Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 2692 ) test
Je Tu Il Elle
1974 - Chantal Akerman
86
Fransa
Senaryo Chantal Akerman, Eric De Kuyper, Paul Paquay
Oyuncular Chantal Akerman, Niels Arestrup, Claire Wauthion
Gizem Çalışır
Sözcüklerin hakimiyeti altında yaşanan ve sözcüklere tutsak edilen aşkın bakışla, temasla, kokuyla daha güçlü sezinlenebileceğini; aşka sözcüklerle sahip çıkmak yerine onu duyuların ortak yaşanmışlığı üzerinden anlatıyor Akerman.

Je Tu Il Elle

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Belçikalı yönetmen Chantal Akerman’ın ilk uzun metrajlı filmi Je Tu Il Elle (I You He She), yönetmenin ‘feminist sinemanın başyapıtı’ olarak ilan edilen filmi Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1974) kadar dikkatleri çekmemiş ya da önemsenmemiş olsa da, Akerman sinemasını anlamak adına önemli bir mihenk taşı. Henüz 15 yaşındayken izlediği Jean-Luc Godard imzalı Pierrot le fou (1965) filminin etkisiyle yönetmen olmaya ve film yapmaya karar veren Akerman’ın 24 yaşında çektiği bu ilk film provokatif sinema için de oldukça değerli bir konuma sahip. Chantal Akerman’ın hayata karşı tavrını belirleyen düşünceler açısından baktığımızda ise Je Tu Il Elle’nin hem yönetmenin gelecek işlerinin habercisi hem de kendi hayatına dair yazdığı bir önsöz olduğunu açık biçimde fark edebiliriz. Bu sebeple; filme geçmeden önce Akerman’ın düşünce yapısından, çekincelerinden ve hayata karşı tavrını belirleyen fikirlerinden bahsetmek gerektiği kanaatindeyim.

Chantal Akerman sinemasına dair kabul etmemiz gereken ilk şey, filmlerinin çok katmanlı bir yapıya sahip oluşudur. Çok katmanlı derken kast ettiğim şeyin birden fazla okumaya açık, tek bir okumayla sınırlandırılamayacak bir yapıyı temsil ettiğini belirtmem gerek. Çok katmanlı bir yapıya sahip olan filmlerinin yarattığı bu çok anlamlılık düşüncesi ise Akerman’ın kendi hayatıyla eş değer bir öneme sahiptir. Hayatı boyunca etiketlere, gettolaştırma mantığına karşı çıkan ve filmlerinin de bu tarz değerlendirmelere boyun eğmesine izin vermeyen Akerman ‘feminist sinemanın başyapıtı’ olarak ilan edilen filmi Jeanne Dielman’ın bu tür etiketler ve yakıştırmalar ile belirli bir sınırın içine hapsedildiği düşüncesini her daim dile getirdi. Ona göre bir filmi tek bir açıdan ele alarak kategorize etmek, o filmi tek bir düşünce çizgisi bağlamında sınırlamak; diğer bir anlamda gettolaştırmak ve diğer tüm taşıdığı anlamlarından tecrit etmek demekti. Bu da Akerman filmlerinin çok katmanlı yapısına ters düşen bir yaklaşım demek oluyordu. Tüm hayatı boyunca belirli tanımlardan ve etiketlerden uzak durarak yaşamaya çalışan bir yönetmenin filmlerini bu şekilde sınırlar içerisine almaya çalışmanın o filmlerin gerçek değerini yansıtamayacağını düşünen biri olarak; Je Tu Il Elle filmini elimden geldiğince sınırlamadan bana hissettirdikleri özelinde anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Chantal Akerman’ın hem yazıp yönettiği hem de başrolünde oynadığı Je Tu Il Elle filmi için yapılmış açıklamalardan birinde filme adını veren tekil şahısların filme konu olan kişileri betimlediği belirtilmiştir. Bu anlamda, Je Chantal Akerman’ın başrolünde oynadığı karakteri; Tu biz izleyicileri; Il filmin ikinci dilimine konu olan kamyon şoförünü; Elle ise filmin son diliminde Akerman’ın eski kız arkadaşını canlandıran karakteri temsil etmektedir. Chantal Akerman’ın Je Tu Il Elle filmi için verdiği röportajlardan birinde söylediği “Hoşuma giden bir hikaye yazdım. Herkes filmin politik olduğunu düşündü. Oysa oldukça normal bir aşk hikayesiydi. Feminist bir film değil. Bir gay filmi olduğunu da söylemiyorum. Böyle bir şey deseydim filme önyargılı fikirlerle gidecektiniz.” cümlelerini de hesaba katınca yönetmenin etiketlere ve gettolaştırılmış düşüncelere ne denli karşı çıktığını daha iyi fark edebiliriz. Bu anlamda oldukça basit bir aşk hikayesi anlatmak istediğini söyleyen Akerman’ın tekil şahıs tercihlerini aşkın içinde yeniden kazanılan ya da kaybedilen benlik olguları üzerinden değerlendirmek mümkün. Bir başka anlamda ise dilin duygu ve hisleri temsil etmedeki yetersizliğine yönelik eleştirel bir bakış ya da ironik bir tavır olduğunu da söyleyebilirim. Filmde diyalog kullanımının neredeyse yok denecek kadar az olduğunu; diyalog kullanımı yerine tüm hikayenin anlatıcı bir üst ses (Je) üzerinden anlatıldığını da hesaba katacak olursak bu yöntemin Akerman’ın benlik arayışı düşüncesini pekiştirdiği de açıkça görülebilecektir.

Kimi filmlerin dildeki sözcüklerle ifade edilemeyeceğini, anlatılamayacağını daha doğrusu bazı filmleri sözcüklerle ifade etmeye çalışma uğraşının o filmleri sınırlandırmaya çalışmak ve onların özünü, içini boşaltmak olduğunu düşünürüm. Yoksa hemen her filmi psikanalitik, sosyolojik, feminist, politik hemen her perspektiften ele almak, o filmler hakkında çıkarımlar yapmak, göstergeleri çözümleyip o göstergelerin neyi temsil ettiğini ifade etmek mümkün. Ama tüm bu çözümlemeler özünde bir soyutlama anlamı taşıyor. Muğlaklığın ya da belirsizliğin içimizde yarattığı hissiyatı sahiplenmek yerine muğlaklıkları soyutlamalarla sınırlamak bir anlamda hayal gücümüze prangalar vurmak demek. Bu sebeple, Je Tu Il Elle özelinde, hayal gücüme prangalar takmayı reddediyorum. Filmi sembolik okumalara açmanın filmi yetersiz ve değersiz kılacağını düşünen biri olarak ve filmin bitmemiş bir proje, kapanmamış, kapanmak istemeyen bir çember olduğunu düşündüğüm için bu çok katmanlı yapının bende yarattığı hislere geçiyorum.

Filmi üç bölüm üzerinden değerlendirecek olursak; ilk bölümde ana karakterimizin kendi evindeki eylemlerine/eylemsizliğine, can sıkıntılarına şahit oluyoruz. (Aslında Akerman’ın sinemasını can sıkıntılarının üzerimizde yarattığı eylemlilik ve eylemsizlik olgularını ayyuka çıkartma edimi üzerinden ele alabiliriz.) Bu bölümde Je yani Akerman’ın oynadığı karakter yatağının yerini değiştiriyor, ayağa kalkıyor, düşünüyor, herhangi birine mektuplar yazıyor, duruyor, soyunuyor, çıplak bir şekilde yatağına uzanıyor ve sadece toz şekerle besleniyor. Yaklaşık yarım saat boyunca bir kadının 28 günlük zamanının geçişine tanık oluyoruz. Onu izliyoruz, onu görüyoruz, ona bakıyoruz ve o da zaman zaman aramızdaki dördüncü duvarı yıkacak hamleyi yaparak bize bakıyor, bizi izliyor. Sonra kalkıyor, üzerini giyiniyor ve ilk defa dışarıya çıkıyor.

Filmin ikinci bölümünü oluşturan bu bölümde otostop çeken Je, bir kamyon şoförü olan Il’in onu kamyona almasıyla birlikte bir yolculuğa çıkıyor. İkili arasında karşılıklı geçen bir diyaloga hiç şahit olmuyoruz. Birlikte yemek yiyip, film izliyorlar ya da bir barda içki içiyorlar ama Akerman bu bölüm boyunca ikili diyalog kullanmaktan uzak duruyor. Je, kamyon şoförüne mastürbasyon yapıyor ama Akerman bu eylemi bize göstermek yerine kamyon şoförünün talimatları üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Akerman sanki Je ile birlikte bizi de cinselliğimizi, cinsel arzularımızı keşfettiğimiz dönemlere doğru bir yolculuğa çıkarıyor.  İlk uyanışlar, ilk keşifler… Özellikle bu bölümde; kamyon şoförünün, evlilik kurumunun cinselliğin doğasındaki tutku ve özgürlüğü nasıl sınırlayıp yok ettiğini; cinselliği eşler arasında karşılıklı bir görev eylemine dönüştürdüğünü anlattığı sahnenin oldukça değerli olduğunu düşünüyorum. Bu sahnede Akerman; evlilik kurumunun, insanların özündeki arzu ve tutkuları, kendi totaliter yapısı altında nasıl sindirdiğini ve cinselliği rutin bir göreve dönüştürdüğünü oldukça acımasızca dile getirtiyor.

Filmin son bölümü ise Je’nin eski kız arkadaşı olduğunu düşündüğümüz Elle’in evine gitmesiyle başlıyor. Elle Je’yi eve alırken ona yalnızca bir gün kalabilme şartı koyuyor. Akerman, bu bölümde de karşılıklı diyaloglar kullanmaktan uzak duruyor. Je Elle’e karnının aç olduğunu söylüyor, Elle ona sandviç hazırlıyor ve sonrasında iki aşığın oldukça tutkulu ve provokatif biçimde sevişmesine şahit oluyoruz. Aşkı cinsellik ve tutku üzerinden anlatan Akerman bizleri çırılçıplak bedenlerin akışkanlığına, tahakküm alanlarından kurtulmuş iki tutkulu bedenin performansına ve hem tek hem de çok oluşuna tanık ederken içimizdeki tutkular, özgürlükler, arzular, düşler de dile geliyor. Sözcüklerin hakimiyeti altında yaşanan ve sözcüklere tutsak edilen aşkın bakışla, temasla, kokuyla daha güçlü sezinlenebileceğini; aşka sözcüklerle sahip çıkmak yerine onu duyuların ortak yaşanmışlığı üzerinden anlatıyor Akerman. Ve en nihayetinde bedeni, aşkı ve cinselliği provokatif bir direniş alanına dönüştürmeyi başarıyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol