İstisna, farklı bir bakış açısı sunarak, bizleri Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşattıkları acımasızlıklarla meşhur Nazi Almanya’sında "kaidelerin bozamadığı" istisnalarla tanıştırıyor. Beyazperdede izlemeye alıştığımız bu dehşet verici döneme başka bir bakış açısı getiren film, çeşitli Tony ödülü adaylıkları bulunan İngiliz tiyatro yönetmeni David Leveaux’un ilk uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyor. Simon Burke’ün, Alan Judd’ın The Kaiser’s Last Kiss isimli kitabından uyarlayarak senaryosunu kaleme aldığı film, bugüne dek anlatılanlardan farklı olarak, sadece siyah ve beyazın değil, arada kalan grilerin umut, savaş, acımasızlık ve aşk dolu hikayesini Hitler Almanya’sını ti‘ye alan bir tavırla izleyicisi ile buluşturuyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası Hollanda’ya sürgün edilen son Alman İmparatoru Kaiser Wilhelm II (Christopher Plummer) ve eşi Prenses Hermine (Janet Mcteer) yaşadıkları sürgünün sona ermesi ve eski güçlerine kavuşma umuduyla yaşamlarını sürdürüyorlar. Alman askeri Yüzbaşı Stefan Brandt (Jai Courtney) ise Almanya’nın Hollanda’yı işgal etmesi ile, eski imparator ve imparatoriçeyi olası bir suikast girişimine karşı korumak için görevlendiriliyor, ancak bu görev, güzelliğini bir silah olarak kullanan Yahudi ajan Meike De Jong (Lily James) ile tanışması ile bir aşk hikayesine dönüşüp melodramatik bir hal alıyor. Bu noktadan itibaren zaten farklı bir bakış açısını ele alan film,  odak noktasını tamamen yaşanan savaş ve caniliklerden çok, bir Nazi askeriyle Yahudi ajanın arasında başlayan aşk hikayesinin üzerine çeviriyor. Çoğunlukla tek bir mekanda hayat bulan filmin hikayesi, yaşanan savaş şartlarının içerisinde varlıklarını sürdürmeye çalışan ülkelerine duydukları bağlılık (ülkelerinden arta kalanlar) ve duyguları arasında kalmış insanları merkezine oturtuyor ve seyirciye bütün bu deliliğin arasında insani değerlerini koruyabilenlerin de olduğunu düşündürerek, kafalarındaki acımasız Nazi Almanya’sı askeri imajını, istisnaların da olabileceği düşüncesi ile yumuşatıyor. İstisna: “Çoğunluk onlar, sen istisnasın.” Film, ele aldığı farklı bakış açısının yanında, başrol olarak kendisine bir Nazi askerini seçerek başka bir cesur adım daha atıyor. Nazi Almanya’sını anlatırken sempati duygumuzu kazanan istisnaların olduğu fikri, The Pianist (2002) filminde izlediğimiz Wilm Hosenfeld’i hatırladığımızda yeni bir durum değil, ancak film ile ilgili altını çizmemiz gereken nokta filmin, istisnaların var olduğu fikrini yan karakterler yardımıyla değil, olay örgüsünü etrafında geliştirdiği başrolü ile verme cesaretini gösteriyor olması. Bu durumu desteklemek için film, Yüzbaşı Brandt’e gördüğü kabuslar ve etkisinde kaldığı kötü anılar aracılığıyla insani değerler yüklüyor ve onu seyirci için asker kimliğinden daha fazlası haline getiriyor. Dolayısıyla film, yıllar boyunca vahşet ile bir arada anılan Nazi askeri figürünü seyirci için olabildiğince sevimli kılma görevini başarılı ile yerine getiriyor. Elbette ki film, bunu yaparken yaşanan vahşeti meşrulaştırmış olmuyor. Film sadece, bu noktada asıl alt metni olan istisnaların da var olduğu fikrinin altını çizme hedefini yerine getiriyor. Oyunculuklardan bahsederken tabi ki, Christopher Plummer’ın tahtından indirilmiş bir imparatoru canlandırırken yarattığı, vatanının kararını kabul etmişlik ardında gizli kalp kırıklığının etkisinden bahsetmemek mümkün değil. Zira Kaiser, imparatorluk ve güç ile dolu bir hayattan, anılara tutunarak yaşadığı evinin bahçesindeki ördekleri besleyerek huzur bulmaya çalıştığı ve verdiği en önemli kararın akşam ne yeneceği olduğu bir hayata aniden ve isteği dışında transfer edilmiş bir devlet adamı. Plummer’ın başarılı ve derin performansı ile bu tacını kaybetmiş kral, seyirci için, her zaman doğru tarafta yer alamamış olsa da,  oldukça güçlü bağ…

Yazar Puanı

puan - 65%

65%

İstisna, farklı bir bakış açısı sunarak, "kaidelerin bozamadığı" istisnaların hikayesini Hitler Almanya’sını ti‘ye alan bir tavır eşliğinde izleyicisi ile buluşturuyor.  

Kullanıcı Puanları: 4.9 ( 1 votes)
65

İstisna, farklı bir bakış açısı sunarak, bizleri Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşattıkları acımasızlıklarla meşhur Nazi Almanya’sında “kaidelerin bozamadığı” istisnalarla tanıştırıyor. Beyazperdede izlemeye alıştığımız bu dehşet verici döneme başka bir bakış açısı getiren film, çeşitli Tony ödülü adaylıkları bulunan İngiliz tiyatro yönetmeni David Leveaux’un ilk uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyor. Simon Burke’ün, Alan Judd’ın The Kaiser’s Last Kiss isimli kitabından uyarlayarak senaryosunu kaleme aldığı film, bugüne dek anlatılanlardan farklı olarak, sadece siyah ve beyazın değil, arada kalan grilerin umut, savaş, acımasızlık ve aşk dolu hikayesini Hitler Almanya’sını ti‘ye alan bir tavırla izleyicisi ile buluşturuyor.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Hollanda’ya sürgün edilen son Alman İmparatoru Kaiser Wilhelm II (Christopher Plummer) ve eşi Prenses Hermine (Janet Mcteer) yaşadıkları sürgünün sona ermesi ve eski güçlerine kavuşma umuduyla yaşamlarını sürdürüyorlar. Alman askeri Yüzbaşı Stefan Brandt (Jai Courtney) ise Almanya’nın Hollanda’yı işgal etmesi ile, eski imparator ve imparatoriçeyi olası bir suikast girişimine karşı korumak için görevlendiriliyor, ancak bu görev, güzelliğini bir silah olarak kullanan Yahudi ajan Meike De Jong (Lily James) ile tanışması ile bir aşk hikayesine dönüşüp melodramatik bir hal alıyor. Bu noktadan itibaren zaten farklı bir bakış açısını ele alan film,  odak noktasını tamamen yaşanan savaş ve caniliklerden çok, bir Nazi askeriyle Yahudi ajanın arasında başlayan aşk hikayesinin üzerine çeviriyor. Çoğunlukla tek bir mekanda hayat bulan filmin hikayesi, yaşanan savaş şartlarının içerisinde varlıklarını sürdürmeye çalışan ülkelerine duydukları bağlılık (ülkelerinden arta kalanlar) ve duyguları arasında kalmış insanları merkezine oturtuyor ve seyirciye bütün bu deliliğin arasında insani değerlerini koruyabilenlerin de olduğunu düşündürerek, kafalarındaki acımasız Nazi Almanya’sı askeri imajını, istisnaların da olabileceği düşüncesi ile yumuşatıyor.

İstisna: “Çoğunluk onlar, sen istisnasın.”

Film, ele aldığı farklı bakış açısının yanında, başrol olarak kendisine bir Nazi askerini seçerek başka bir cesur adım daha atıyor. Nazi Almanya’sını anlatırken sempati duygumuzu kazanan istisnaların olduğu fikri, The Pianist (2002) filminde izlediğimiz Wilm Hosenfeld’i hatırladığımızda yeni bir durum değil, ancak film ile ilgili altını çizmemiz gereken nokta filmin, istisnaların var olduğu fikrini yan karakterler yardımıyla değil, olay örgüsünü etrafında geliştirdiği başrolü ile verme cesaretini gösteriyor olması. Bu durumu desteklemek için film, Yüzbaşı Brandt’e gördüğü kabuslar ve etkisinde kaldığı kötü anılar aracılığıyla insani değerler yüklüyor ve onu seyirci için asker kimliğinden daha fazlası haline getiriyor. Dolayısıyla film, yıllar boyunca vahşet ile bir arada anılan Nazi askeri figürünü seyirci için olabildiğince sevimli kılma görevini başarılı ile yerine getiriyor. Elbette ki film, bunu yaparken yaşanan vahşeti meşrulaştırmış olmuyor. Film sadece, bu noktada asıl alt metni olan istisnaların da var olduğu fikrinin altını çizme hedefini yerine getiriyor. Oyunculuklardan bahsederken tabi ki, Christopher Plummer’ın tahtından indirilmiş bir imparatoru canlandırırken yarattığı, vatanının kararını kabul etmişlik ardında gizli kalp kırıklığının etkisinden bahsetmemek mümkün değil. Zira Kaiser, imparatorluk ve güç ile dolu bir hayattan, anılara tutunarak yaşadığı evinin bahçesindeki ördekleri besleyerek huzur bulmaya çalıştığı ve verdiği en önemli kararın akşam ne yeneceği olduğu bir hayata aniden ve isteği dışında transfer edilmiş bir devlet adamı. Plummer’ın başarılı ve derin performansı ile bu tacını kaybetmiş kral, seyirci için, her zaman doğru tarafta yer alamamış olsa da,  oldukça güçlü bağ kurulabilir bir karakter haline geliyor. Film boyunca dikkat çeken karakterlerin arasında Kaiser’in eşi, eski Prenses Hermine rolüne hayat veren Janet Mcteer’in de karaktere kattığı, eski hayatının şartlarına karşı duyduğu kurnazlıkla karışık açlık ile yer aldığı söylenebilir. Berlin’deki bazı tanıdıkları aracılığıyla aynı masaya oturma ‘şerefine’ eriştikleri Heinrich Himmler’i canlandıran Eddie Marsan’ın, filmin genel tutumunu destekleyen hafif iğneleyici performansı da, üzerinde konuşulmaya değer performanslar arasında. Zira Himmler, Hitler Almanya’sı ile ilgili yanlış olan her şeyi temsil ettiğinden bu karakterin ele alınış biçimi film için önem arz eden ögeler arasında bulunuyor. Filmin Hitler Almanya’sını hafif alaycı bir dil ile eleştirme yöntemini Himmler’in engelli çocuklar üzerinde yapılan kan dondurucu katliam deneyini anlattığı sahne, filmin alaycı tutumunun yanı sıra, yaşanan dehşet verici olaylara karşı asıl duruşunu ve tavrını desteklerken, masanın etrafında oturan bütün ‘istisna’ları belirgin bir şekilde işaretliyor ve iki ideoloji arasındaki derin farkı tüm çarpıcılığı ve açıklığı ile ortaya koyuyor.

Film boyunca, dikkatimizi çeken bir karakter daha var elbette ve bu isim Lily James’in hayat verdiği Meike de Jong’dan başkası değil. Nazi Almanya’sının acımasızlığından nasibini almış bir Yahudi olan Meike, hafif sakar tavırlarının yanı sıra, güzelliği ile ilgi odağı haline geliyor. Eski Alman imparatorunun evine sızmayı başarabilmiş bir ajan olsa da Meike, izleyiciye Yüzbaşı Brandt’ın arzusunun merkezi olarak tanıtılıyor ve tanıştığımız on dakika içerisinde onu henüz tam anlamıyla tanıyamasak da çırılçıplak görüyoruz. Bu durum, daha sonra Meike’nın ipleri ele alarak bir Yüzbaşı’na soyunmasını emrettiği dakikalarda bizleri şaşırtarak yıkılsa da, Meike karakterinin genel anlamda resmediliş biçimi onunla ilgili yeterli bilgiyi izleyicinin karakteri tam anlamıyla tanımasını sağlayamıyor. Lily James’in duru güzelliği ve sessizliğindeki çekicilikle hayat bulan karakterin en önemli ve tek silahının dış görünüşü olması, izleyici olarak bizleri tatmin edemiyor. Film, her ne kadar Brandt ve Meike arasındaki imkansız derecede zorlu aşkın etrafında gelişen romantik bir savaş filmi olsa da, bu iki karakter arasındaki aşk ilişkisi seyirciye verilirken yeterince tutkulu olamıyor, aklımızı başımızdan alacak bir aşk hikayesi olmak için fazla kuru ve ayrıntısız kalıyor. Kendimizi yakın hissetmemiz gereken Yüzbaşı Brandt karakteri, Jai Courtney’in oyunculuğuyla yaralı bir ruha sahip, derin bir karakterden çok, insani tarafını kaybetmemiş, ancak genellikle asık suratlı bir asker olarak yansıtılıyor ve bu durum ona karşı hissedebileceğimiz duygu yoğunluğunun aslında var olan potansiyelinin altında kalmasına sebep oluyor. Film, diyalogların arasına gizlenmiş, küçük, iğneleyici, alaycı tavırları ile ara sıra ilgi çekip ve özellikle sonlarına doğru yükselttiği temposu ile izleyicisini heyecanlandırmayı başarsa da, yaşanılan dönemin barındırdığı duygu yüküne rağmen, neredeyse tek bir mekanda geçen ve ne zaman bu kadar güçlendiğini bilmediğimiz bir aşk hikayesine odaklanmış bir bekleyiş filmi hissi yaratıyor. Gerilim hissi, çeşitli ses efektleri ile yaratılıp desteklenmek istense de, olayların akışı aslında ilerlemesi gereken hızın altında kalıyor ve seyirci üzerinde çok büyük bir etki yaratmayı başaramıyor. Görüntü yönetmeni Roman Osin’in filmin geçmiş zamana ait bir hikayeyi işleyen dönem filmi olduğu gerçeğinin altını çizmeyi amaçlayarak aldığı bazı sinematografik kararlar ise, filmin görsel kalitesini desteklemektense gereğinden fazla yapay kalmasına sebep oluyor.

İstisna, Nazi Almanya’sının gözden kaçarak genellemelere maruz kalan kesimini merkezine oturtuyor ve oldukça cesur bir şekilde, empati duyulması güç bir karakteri başrol olarak karşımıza çıkarıyor. Değişik aksanlara yer veren film, savaş dönemine denk gelen bir aşk hikayesini anlatıyor. Film, izleyicisini anlattığı aşk hikayesinden çok, istisnalarla ilgili tutumu ve Christopher Plummer’ın Kaiser performansı ile etkiliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi