Yaşadığı toplumda yerini bir türlü göremeyen genç zihinleri, boğuldukları bulanıklıktan kurtaran, gerçek olmaya davet eden, içinden düşünmeye dahi çekindiklerini kitaplarında bulanların büyük abisi Jerome David Salinger, J.D. Salinger, Salinger…

İsmini duymanın bile yarattığı o koca etkiyi çoğumuz derinlerde yaşamışızdır sayısız kere, çünkü hem – yaşamaya çabaladığımız, yaşadığımız veya ancak düşleyebildiğimiz – gençliğimizin sesi, hem de gerçeği değil adaptasyonu öğütleyen yetişkinlerden farklı olarak belki de ilk kez samimiyetini hissettiğimiz bir abidir o, abiydi demek dahi güç. Her okuyucusunu hem en derinde ortak paylaşılan yabancılaşma hissinden yakalamış, hem de eminim benim gibi daha kişisel bir bağ ile etkilemiştir. İster kimlik arayışı ister seçme özgürlüğü olarak görün, ben kendi ismimi, henüz doğmamış çocuğumun ismini Salinger’dan ve onun temsil ettiği karakterlerden etkilenen küçük kızlardan çaldım; çünkü ihtiyacım var, onun sunduğu o gerçeklik hissinin sıcaklığını unutmama yollarımdan – en basiti belki ama – biri de bu. Çok kitap seçen, kolay kolay bağlanmayı beceremeyen bende dahi bu etkiyi yaratan bu adamın, milyonları nasıl etkilediğini, sizi nasıl alevlendirdiğini düşünün ve o hisse tutunun. Çünkü ne bu yazı, ne de birazdan bahsedeceğim Salinger (2013) filminin o sıcaklığın yakınından geçebilmesi dahi imkansız.

İlk kez 1940 yılında The Young Folks isimli öyküsü Story dergisinde yayımlanan Salinger, sonrasında defalarca The New Yorker’dan red yemiş olsa da, hem kendisi için hem de bir gün yayımlanması için yazmaya devam eder ve benim için de en önemli hikayesi olan A Perfect Day For a Bananafish (1948) ile ilk kez bu sayfalara taşınıp gelecek yazılarına hem platform hem de anlatım dili ve atmosferi açısından zemin hazırlamış olur. Önce Glass ailesi ile tanıştırır bizi Salinger, her biri kendi şahsına münhasır Glass’lardan ailenin gurusu olarak görülen Seymour’ın son gününü, bir yandan tırnaklarına oje sürerken telefonda lak lak eden eşini bir yandan deniz kenarında muz balıklarının doyumsuzluğunu anlattığı minik Sybil’in hikayesine dalarız. Yeni bitmiş savaştan veteran sıfatını kapmış ve bunun yükünün ağırlığından kurtulamayan Seymour ve derinliğinde hissettirdiği Salinger’ın ta kendisi, bu kısacık öyküde etkiler bizi: benmerkezciliğimizin üstüne basıverir, ağzımıza altı tane muz tıkayarak nefessiz kalmamızı sağlar. İkinci Dünya Savaşı’nın içinde yer almanın, ölümü en yakından deneyimlemenin onda yarattığı etkiyi en iyi hissedebildiğimiz hikayesi ise For Esmé—with Love and Squalor (1950)’dir belki, ama savaş sonrası tüm yazılarında oraya ait bir şeyler hissetmemek de elde değildir. Savaş yüzünden yetim kalmış Esmé ve ile savaş veteranı Çavuş X’in arasındaki samimi bağ hem bu korkunç savaşın yaralarını gözler önüne serer hem de geride bıraktıklarının yaşama mücadelelerindeki umudu. Hem Esmé’ye hem de Çavuş X’in gerçeklikleri içinde içimizi sevgi ve sefaletle ısıtmışken yine kendisini hissetmeden duramadığımız Salinger’a bağlanmamak ne kadar mümkün olabilirdi?  Salinger’ın kendinden parçalar ile yarattığı karakterleri de onun gibi kaybolmuş, sıkışmış, ışık arayan kimselerdir ve Salinger belki de kendi var oluş ve kaçış sorgulamasını, karakterlerine sunduğu farklı kaçış imkanları ile beslemiştir.

Kuşkusuz Salinger’ın ismi 60’lı yılların coşkusunun temeli olarak nitelendirilip kült bir hale getirilen The Catcher in the Rye (1951) ile yayılır. Holden Caulfield Amerika’da – ve onun gibi hisseden herkesin kendi toplumunda yakaladığı – yok olan gençlik adına, ailesine, ülkesine ve etrafını sarıp sarmalayan ‘yapmacıklığa’ (meşhur phony kaynağı) karşı çıkar. Onun bu baş kaldırısı yetişkinlerce ‘sorunlu’ olarak nitelendirilir belki ama üstüne tonlarca anlamsız yük atılarak ezilip bastırılan bıkkınlığımızın gerçek sesidir aslında Holden ve onun üzerinden tüm masumiyetini yansıttığı Salinger. Ben yine kendi adıma konuşayım ama eminim birçokları benim gibi hissetmiştir: Holden’ı o kadar doğru bir yaşta tanıdım ki, kendime bir yer bulamayıp, kişiliğime inancımı kaybedip o yapmacıklığa kapılabilme ihtimalimin belki de en yüksek olduğu anda, önüme konan hazır çizili yapmacık yoldan sapma şansı yakaladım yaşadığım toplum içinde yok olmuşluk hissimde yalnız olmadığımı fark ettiğim için. Gizliden yaptığımız tüm yargıları onun ağzından dinledik, gerçek ve samimi. Salinger bilinçliliğimizi henüz kaybetmemişken geri verdi ve dürüst düşünmeyi hatırlattı. Benim görmezden gelmeye çalıştığımı Holden kustu, ben de ondan cesaret alarak, onunla beraber kustum. Yetişkinliğin ‘telaşesinde’, para ve statü derdinde içe dönük algı kapılarının pas tuttukları gibi olmayacak Holden’ın kardeşleri, çünkü biz bir kere kustuk.

“Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlece çocuk, başka kimse yok ortalıkta – yetişkin hiç kimse, yani – benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.”

– Holden, The Catcher in the Rye

Hayır, hiç de çılgın değil Holden, inan hiç değil.

Salinger, tam da bunu hissetirmiştir içimizde işte. Gerçekten de uçurumun kıyısında olduğumuzu son anda fark edip asla düşmemeye yemin ederek çocuklarımızı, kardeşlerimizi kurtarma isteği aşılamıştır. Salinger bir öğretmen değildir, didaktik bir yazar asla. Ama onun içten hissettiği bu duygu, bunu hissetmeyi isteyip de nereye gittiğine hiç bakmadan, kör gibi koşanları durdurmuş ve etrafına bakmaya davet etmiştir. Franny ve Zooey’de ve Glass ailesini konu edinen her öyküsünde gördüğümüz gibi, büyük Glass abileri kardeşlerine kendi öğretilerini aktarırlar. Onların yol göstermesiyle paralel, Salinger da okuyucusuna kendi kaçış yollarını sunar. The Gospel of Sri Ramakrishna’nın onda yarattığı etki sonrası yazılarında Doğu felsefesi ve inancına yakınlığını hissettiğimiz Salinger’ın metafiziksel öğütlerde aslında materyal dünyada iç sesine ulaşamayanları – kendi dahil – yakalama ihtiyacını hissederiz. Aklı ve bedeni birbirinden daha da uzağa ayırdıkça kendine yabancılaşan kimseler doğuran modern toplumda, egoyu ortadan kaldırabilmek belki de Salinger’ın bu etkiye, yarattığı benmerkezciliğe ve kaçınılmaz ölüm korkusuna bulduğu en iyi çözümdür.

Salinger kendini en iyi diyaloglarda yansıtır okuyucusuna. Çünkü karakterleri derin olduğu kadar gerçektir, ağızlarından dökülen her kelime onların olduğu kadar bizimdir. İç sesle yapılan muhasebeler, monologlar, basit telefon konuşmaları, hiç de edebi olma zorunluluğu hissetmeyen mektuplar, yazarın hem kendini yansıtmadaki hem de kendi gibilere ulaşmadaki en büyük gücüdür şüphesiz. Belki de bu yüzden defalarca okunur her cümlesi. Anlaşılamadığı için değil, çok da güzel anlaşıldığımızı hissettirdiği için, içimizden geçirdiğimiz her cümlenin biricik olduğunu kabul ettiği için. Bizi bu kadar iyi anlayan, bu kadar gerçek anlatan bir abiyi kaybettiğimiz içindir belki bu öfkemiz. İnsanların kulüplerde sohbet etmekten hoşlanan, sıcakkanlı olarak tanıdığı Salinger, The Catcher in the Rye’ın yayımından kısa bir süre sonra, bir daha dönmemek üzere kendini gözden uzağa taşır. Şu an raflarda veya başucumuzda okunmaktan eskimiş bir halde duran kitaplarını yayımlamaya devam eder fakat yaşamının son elli senesinde yazdıklarını yayımlamamayı tercih eder. Neden daha çoğunu esirgedin bizden, biliyoruz yazdığını, yıllardır içimden düşünüp durduklarımı sayfalarında bulamayacak mıyım artık? Uçurumun kıyısı dolup taşıyor, ya yine çekilirsem? Bunlar hala ayakta durma gücünü tam anlamıyla bulamamış bir okurun yakınmalarıydı bir zamanlar. İnternete sızan öykülerini ilk gününden okuyup, kaybolmaması için bastıran okurlarından yalnızca birinin, fakat sanıyorum birçoklarının.

“Yayımlamamakta olağanüstü bir huzur var. Yayımlamak ise mahremiyetimin korkunç bir ihlali. Yazmayı seviyorum ama kendim ve kendi zevkim için yazıyorum.”

– J. D. Salinger

Peki kabul edebilir miyiz belki de ismini yaratan harflere bile gereğinden fazla takıntılı hale geldiğimizi? Neden yarım asır boyunca adamın kapısını zorlayıp durduk, bunun acınası bir bencillik olduğunu dahi kabul edemeyecek kadar mı güçsüzdük? Salinger’ın kendini yansıttığı karakterlerinde kendimizi bulduğumuz, özdeşleştiğimiz kadar bağlandık. Yazıları bizim için çok ulaşılabilirdi, hemen içimizdeydi. Ama kendisi ulaşılamaz olunca sinirlendik. Halbuki onun tek gayesi yaratmaktı, yazarak var olmak ama kimselere okutma ihtiyacı, karşılık alma gereksinimi gütmemek. Belki de bunu başaramamaktır kızgınlığın sebebi, belki de ulaşılamayacak hiçbir şey olmadığına inandırılmamız. Her ne olduysa oldu, Salinger’ın kendi elleriyle yayımladığı son kitabının üzerinden benim yaşımın üç katı zaman geçmiş gitmiş bile, fakat onun karakterlerinin gerçekliğinin yansımalarını bu süre zarfında sinemada defalarca gördük neyse ki. The Graduate (1967)’deki Benjamin, Taxi Driver (1976)’ın Travis’i nasıl Holden’ı hatırlattıysa, The Royal Tenenbaums (2001)’ın dağılmış karakterleri de Glass ailesini getirdi akıllara ve daha kim bilir nice filmde Salinger’ın okuyucuların yarattığı o sorgulama hissinin yansımalarını, filmlere gerçek başarısını kazandıran derin karakterlerinde izledik.

Salinger: Kaçanın Peşinde

Salinger üzerine bir belgesel yapıldığı haberi ilk çıktığında nasıl buruk bir sevince kapıldığımı hatırlıyorum. Zaten yaşadığından bile emin olamadığım bu adamın ölüm haberi ile yaşadığım tekrar kaybetmişlik hissi yerini anlamlı bir filmle doldurabilirdi. Fakat aksine, bana göre Shane Salerno ve David Shields’in aynı isimli otobiyografi kitabından uyarlanan Salinger, yazarın öykülerindeki karakterleri içselleştirmiş okuyucuları için duygusal ama bir o kadar da rahatsız edici bir belgesel çalışması olarak nitelendirilebilir ancak. Film, 1979’da görev için Salinger’ın fotoğrafını yakalamaya çalışan gazeteci Michael McDermott’ın, uzun bir uğraş sonrası uzaktan çekebildiği fotoğrafı için ‘Salinger’ı yakaladım’ demesiyle başlar. Üzücüdür ki kimseye borcu olmayan, kendi rızasıyla inzivaya çekilmiş bir adamdan bahsediyoruzdur ama sonraki röportajlarda da görebileceğimiz üzere onun bir borcu olduğu algısı vardır; onu şan, şöhret ve para ile ödüllendirdiğini düşünenler onun daha fazla kitap borcu olduğunu söylerler. Bir yandan bu öfkenin sadece ona derin bir samimiyetle ulaşmaya çalışıp başaramamadan doğduğuna inanmak istiyorum ama bir yandan da gerçekten böyle bir algı olduğunu inkar edemiyor insan. Salinger 1953’te New York’tan Cornish, New Hampshire’e taşınıp gözlerden uzak olmaya çalıştığı günden ölümüne kadar aranıp durmuştur pervasızca. Salinger belgeseli de, önce idealize edilip yüceltilen sonra da ulaşılamayınca kendisine sinirlenilen Salinger’a, bir haber başlığı olarak odaklanır.

J.D. Salinger kimdir, hangi yollardan geçmiştir de bu kadar hissettirmiştir öfkesini, kaybolan masumiyetini, sevgisini? İster istemez aklımızdan geçiyor bunları öğrenmek, onu daha iyi tanıyabilmek ve anlamak için ama nedense filmde daha önce hiç de açıp bakmadığım ve ancak öykülerinin satır aralarında yakaladığım bu biyografik bilgileri görünce kendimi kötü hissettiğimi söylemek zorundayım, bana neydi neticede. Ama lütfen siz de buyrun, onu tanıyanların sevgiyle veya kırgınlıkla konuştuklarıyla aktarılan, belki de benim anlamadığım – anlamak istemediğim – hayat kurtaran bilgiler vardır içlerinde:

Salinger 1919’da Yahudi bir baba, kendini Yahudi hisseden Katolik bir anne ve kız kardeşin oluşturduğu aileye doğmuş ve gençliğini Manhattan’da geçirmiştir. Dramaya olan tutkusu ve yeteneği başta oyuncu olma isteği ile baş göstermiş fakat sonra yazmaya çekilmiştir. Kaydolduğu okullarda fazla tutunamamış ama yazma isteği öte yandan giderek alevlenmiştir. Orduya katılmış ve kendini İkinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde bulmuştur. Geride bıraktığı ‘güzeller güzeli’ Oona O’Neill’i Charlie Chapline’ kaptırmış, savaş yaralarına bir de kalp yarası eklenmiştir. Savaşın onda yarattığı travma etkisi kaçınılmazdır ve yazılarında kendini muhakkak hissettirir. Uzun uğraşlar sonucu The New Yorker’da yazısını yayımlatmayı başaran Salinger, artık başarılı bir yazar olarak kabul edilir. Tüm dünya çapında milyonlara ulaşır. John Lennon cinayetinde onun kitabı başrolde yer alır. Fakat o kendisine alışılan şehirden kaçar ve insanlardan uzaklaşır. The Catcher in the Rye’ın filmini çekmek isteyen Billy Wilder’ı, Elia Kazan’ı geri çevirir. In Search for J.D. Salinger’ın yazarı Hamilton’a karşı hukuki süreç başlatır. Beraber yaşadığı kadınları, yazı yazmak için girdiği kulübeden çıkmayarak üzer. Kapısına kadar gelen hayranlarını onlara verebilecek bir şey olmadığını söyleyerek gönderir, hayal kırıklığına uğratır.

Salinger’ı bu formülize edilmiş, ona çok uzak bu cümlelerle anlatmaktan daha kötü ne olabilirdi ki? Bana göre Salinger belgeselinin yaptığı tam da budur, belki ben çok daha fazlasını beklediğimden bu saygı duyduğum insanı anlatma yolundan ama zaten öznel olmamak elde mi? Holden üzerine ‘kaybettiğimiz bir kardeşimiz’, ‘sanki beni yazıyor’, ‘Amerikan kimliğini tanımladı’ gibi yorumlar belgeseli ne kadar besliyorsa, Salinger’ı bir haber konusu olarak yansıtmanın bir o kadar yüzeysel bir etki yarattığını da kabul etmek gerekiyor. Aşk, hayal kırıklıkları ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın Salinger’ı beslediği şüphesizdir ama onun yazılarında yakaladığımız derinliği, dedikodu programlarından hallice ekrana yansıtan bu belgeselde hissedebilmemizin pek mümkün olmadığını düşünüyorum.

Röportajların birinde ünlü algısından bahsedilir: Dünya ikiye bölünmüştür, bir tarafta biz bir tarafta onlar – ünlüler. Şu görüşün neredeyse genel geçer olduğu kabul etmemek imkansızdır herhalde birçoklarının gününün büyük bir kısmını alan magazin haberleri düşünülürse. Fakat Salinger’ın henüz o üne tam anlamıyla kavuşmadan kaçmasının sebebi de budur, yüceltilmek ve takip edilmek istemez. Mahremiyeti elinde tutabildiği en değerli şeydir ve bunun için kaçar, piyasada ‘büyük hayalkırıklığı’ yaratacağını bile bile gizlenir ve izin vermez bunun yazımına engel olmasına. Fakat bunun tam da beklenildiği üzere bu kadar büyük bir etki yaratması gerçek bir hayalkırıklığı olmalıdır onun için. Kaçışını meşrulaştırırcasına sağlıksız bağlanan hayranları, daha fazlasını koparmak isteyen yayın evleri ve haber niteliğini görüp oklarını çeviren gazeteciler bıkmadan usanmadan peşinde koşarlar. Ulaşılamayan hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin olamayacağı düşüncesiyle davranan insan, önce tanrılaştırır, sonra da ulaşmaya çalışır.

“Tam bir hiç kimse olacak cesaretim olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım.”

Franny, Franny and Zooey

Salinger’a ‘gerçekten’ ulaşmak isteyen milyonları inkar edemeyiz elbette, belgeselde dinlediğimiz hayranı gibi kapısına kadar gidip istediğini alamayınca sinirlenen adamla özdeşleşmemek belki de imkansızdır. Fakat “Ben öğretmen ya da kahin değilim, ben bir kurgu yazarıyım” diyen Salinger’ı anlamak bu kadar zor mudur? Salinger tutarlı bir adamdır, bahsettiği ‘yapmacıklar’ gibi olmaz ve kendi doğruları ile yaşamının sonuna kadar aynı insan olarak kalır. Bu açıdan kaçışı – bencilliğimiz bir saniye kadar rafa kaldırma gücünü bulabilirsek – aksine rahatlatıcı bir etki yaratır. Salinger masumiyetini yansıttığı Holden’ın bahsettiğini başarır, tıpkı onun dediği gibi sağır-dilsiz numarası çeker, insanların ‘o salak konuşmalarından’ kaçmanın tek yolunu bulur ve ormanın hemen yakınındaki kulübesine çekilir. Belki de tek eksiği kendi gibi düşlediği o kadını bulamamış olmasıdır, yine de, bize ne.

İnkar edemem, ben de bağlandım Salinger’ın ta kendisine ve kaçışına, ölümüne kabul edemediğim bir kızgınlıkla karşılık verdim. Yine filmde son olarak nitelendirilen fotoğrafına büyük bir sevgiyle baktım. İyi olduğunu, yaşadığını ve yazdığını bilmek istedim hep ama kabul etmeliyim ki okumak için yanıp tutuştum. Kendine saklamasına sinirlendim, benim de hakkımdı onları görebilmek. Fakat bu bir hak mı gerçekten, bunun bencillik olmadığına ne kadar inanabiliriz? Kaybettiğimiz, kaybetmekten korktuğumuz naifliği, konuşamadıklarımızı konuşturan karakterleri bize armağan ettiği için daha fazlasını beklememizi suç olarak nitelendiremem elbette, fakat her şey bizimle alakalı değil, hiçbir zaman olmadı. Bu yüzden ancak şu sözü verebilirim: Verdiğinden daha fazlasına ihtiyacım yok. Salinger idealize edilmek istenen bir yazar değildi ve yazılarıyla gösterdi ki bunu hiç hak etmiyor. Geride bıraktıkları, filmin müjdelediği yeni kitaplar onun karakterinin bir parçası belki ama edebi kişiliği onun çok ötesinde olacak her zaman.

“Vay canına, öldüğünüzde işiniz gerçekten bitik yani! Ah nerede o günler, gerçekten öldüğüm zaman, şöyle aklı başında biri çıkıp beni denize filan atıverse, ne iyi olurdu. Ne yaparlarsa yapsınlar da, beni lanet bir mezara tıkmasınlar. Pazar günleri millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın? Yani…”

– Holden, The Catcher in the Rye

Holden’ın da itiraf ettiği gibi, onu anlatmak, onu ve tüm karakterlerini özlememe sebep oldu. Fakat ben şanslıyım, Salinger yok ama sesi hep elimin altında, zihnimin ve kalbimin derinliklerinde tekrar tekrar dinlenmek için yatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi