Fransız Sineması dendiğinde herkesin aklında bir şeyler canlanır. Çoğu kez bu canlanan şey sıkıcılıkla özdeşleştirilmiştir. Hem de yalnızca sinemanın düzenli takipçisi olmayan izleyiciler için değil, kimi sinefil için bile böyledir bu. Yeni Dalga sinemasının kendini fazlaca önemseyen karakterinin yanı sıra, Fransız sinemasının çeşitli deneysellik ve yeniliklere açık olması ile de açıklanabilir bu. Ama kimse bu “Fransız Sineması” kalıbının Jean-Pierre Grumbach için de geçerli olduğunu iddia edemez. Ya da bildiğimiz adı ile Jean-Pierre Melville.

1917 yılında Paris’te Musevi ebeveynlerin çocuğu olarak dünyaya gelen Melville, 1940 yılında Nazilere karşı savaşmak için Fransız direnişine katıldığında kod adı olarak en sevdiği yazarın (Herman Melville) ismini alıyor ve bu isim sinema yaşamında da ona eşlik ediyor. Kırklı yılların sonlarına doğru başladığı yönetmenlik kariyeri boyunca Melville, André Bazin tayfası Cahiers du Cinema’nın “haşarı çocukları” Yeni Dalgacılar üzerinde de büyük etkisi olan Amerikan kara filminin bir nevi kendine özgü, orijinal, ancak “Fransız” versiyonunu başarı ile icra etmişti. Karanlık, derinlikli, minimalist ve nev’i şahsına münhasır bir mizah ile dünya sinemasına – belki tıpkı Sergio Leone’nin Amerikan westerni ile yaptığı gibi – yeni bir soluk (Fransızcası, souffle) getirmiş olduğu da kuşkusuz. Yine de Leone kadar tanınıp sevilmediği, özellikle de ülkemizde görece az bilinen yönetmenler arasında yer aldığı da kesin. Melville’in filmlerine de oldu olacak “sufle film noir” diyelim de şanı yürüsün!

Yalnız kurtlar, akıl edemeyeceğimiz zor durumlarda hıyanet içerisine düşenler, bıçkın delikanlılar, intikam, uzaklaşma ve şiddet… Her şeyi bilen, her şeyin altından en iyi şekilde kalkan kahramanları – Bogart’ları – yok Melville’in… Yüreği kapalıyken aşkı keşfeden, en acımasız durumlarda bile dik duran ya da kendini koyveren, tüm dünyaya kafa tutabilecek kadar umarsız, tüm yönleriyle gerçek ama bir o kadar da stilize karakterlere sahip Melville sineması. İçine girmesi ilk başta biraz zor gözükse de, soğuk ve steril mekanlara sahipmiş izlenimi yaratsa da “suç dramlarından” çok daha öte bir deneyim sunuyor. Fransız kara filminin – zaten “film noir” da Fransızca değil mi! – en nadide örneklerini veren, pek çok sinemacıyı etkileyen ve bizce hayata erken veda eden Jean-Pierre Melville’i, en önemli beş filmi ile analım.

Bob le Flambeur – Kumarbaz Bob (1956)

bob-le-flambeur

Melville’in sinemalarda en az izlenen filmlerinden biri olsa da, Bob le Flambeur 50’li yıllardaki döneminin zirve noktasını teşkil eder ve geleceğe dair ipuçları barındırır. Bir Cassavetes edası ile (aslında tam tersi!) Paris sokaklarında kamerasını dolaştırır Melville bu filmde, içinde kullanılan jump cut/sıçramalı kesme sebebiyle de Yeni Dalga’nın etkilendiği filmler arasında yer alır.

Bob le Flambeur, Kumarbaz Bob, eski bir dolandırıcı ve kumarbaz olan orta yaşlı ancak incelikli zevklere sahip Bob’un talihsiz birkaç seri sonucunda sıfırı tüketmesi ile başlar. Onun durumunda bulunan her film noir karakteri gibi Bob da hayatını değiştirebilecek bir şey öğrenecektir. Bir casinoda yüksek miktar para tutulduğunu ve sabah erken saatlerde güvenliğin zayıf olduğunu bir arkadaşından duyar. Bunun üzerine ayrıntılı bir soygun planı yaparak kendini Montmartre’ın hareketli ve umarsız gece hayatına bırakır.

Bob le Flambeur değeri çok sonradan anlaşılan bir film olarak, bir soygun filmi, bir kara film, bir aşk filminden ziyade orijinal bir karakter çalışması ve yenilikçi bir sinematografi sunan bir eser olarak görülebilir.

Le deuxième souffle – İkinci Nefes (1966)

le-deuxieme-souffle

Başrolünde Fransız suç filmlerini bir süre domine eden İtalyan aktör Lino Ventura’nın olduğu (bana hep Daniel Auteil’i hatırlatmıştır, işin ilginç yanı filmin 2007’de yapılan bir yeniden çevriminde Ventura’nın karakteri Gu’yu da Auteil oynamıştı) bu Jean-Pierre Melville eseri, arka arkaya gelecek ve giderek dozu yükselecek bir filmografinin habercisidir de aynı zamanda. Erkekler dünyasındaki sert ve acımasız bir kapışmanın anlatıldığı film, uzun süresi ile aslında bambaşka iktidar ilişkilerine de değinir. Gece hayatının önemli isimlerinden bir kulüp sahibi, haber peşinde bir gazeteci, işini yapmaya ant içmiş bir polis, kız kardeşi için çok şey feda edebilecek bir mafyoz… Soğuk ve karanlık bir dünya, birbirine dolanmış, sonunu herkesin bildiği ama yine de asla vazgeçmediği yaşam öyküleri. Melville’in bir suç filmi görünümünde çok karakterli bir dramanın nasıl altından kalktığını görmek için ideal.

Le Samouraï – Kiralık Katil (1967)

le-samourai

Bu film hem bir klasik hem bir kült. Bir başyapıt. Eğer Bob le Flambeur bir karakter çalışmasıysa, bu film karakter çalışmasının doktora tezi kıvamında. Alain Delon’un sinematografik kimliğini sonuna kadar – iyi anlamda! – sömüren bir film ile karşı karşıyayız. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, filmin sonuna kadar hiçbir şey duymadığımız ama film bittikten bir süre sonra tanıdığımızı anlayacağımız kiralık katil Jef Costello’nun hikayesini anlatıyor film.

Bir robot soğukkanlılığıyla ve oturmuş bir sistemle çalışan Jef, bir iş esnasında piyanist bir kadın ile tanışır. Bu karşılaşma hayatını tümüyle değiştirecektir. Tüm çevresinden yabancılaşmış, hayattan kopuk bir biçimde hayatını ve işini sürdüren Jef, hissettiği duygular karşısında allak bullak olur. Jef’in yaptığı işin gerçekten bir önemi var mıdır? Yoksa aslında hepimiz birer samurayız, yalnızca işe metrobüsle mi gidiyoruz?

L’armée des ombres – Gölgeler Ordusu (1969)

larmee-des-ombres

Gölgeler Ordusu, Jean-Pierre Melville, filmografisinde biraz farklı bir yer kaplıyor kanımca. Yarı otobiyografik bir romandan uyarlanan film, bir grup Fransız Direniş üyesinin Nazilere karşı mücadelesini anlatıyor. Film bir suç filmi değil, bir ajan filmi gibi gözükse de aslında o da değil. Lino Ventura’nın canlandırdığı eğitimli ve alçak gönüllü Gerbier karakterini çoğunlukla takip ettiğimiz filmde, inanılması güç zor koşullar altında, insanın dayanma veya harekete geçme sınırlarının ustalıklı bir incelemesi de mevcut.

Herkesin birbirinden şüphelenmeye başladığı, korkunç bir savaş ortamında geçen, insanların kendilerini ve sevdiklerini feda etmek zorunda kaldığı anları gözümüze sokan ama bunların hepsini de o suç draması estetiğini gözeterek yapan bir film bu. Grafik işkence şiddeti yerine, bekleme odası gerilimini göstermeyi tercih eden Melville; Paris’in çatıları gibi koyu renkli ve mavimsi bir sonbahar tonlarına hakim sinematografi seçimi ile de çok iyi ve nitelikli bir iş çıkarmış.

Le cercle rouge – Ateş Çemberi (1970)

le-cercle-rouge

Bu filmi henüz izlemediyseniz ve 1970’ler Avrupa sinemasının klasik jönlerine özel bir ilginiz varsa (böyle bir ilgi var mı bilmiyorum ama bende olduğu kesin), tüm işinizi bırakın ve bu filmi izleyin. Çünkü filmin oyuncu kadrosu şöyle: Alain Delon, Yves Montand ve Gian Maria Volonte.

Biri hapisten erken salınan biri de mahkumiyetten kaçan iki adamın yolları şans eseri kesişir. Biri eski iş ortağı ve eski kız arkadaşının yeni sevgilisinin üzerine saldığı adamlardan kaçıp, yeni bir soyguna yelken açmıştır. Diğerinin ise kanunla başı beladadır. Bu iki “kaçak” soygun için güçlerini birleştirirler. Yanlarına soygun işlerinden anlayan bir eski polisi de katarak yola çıkarlar.

Le cercle rouge – Ateş Çemberi, Jean-Pierre Melville’in filmografisinin en hareketli, en eğlenceli ve en kaliteli filmlerinden biri. Sondan bir önceki filmi olması ile de insanı gerçekten üzüyor. Bu kendine özgü mizah duygusuna sahip, oyuncu yönetimi çok güçlü, gerilim anlarını yaratmayı iyi bilen yönetmenin çok daha fazla film yapmış olmasını diliyorsunuz. Ancak, yine de böyle bir filme sahip olduğunuz için de teşekkür ediyorsunuz Melville’e.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi