlerinden Chantal Akerman’in ilk dönem kısa filmleri ve henüz tam olarak tarzını bulamadığı iki uzun metraj filmden sonra çektiği Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles hem yönetmenin tarzını bulduğu hem de uluslararası arenada tanınırlık kazandığı ilk film olarak dikkat çekiyor. Ayrıca birçok eleştirmene göre Akerman’in filmografisindeki en iyi filmi. Aslında zaten daha ortaya çıkarılış tekniği açısından film farkını gösteriyor. Eserin toplam süresi 201 dakika yani üç buçuk saate yakın, diyaloğu olup gözüken yalnızca iki karakter var ve film boyunca kamera hiçbir şekilde hareket etmiyor ya da biçimci kurgu kesmeleri yapılmıyor. Doğal ışıklandırmalar ve gündelik, az diyalog da bunlara eklenince ortaya minimalist sinemanın zirvelerinden biri çıkmış ki yönetmen tam anlamıyla şok edici finaliyle sinema tarihinin en sıra dışı işlerinden birine imza atmış.

Akerman gençlik yıllarında Yeni Dalga sineması ve bilhassa Godard filmlerinden öylesine etkilenmiştir ki aslında hiç de öyle bir planı olmamasına rağmen film çekmeye karar vermiştir. İlk dönem filmlerinde de bu Godard hayranlığı kendini gösterir. Özgür kamera hareketleri ve düşük bütçeli doğaçlamaya dayalı oyunculuklarla bir dizi kısa film çeker. Her ne kadar taklitçi bir yapısı olsa da kemikleşmiş sinema anlayışını Belçika’da yıkıyor oluşu oldukça ses getirmiştir. Daha sonra çektiği uzun metrajlarda yavaş yavaş kendi tarzını geliştirmeye başlar. Bu açıdan yazımıza konu olan filmi çok keskin bir kırılma noktasıdır. Çünkü ilk başta kameranın sürekli bir şekilde dinamik hareketler yaptığı hızlı kurgular kullanan Akerman gerçekliği böylesine hızlı kurgulamak yerine yeni projelerinde olduğu gibi yansıtma fikri üzerinde çalışmaya başladı. Hikayesini anlatmak için sıradan bir ev kadınını kendine seçtiğinde onun o boğucu bir sakinliğe sahip gerçekliğini yansıtabilmek için kamerayı tamamen sabit bir şekilde kullanmaya karar verdi. Akerman’in filme yaklaşımı çok cesurcaydı. Tüm o uzun süresi boyunca izleyicinin dikkatini ayakta tutmak için kurgusal kesmeler yapmayı tamamen reddetti aynı şekilde müzik kullanmayı da. Fakat ortaya üç buçuk saatlik bir rezalet değil de bir başyapıt çıkmasını sağlamayı başararak adını sinema tarihindeki büyük yönetmenlerin yanına yazdırmayı başardı. Ama maalesef ki filmi görmezden gelinip unutuldu. Çünkü filmi çektiği dönemde hem biçimci sektörel sinema hem de yeni dalga sineması hızlı kurgusuyla izleyiciyi büyülüyor, onlara görkemli şeyler sunuyordu. Akerman’in bu sıkıcı bir insanın hayatına dair olan saf, aşırı gerçekçi bakışı birçok kişiyi rahatsız etmişti. Genellikle bu tür minimalist yaklaşımlar gelişmemiş ülkelerle bağdaştırılıyordu. O ülkelerin hayatta kopuklukları ve fakirlikleriyle. Buna en güzel örneklerden biri Tabiate bijan’dır. Bu bir anlamda batının kendi boğucu hayatını reddetmesiyle alakalıydı ve en nihayetinde film görmezden gelinerek unutulmuş başyapıtlardan birine dönüştü.

Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles tamamen tekil kişi anlatımla Jeanne Dielman’ın üç gününü anlatıyor. Bu sırada birkaç adam ve oğlu ara sıra kadraja girmesine rağmen odak hep Jeanne’de. Yönetmen hikayeye tamamen dışarıdan bir gözle bakıyor ve yaşananları sürekli bir minimalist gizemle aktarıyor. Söz gelimi oyuncu kadrajdan çıkıp gittiğinde evet belki sesleri hala duyabiliyoruz ama ne olup bittiği bilmiyoruz. Film bir adamın gelmesi ve gitmesiyle başlıyor. Ardından Jeanne’in obsesif bir titizlikle her şey sanki ezberlemişçesine düşünmeden yapışına tanık oluyoruz. Odayı toplaması, banyo yapması, banyoyu temizlemesi, yemek hazırlaması, sofrayı hazırlaması gibi aslında sinema filmlerinde atlanarak esas konuya geçilen bölümler burada tamamen yer değiştiriyor. Yönetmen normalde göstermesini beklediğimiz şeyleri göstermeyip göstermesini beklemeyip kurgusal kesme yapmasını beklediğimiz yerleri göstererek aslında bir tür anti sinema ortaya koyuyor.

Film boyunca izleyici, olayları evin içinde ama aynı zamanda olayın dışında izleyen bir karakter gibi konumlanıyor. Bu sebeple yönetmen hikayedeki söylemleri kurgusal kesmelerle aktarmak yerine kesintisiz bir şekilde hikayeyi göstererek sunuyor. Örneğin yemek yeme sahnesinde önce Jeanne uzun uzun ve gayet dingin bir şekilde masayı hazırlıyor, tabakları diziyor, çatal ve kaşıkları koyuyor, oğlu gelip masaya oturuyor, sessizce tabaklarındaki bitene kadar yemeklerini yiyorlar ve Jeanne sonraki yemekleri getirmek için mutfağa dönüyor. Tüm bu sahne boyunca oğlu kayıtsız bir şekilde bir kitabı okuyor. Ancak annesi onu uyardıktan sonra kenara koyuyor yemeğini yiyor ama sonraki gün yine sofrada kitabı okumaya devam ediyor. Elbette bu sahneden kolaylıkla aile içi iletişimin tamamen koptuğunu anlayabiliyoruz ayrıca artık tamamen monoton hale gelmiş hayatlarını pek de farkında olmadan yaşayan insanların çaresizliğini. Jeanne gün boyunca ev işleriyle sanki hiç düşünmeden otomatik bir şekilde ilgileniyor. Her şey öylesine planlı ki oturup dinleneceği vakit bile anlık kararla yapılmıyor, her şeyin bir saati var ve Jeanne buna göre hareket ediyor. Örneğin bir akşam yemeği biraz uzun sürdüğü için normalde örgü örme süresi neredeyse bir dakikadan da az bir süreye iniyor ama Jeanne o kısa süre için bile olsa bunu yapmaya çalışıyor. Elbette daha örgü takımını hazırlamasıyla ona ayırdığı süre bitiyor ama kahramanımız bu durumu hiç garipsemeden tüm takımı yeniden toplayıp yerine koyuyor.

Yönetmenin izleyiciyi dışarıdan tanık olan kişi olarak konumlandırması filmin hikayesini bir tür dedikodu üzerine kurulu hale getiriyor. Ufak ayrıntılardan Jeanne hakkında çıkarımlarda bulunmaya başlıyoruz. Örneğin kocasının uzun süre önce öldüğünü ve akrabasının ona mektubunda artık evlenmesi gerektiğini söylemesine tanık oluyoruz. Fakat belli ki Jeanne buna yanaşmıyor ama ilginç bir şekilde eve belli saatlerde farklı erkekler geliyor ve yatak odasına geçiyorlar. Ayrıca adamlar ona para da bırakıyorlar. Bunun üzerine hemen zihnimiz tutarlı bir hikaye kurmaya başlıyor. Tüm bu düzenli sakin hayatın altında aslında oldukça çarpıcı bir yaşam öyküsü var diyoruz. Hatta kahramanımızın bu sessizliğini de buna bağlamak mümkün.  Ama özellikle bir sahne oldukça ilginç, kahramanımız oğlunun ceketi için düğme ararken tezgahtarın birine gereksiz yere bir sürü bilgi verip onunla uzun bir sohbete girişiyor. Bu belki de kendisini zorunlu olarak bürünmeye çalıştırdığı o suskun kişiliğinin bir dışa vurumu. Bir de uzun diyaloğun olduğu bir tane daha sahne var oda ona bebeğini bırakan komşusunun sonu bir yere varmayan boş konuşması (Bu sahnedeki ses bizzat yönetmenin kendisine aittir). Yani filmde uzun iki tane diyalog bölümü var ve bu sahneler de tamamen boş konuşmalardan oluşuyor. Yönetmen bu bastırılmış suskunluk ve yalnızlık halinin yalnızca Jeanne’le değil çevredeki bütün insanlarla alakalı olduğunu söylüyor. Çünkü insanların modernizm adı altında yaşadıkları hayat onları bu hale getiriyor.

İnsanların bu yaşayış şekilleri üzerinde bir modernizm eleştirisi getirmenin yanı sıra karakterlerin yaşayışlarını olduğu gibi yansıtmada bir yerden sonra Albert Camus’nün varoluş düşüncesine bağlanıyor. İnsanlar nasıl oluyor da böyle bir hayatı yaşayabiliyorlar ve biz izleyiciler nasıl oluyor da böylesine sıkıcı bir hayatı olduğu gibi anlatan filmi izleyebiliyoruz. Burada cevap yönetmenin tarzında yatıyor. Sinemasal her araca uygulanmış olan minimalizm haliyle hikayedeki unsurlara olan bakışımızı da değiştiriyor. Yani normalde adamın ölüp ölmeyeceği, kadının o maceranın üstesinde nasıl geleceği gibi görkemli konulara alışmış olan izleyici bir anda gerçeğin sadeliğine düşmüş oluyor. Haliyle filmi izlerken merak ettiğiniz şey; kadın aradığı düğmeleri bulabilecek mi, tamir için bıraktığı ayakkabılar istediği güne kadar bitecek mi, bu sefer yaptığı yemeğin suyu daha iyi olacak mı gibi aslında hiç de alışık olmadığımız sorular üzerine kuruluyor. Bunlar aynı zamanda aslında kadının yaşama sebepleri. Nasıl ki biz bir sonraki gün bu minimal ayrıntılar ne olacak diye merak edip filmi izlemeye devam ediyorsak Jeanne’de hayatını yaşamaya devam ediyor.

Ama Akerman filmin sonlarına yaklaştıkça işleri ilginçleştirmeye başlatıyor. Jeanne’nin her saniyesi planlanmış günlük yaşayışında her zaman tam saatinde içtiği kahvenin tadı olduğunda kötü geliyor. Önce sorun sütte ardından kahvede arıyor ama nafile, anlamsız bir şekilde dün hiçbir sorunu olmayan kahvenin bugün tadı değişik. Ardından Jeanne’in bazı rutinleri de karışmaya başlıyor. Yatak odasının ışığını açıp banyoya gidiyor, daha sonra yatak odasına dönüp ne yapmaya geldiğini düşünüp ışığı kapatıp çıkıyor. Fakat bu rutinlerindeki bozulmalarda yine aynı dingin minimalist anlatı eşliğinde oluşuyor yani bir anda bir kaos ortamı oluşmuyor sadece bazı ufak şeyler karışmaya başlıyor. Ve en nihayetinde o efsane finali geliyor.

Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles ile ilgili genel yorumlar filmin finaliyle ilgilidir ama şu ana kadar anlattığımız ve finalle doğrudan ilişkisi olmayan bölümlerdeki anlamları göz önüne aldığımızda bunun sığ bir bakış açısı olduğunu kolayca anlayabiliriz. Evet final sahnesi gerçekten beklenmedik ve şok edici. Ama tüm anlam sanki sadece o sahnedeymiş gibi yaklaşmak yanlış olur. Bir noktadan sonra başlayan kaotiklik sonunda eve gelen bir adamla zirveye çıkıyor ve yönetmen ilk kez bizi onlar içerideyken yatak odasına sokuyor. Bu bir anlamda birazdan olacakları anlamlandırabilmemiz için bir lütuf. Hiç kuşkusuz bu sahnede kadının davranışı bir bastırılmışlığın dışa vurumu. Bu bastırılmayı zaten tüm film boyunca görüyoruz. Yani kadının yaptığı şeyi yalnızca o sahneyle açıklayamayız, ondan öncesi de vardır ama özellikle yönetmenin görmemize izin verdiği bölümde de bir kaotiklik mevcut. Bunu kadının mimiklerinden anlamak mümkün ki film boyunca nerdeyse hiç ağlamasına, gülmesine, şaşırmasına tanık olmadığımız o yüz bir andan bir duygu silsilesinin yansıması oluyor. Zaten kadının yaptığı şeyden sonra salona gidip aynı daha önceki gibi o hissiz ifadesine kavuşması da bu bastırmayı bir anlamda dışa vurarak ulaşılan doyumun bir sonucu. Bizlere kadının yaptığı elbette çok anlamsız ve de beklenmedik geliyor ama filmi, hikayenin temeli ve tarzıyla okuduğumuzda bu medeniyet, modernizm adı altında bastırılan benliğin kendini göstermesi aslında çok da sıra dışı bir durum değil. Yani kadının bunu yapması aslında beklenebilir bir durum.

Chantel Akerman kendine has film kuramı ve yaklaşımıyla ortaya tamamen bambaşka bir eser koyuyor Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles ile. Daha hikayeden ve alt metinden bahsetmeden dahi filmle ilgili safalarca yazı yazmak mümkün. Haliyle bir bütün olarak ele aldığımızda Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles katıksız bir başyapıt.

İzleyin izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol