East of Eden, Cennetin Doğusu, isimli filmi şu anda hatırlamadığım bir TV kanalında Türkçe dublajla izlerken ne Elia Kazan’ı duymuştum ne de filmin John Steinbeck’in bir romanından uyarlandığını biliyordum. Tek bildiğim, ilk kez filmini izleme şerefine nail olduğum, ama yüzünü ortaokul popüler kültür bilgimle bile nerede görürsem tanıyacağım James Dean’in bu filmde rol aldığıydı. Filmi yoğun bir duygu yoğunluyla izlediğimi, önceden popüler kültür ikonu olarak bende yarattığı olumlu önyargıyı aşan bir sevgiyle James Dean’i ne kadar beğendiğimi hatırlıyorum. Jön denince bugünlerde aklımıza gelen yüzlerin, isimlerin James Dean ile karşılaştırılamayacağını düşünür, Dean öncesi “maço” erkek tiplerinin Dean’den ne denli farklı olduğunu incelersek (örneğin, Clark Gable); James Dean’in sinemada – daha güvenli bir yoldan gidelim, Hollywood sinemasında – önemli bir dönüm noktasına işaret ettiğinin açık olduğunu görebiliriz.

Yalnızca üç filmle tüm dünyanın gönlünü fethetmiş, “hızlı yaşa genç öl” sözünü popülerleştirmiş bir karakter, siyah beyaz fotoğrafların ardından bize bakan genç bir gülüş, deri ceket ve havalı saç kombinasyonunu bir daha yakalayamayacağımız bir isim James Dean. Cool desek değil, daha içimizden biri, cool olmak için çok genç, daha canlı ve daha yaşayan bir karakter. Dertleri var, büyük aşkları var, isyan ediyor ve bunun için bir sebebe ihtiyacı bile yok!

Erken ölen tüm “yıldızlar” gibi, James Dean’in ünü biraz da 24 yaşında hayatını kaybetmiş olmasına dayanıyor elbet. Ama, geri dönüp baktığımda James Dean’in benden 4 yaş daha az yaşamış olduğunu düşünmek içimin ürpermesine sebep vermiyor da değil. Steinbeck’in en güzel romanlarından biri olan, East of Eden, aslında Habil ile Kabil hikayesinin bir uyarlamasıdır. Hem de Elia Kazan’ın elinde sinemada en iyi kitap uyarlamalarından birine dönüşmüş, o genç, ne yapacağını bilemeyen, ele avuca sığmaz, patlamaya hazır bir bomba James Dean karakterini sinemaya ve izleyicilere tanıştıran film olmuştu.

Sonrasında Amerikan sinemasının belki en büyüklerinden, ama kesinlikle hakkı en çok yenmişlerinden olan Nicholas Ray’in Rebel without a Cause, Asi Gençlik, filmi gelmişti. Gerçekten asi ve talihsiz üç başrol oyuncusunu birleştirmişti bu film. Çünkü, Dean 24 yaşında bir trafik kazasında ölmüştü. En az Dean kadar parlak olan Sal Mineo 37 yaşında elim bir cinayete kurban gitmişti. Güzeller güzeli Natalie Wood ise 43 yaşında boğularak hayatını kaybetmişti. Asi Gençlik bir dönemin gerçekten sıkışmışlığını bir yere kanalize edemeyen, ama dönemsel koşullarla büyük bir buhrana sürüklenen, tüm bunların yanı sıra da 68 kuşağının müjdecisi olan o gençliğini muazzam bir şekilde tasvir ediyordu.

Sonra James Dean’in son filmi geldi. Giant, Devlerin Aşkı. Yanında gerçekten iki dev ile oynayan, Rock Hudson ve Elizabeth Taylor, ancak kendini ezdirmeyen Dean, bu filmin sinemalara geldiğini göremeden hayatını kaybetti. George Stevens’ın üç saati aşkın epik başyapıtı Dean’in en iyi ve son performansı oldu. Hızlı yaşadı, yaşadığı gibi öldü. Ama bu kısa sürede, dünyaya bir ikon, jön kavramının tanımı gibi bir hayat bıraktı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi