İngiliz filozof ve sosyal kuramcı Jeremy Bentham 1875’te “Panoptikon” isimli bir yapı planı oluşturarak gözetleme eyleminin önemini vurguladı. Hapishane özelliği taşıyan yapının içerisindeki insanlar, tutsaklar tek bir kişi olan izleyeni, aslında izleme aktivitesini gerçekleştirirken açıkça göremedikleri halde ve ne zaman olduğunu da bilememekle birlikte izlendiklerini biliyorlardı. Bentham’a göre, tutsakların her biri denetleyen tarafından sürekli izlenemeseler de, tam olarak ne zaman izlendiklerini bilemedikleri için davranışlarını sürekli izleniyorlarmış gibi ideal düzeyde gerçekleştirecekler, çalışmalarını en üst seviyede tutacaklardı. Michel Foucault 1975’te Disiplin ve Ceza isimli kitabında bu fikri yeniden canlandırdı. Foucault bu teoriyi devletlerin vatandaşlarını kontrol altına alma süreci ile inceledi. Bu düşünceye göre sübje olan vatandaş, izlenebilirken izleyemiyor, bilgileri toplanabilirken iletişim sürecinde özne olamıyordu.

Oldukça erişilebilir olan bir sistemde ne kadar mahrem kalınabilir?

Modern dünyanın birer bireyi olarak her birimiz dijital iletişim araçlarını çok seviyor, sosyal medyada aktif bir rol oynuyor, bu süreç içerisinde bütün bilgilerimizi istemsizce hatta bazen kendi onayımızla herkes ile paylaşıyoruz. Dolayısıyla bilgilerimiz ve biz sürekli olarak üçüncü bir göz tarafından haberimiz olarak veya Bentham’ın Panoptikon teorisinden farklı olarak haberimiz olmayarak izleniyoruz. Serinin beşinci filmi olan Jason Bourne (2016) izleyicilerine CIA kontrolündeki sokaklarda bulunan güvenlik kameralarından bakış açıları ve takım elbisesi altına giydiği aykırı spor ayakkabıları, ayrılamadığımız telefonlarımızın ve değişik dijital iletişim araçlarımızın yaratıcısı olan Steve Jobs’u andıran tavırları ve tarzı ile Derin Hayaller şirketinin kurucusu, bir teknoloji dahisi Aaron Kalloor (Riz Ahmad) ile izleyenlerine bu teoriyi sorgulatıyor. Herkes tarafından kullanılan bir teknolojinin yaratıcısı olan Aaron Kalloor (Riz Ahmad) aynı zamanda da CIA için çalışıyor ve bütün kullanıcılarının kişisel bilgilerini onlara, dolayısıyla devlete aktarıyor. Tıpkı piyasa lideri birçok ürünün parmak izi gibi oldukça kişisel bilgileri depolaması hakkındaki bazı düşünceler gibi. Bu sayede bir devlet teşkilatı olan fakat film süresince acımasız kararları ile dikkat çeken CIA, film süresince bütün vatandaşlarının bilgilerini sistemlerinde depoluyor ve onları tıpkı Foucault’un ve Bentham’ın teorilerinde olduğu gibi gözlemleyerek kontrol altında tutabiliyor. Aynı zamanda film, bu teori ile ilişkisinin hareketli kameranın sürekli varlığı ile izleyicilerine hikayedeki kişi ve olayları dışarıdan gizli bir şekilde gözetliyorlarmış hissini vererek altını çiziyor. Jason Bourne (2016) teoriyle paralel olarak sürekli ifşa olma, gizlilik, gözetlenme, gözetleme ve kişisel bilgilerin mahremliği konseptlerine yer veriyor ve adeta izleyicisinden sürekli olarak bir şeyleri düşünmesini ve hatta fark etmesini bekliyor.

Jason Bourne: Unutkan Ajanın Unutulmaz Dönüşü

Kişisellik konseptinin altını defalarca çizen film, Jason Bourne (Matt Damon) ve Süje (Vincent Cassel) arasındaki intikam ilişkisi gibi konsepti aynı zamanda ilişkiler üzerinden de inceliyor. Özlenen performansı ve geçen zamanın kattığı olgunluğu ile Matt Damon’ın unutulmaz bir dönüş yaptığı Jason Bourne, serinin geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki gelgitleri ile beyinleri zorlayan genel havasını bozmuyor. Varlığını hissetsek de cesurca verilmiş bir karar ile serinin dördüncü filmi olan The Bourne Legacy (2012)’de göremediğimiz Matt Damon, hikayeye geçmiş ile ilgili soruları ile tekrardan dönüyor. CIA yöneticisi Robert Dewey (Tommy Lee Jones)’in deyimi ile neredeyse acımasızca, aslında vatanı için olduğuna inandığı için 32 kişinin ölümüne sebep olmuş, CIA’deki görevinden kaçarak “aslında kendisinden kaçan”, eninde sonunda köşe bucak kaçtığı geçmişine yaratılışı sebebi geri döneceği kesin gözü ile bakılan ve artık her şeyi hatırlayan başrol oyuncumuz Jason Bourne, bu kez de babası ile ilgili geçmişe dayalı soruları ile karşımıza çıkıyor. Vatanı kurtarmak amaçlı olduğuna inanarak da olsa boş yere CIA’nin kullandığı maşalardan bir tanesi olarak 32 kişiyi öldürmüş olması, yine CIA’nin bir parçası olarak acımasızca can yakması ve hala, eski acımasız hayatından kaçış sürecinde bile can yakıyor olmasına rağmen, yakın planlar, vatanseverliği suistimal edilerek kandırılmış olduğu gerçeği ve genellikle onun bakış açısını gösteren sahnelerin de yardımı ile bir kez daha Jason Bourne, çaresizliği ve kötüye kullanılan iyi niyeti sayesinde kendimizi özdeşleştirdiğimiz karakter olarak filmde yer alıyor. Kafasının karışıklığına rağmen değişmeyen muhteşem ajanlık yetenekleri sebebi ile kendimizi bir kez daha rahatlıkla Jason Bourne’ın kollarına emanet ediyoruz ve tıpkı hala sırtında izlerini taşıdığı serinin ilk filmi The Bourne Identity (2002)’deki mermileri hatırlamamızla içimizde hissettiğimiz sızı gibi kahramanımızın Alicia Vikander’in donuk oyunculuğu ile hayat verdiği CIA ajanı Heather Lee’den her zaman bir adım ötede olmasıyla da zafer kazanmış gibi hissediyoruz. Film boyunca altı çizilen kişisellik yanılgısıyla örülmüş ilişkilere Heather Lee (Alicia Vikander) ve Jason Bourne’ın ilişkisi örnek verilebileceği gibi yine Heather Lee ve CIA yöneticisi Robert Dewey arasındaki ilişki de örnek verilebilir.

Paul Greengrass tarafından yönetilen film kullandığı yamuk açılar, klostrofobi hissini arttıran yakın planlar ve açı kırma davranışı ile sorularına cevap bulmaya çalışan Jason Bourne’un beyni gibi izleyenlerinin de beyinlerini 118 dakika boyunca zorlayarak rahat bırakmıyor. Bond serisi ile anılan bu seri, Bond’un teşkilatına bağlılığı düşünüldüğünde konusundaki zıtlığın yanı sıra kavga sahnelerinde montajdaki atlamalarla ve gözetleme hissini arttıran hareketli kamera ile farkını ortaya koyuyor. Jason Bourne (2016) kategorisindeki filmlerin aksine izleyicisini sıkmıyor ve yüksek olarak başlattığı hızını diyalog hızındaki düşüşleri ve hızlanmaları montaj hızındaki hızlanmalar ve düşüşler ile destekleyerek sonlara kadar korumayı başarıyor. Jason Bourne’ın geçmişte vatanseverlik illüzyonu ile kandırılarak aldığı yanlış kararlardan duyduğu pişmanlığın ve artık gözlerden uzak, sıradan bir hayat arayışına karşılık peşini bırakmayan geçmişinin ve aslında ironik bir şekilde kendisinin de bitmek bilmeyen soruları sebebiyle geçmişin peşini bırakmayışının anlatıldığı bu hız kesmeyen, heyecanlı hikayesi 2016 yapımı Jason Bourne ile bir kez daha izleyicisinin soluğunu kesiyor.

İngiliz filozof ve sosyal kuramcı Jeremy Bentham 1875'te “Panoptikon” isimli bir yapı planı oluşturarak gözetleme eyleminin önemini vurguladı. Hapishane özelliği taşıyan yapının içerisindeki insanlar, tutsaklar tek bir kişi olan izleyeni, aslında izleme aktivitesini gerçekleştirirken açıkça göremedikleri halde ve ne zaman olduğunu da bilememekle birlikte izlendiklerini biliyorlardı. Bentham’a göre, tutsakların her biri denetleyen tarafından sürekli izlenemeseler de, tam olarak ne zaman izlendiklerini bilemedikleri için davranışlarını sürekli izleniyorlarmış gibi ideal düzeyde gerçekleştirecekler, çalışmalarını en üst seviyede tutacaklardı. Michel Foucault 1975’te Disiplin ve Ceza isimli kitabında bu fikri yeniden canlandırdı. Foucault bu teoriyi devletlerin vatandaşlarını kontrol altına alma süreci ile inceledi. Bu düşünceye göre sübje olan vatandaş, izlenebilirken izleyemiyor, bilgileri toplanabilirken iletişim sürecinde özne olamıyordu. Oldukça erişilebilir olan bir sistemde ne kadar mahrem kalınabilir? Modern dünyanın birer bireyi olarak her birimiz dijital iletişim araçlarını çok seviyor, sosyal medyada aktif bir rol oynuyor, bu süreç içerisinde bütün bilgilerimizi istemsizce hatta bazen kendi onayımızla herkes ile paylaşıyoruz. Dolayısıyla bilgilerimiz ve biz sürekli olarak üçüncü bir göz tarafından haberimiz olarak veya Bentham’ın Panoptikon teorisinden farklı olarak haberimiz olmayarak izleniyoruz. Serinin beşinci filmi olan Jason Bourne (2016) izleyicilerine CIA kontrolündeki sokaklarda bulunan güvenlik kameralarından bakış açıları ve takım elbisesi altına giydiği aykırı spor ayakkabıları, ayrılamadığımız telefonlarımızın ve değişik dijital iletişim araçlarımızın yaratıcısı olan Steve Jobs’u andıran tavırları ve tarzı ile Derin Hayaller şirketinin kurucusu, bir teknoloji dahisi Aaron Kalloor (Riz Ahmad) ile izleyenlerine bu teoriyi sorgulatıyor. Herkes tarafından kullanılan bir teknolojinin yaratıcısı olan Aaron Kalloor (Riz Ahmad) aynı zamanda da CIA için çalışıyor ve bütün kullanıcılarının kişisel bilgilerini onlara, dolayısıyla devlete aktarıyor. Tıpkı piyasa lideri birçok ürünün parmak izi gibi oldukça kişisel bilgileri depolaması hakkındaki bazı düşünceler gibi. Bu sayede bir devlet teşkilatı olan fakat film süresince acımasız kararları ile dikkat çeken CIA, film süresince bütün vatandaşlarının bilgilerini sistemlerinde depoluyor ve onları tıpkı Foucault’un ve Bentham'ın teorilerinde olduğu gibi gözlemleyerek kontrol altında tutabiliyor. Aynı zamanda film, bu teori ile ilişkisinin hareketli kameranın sürekli varlığı ile izleyicilerine hikayedeki kişi ve olayları dışarıdan gizli bir şekilde gözetliyorlarmış hissini vererek altını çiziyor. Jason Bourne (2016) teoriyle paralel olarak sürekli ifşa olma, gizlilik, gözetlenme, gözetleme ve kişisel bilgilerin mahremliği konseptlerine yer veriyor ve adeta izleyicisinden sürekli olarak bir şeyleri düşünmesini ve hatta fark etmesini bekliyor. Jason Bourne: Unutkan Ajanın Unutulmaz Dönüşü Kişisellik konseptinin altını defalarca çizen film, Jason Bourne (Matt Damon) ve Süje (Vincent Cassel) arasındaki intikam ilişkisi gibi konsepti aynı zamanda ilişkiler üzerinden de inceliyor. Özlenen performansı ve geçen zamanın kattığı olgunluğu ile Matt Damon’ın unutulmaz bir dönüş yaptığı Jason Bourne, serinin geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki gelgitleri ile beyinleri zorlayan genel havasını bozmuyor. Varlığını hissetsek de cesurca verilmiş bir karar ile serinin dördüncü filmi olan The Bourne Legacy (2012)’de göremediğimiz Matt Damon, hikayeye geçmiş ile ilgili soruları ile tekrardan dönüyor. CIA yöneticisi Robert Dewey (Tommy Lee Jones)’in deyimi ile neredeyse acımasızca, aslında vatanı için olduğuna inandığı için 32 kişinin ölümüne sebep olmuş, CIA’deki görevinden kaçarak “aslında kendisinden kaçan”, eninde sonunda köşe bucak kaçtığı geçmişine yaratılışı sebebi geri döneceği kesin gözü ile bakılan ve artık her şeyi hatırlayan başrol oyuncumuz Jason…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

80

Jason Bourne (2016) kategorisindeki filmlerin aksine izleyicisini sıkmıyor ve yüksek olarak başlattığı hızını diyalog hızındaki düşüşleri ve hızlanmaları montaj hızındaki hızlanmalar ve düşüşler ile destekleyerek sonlara kadar korumayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.6 ( 2 votes)
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi