Empresyonizmin en ünlü isimlerinden Pierre-August Renoir şöyle diyor: “Bizim akımımızdaki en önemli şey resmi öznenin öneminden kurtarmış olmamız. Çiçek çizebilir ve onlara çiçek diyebilirim, bir hikaye anlatmak zorunda değilim.” Çocuklarının dadısı ve sık sık model olarak kullandığı Gabrielle Renard ile birlikte oynarken çizdiği küçük oğlunun ileride hikaye anlatmak zorunda olan ve o hikayeleri en iyi anlatanlardan biri olacağını acaba tahmin edebilir miydi?

Jean Renoir bundan tam 112 yıl evvel, Paris’te doğdu. Babası, on dokuzuncu yüzyılın en önemli ressamlarından Pierre-August Renoir idi. Annesinin kuzeni, babasının modeli ve kendisinin dadısı olan Renard küçük Renoir’ya gelecekte sinema yapmasına teşvik olduğunu söylediği kukla tiyatrosunu tanıştırmıştı. Henüz daha ilk film gösterimleri yapılırken Renard Renoir’yı onları görmeye götürürdü. Sinema ile takriben aynı yıllarda doğduğunu düşünürsek, Renoir’nın sanatçı bir ailenin çocuğu olarak bu sanatın yükselişini çocukluktan gençliğe takip ettiğini varsayabiliriz. Sürekli kaçtığı yatılı okullardan kurtuluşu (!) Birinci Dünya Savaşı’na katılması ile olmuştu. Ama orada hayatı boyunca taşıyacağı bir bacak sakatlığı geçirdi. Bu sakatlığın nekahat döneminde, cephe arkasında zaman geçirmek için sinemaya gidiyordu. Sinemada onu bekleyen daha o zamandan bildiğimiz anlamda sinemayı inşa etmeye başlamış Charlie Chaplin, Erich von Stroheim ve D. W. Griffith gibi isimler vardı. Savaştan sonra babasının teşvikiyle seramik ile ilgilenmeye başlasa da, aklından çıkaramadığı şey sinemaydı.

1924’te kısa filmlerle başladığı sinema yolculuğu, 1931’de çektiği ilk sesli filmle devam etti. 1936’da ilk ses getiren filmi Partie de Campagne’ı (Kırda Bir Gün) çekti. Babasının yakın arkadaşlarından büyük öykücü Guy de Maupassant’ın bir öyküsünden uyarlanan film ile dikkatleri üzerine çekmişti.

Ama ona uluslararası ün getiren filmler, halen daha sinema sanatının zirve noktalarından kabul edilen La Grande Illusion (Harp Esirleri – 1937) ve La Règle du Jeu (Oyunun Kuralı – 1939) olmuştu. La Grande Illusion’da hayranı olduğu von Stroheim’ı dönemin en büyük Avrupalı jönlerinden Jean Gabin’in karşısında oynatabilmişti. La Grande Illusion adını İngiliz ekonomist Norman Angell’ın Avrupa toplumlarının ekonomik çıkarı ortak olduğu için savaşı bir ilüzyon olarak gördüğünü söylemesinden alır. Gerçekten de filmde iki taraf birbirine kültürel olarak şaşırtıcı derecede yakın olduklarını fark etse de, kendilerini ayıran asıl sınırların daha çok sınıf bazlı olduğu alttan alta vurgulanır.

Birçok sinema tarihinin en iyi filmleri listesinde hep ilk onu zorlayan La Règle du Jeu, kendisinin de çok yabancısı olmadığı üst sınıf Fransızlar arasında – tam da İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde – ahlaki yabancılaşmayı anlatan; tam zamanında tam doğru noktaya parmak basan ve bambaşka coğrafya ve dönemlerde de bağlamını bulabilen bir filmdir. Film nefretle karşılanır, gişede batar, savaştan hemen önce de hükümet tarafından yasaklanır. Yasak kısa bir süre kalkar ama sonra tekrar uygulanır. Ardından da Alman bombardımanı sırasında filmin negatifleri yanar. Bu muazzam filme yeniden kavuşmak için iki sinefil ve Renoir’nın özel çabası ile ellili yılları beklemek gerekecektir.

Sonrasında Hollywood’a giden Jean Renoir kendine uygun film bulmakta zorlanır. Birkaç ortalama filmden sonra Hindistan’a gider ve ilk renkli filmi ve başyapıtlarından biri olan The River (Nehir – 1951) filmini çeker. Klasik bir aşk üçgeni ve ergen aşk acısını konu edinen film, Venedik’ten ödülle döner.

Yıllar sonra Fransa’da çektiği French Can-Can (1954) ile Jean Gabin ile yeniden buluşur. On dokuzuncu yüzyılın son yıllarının bohem Paris’ini ekrana taşıyan Jean Renoir, babası ve arkadaşlarına da bir selam çakar bu filmiyle. Sonrasında seyrek ve çok dişe dokunmayan filmler ile sinemaya veda ederek emekliliğe çekilir.

Jean Renoir, sakin ve zahmetsizce kullandığı kamerası ile hikaye anlatımının temellerini sinemada atan yönetmenlerden biridir. Bir Renoir filminde her şey sanki çok basitçe ilerliyormuş gibi görünür. Bu da, sadeliğin sofistike olmanın son noktası olduğuna dair da Vinci sözünü getirir aklımıza.

Jean Renoir, Orson Welles’ten Martin Scorsese ve Wes Anderson’a kadar bambaşka türde isimleri etkilemiştir. Halen daha her sinema öğrencisi, her sinefil onun filmleri ile sinemanın yolculuğunu keşfetmeye başlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi