“Annem’e..” 20 yıl aradan sonra ilk kez Türkiye’de film çeken Ferzan Özpetek’in merakla beklediğimiz İstanbul Kırmızısı filmi bu sözle açılıyor. Beklenenin aksine Barok mimarisinin hakim olduğu İtalyan sokaklarına değil de mavi ve kırmızıların hakim olduğu tezatlıklarla dolu İstanbul sokaklarına çıktığımız yolculuk böyle başlıyor. Özpetek, annesine adadığı bu filmde benliğini tanımlayan şehirlerden İstanbul’u rutin hayatın karmaşasında göremediğimiz bir şekilde, annesinin kırmızısıyla, gerçekten ziyade bir kartpostal havasında izleyiciyle buluşturuyor. Yaşayan, kokusunu içine çeken bilir İstanbul, sürekli gitmek isteyip kaldığınız, kanınıza girip bir daha sisteminizi terk etmeyen bir şehirdir. Ne kadar giderseniz gidin bir gün yine döner gelirsiniz. İstanbul Kırmızısı, hayatın tam da bu evresini anlatıyor, hep gitmişken, en sonunda dönüp kendini içinde tamamen kaybediş anını. Özpetek’in aynı isimli romanından uyarlama olmasına rağmen tamamen aynısı olmayan film tezatlarla dolu bu şehri ve aitken karışamamak, birlikteyken sevememek, kaybolmuşken var olmak gibi tezatlıkları sabahlara kadar partilerin verildiği plazaları sarıp sarmalayan ezanlar eşliğinde anlatıyor.

İtalya ve Türkiye’nin Ferzan Özpetek’i, Hamam (1997) filminden sonra verdiği 20 yıl süren Türkiye arasını İstanbul Kırmızısı filmi ile bitiriyor. Film, bire bir olmasa da Ferzan Özpetek’in hayatına ve kendisine benzeyen bir sürü detay içeriyor. Başrollerinde Halit Ergenç (Orhan Şahin), Nejat İşler (Deniz Soysal) ve Tuba Büyüküstün (Neval) gibi isimleri gördüğümüz film, romantik türde bir başlangıç yapsa da Deniz Soysal’ın kayboluşu ile ters köşe yaparak gerilimli bir drama dönüşüyor. Filmde önemli ve Ferzan Özpetek’ten bir parça taşıyan karakterler boyunlarındaki altın kolye ile işaretlenerek seyirciye tanıtılıyor. Ferzan Özpetek’i yansıtan karakterin hangisi olduğunu net olarak söylemek ise zor. Zira, yıllarca yurtdışında yaşamış burjuva yönetmen Deniz Soysal da kendisinden bir parça taşıyor, yepyeni bir karakter olan Londra’dan gelen editör – yazar Orhan Şahin de. Film, yönetmen Deniz Soysal’ın yazdığı ilk romanının üzerinde çalışmak üzere Londra’dan gelen Orhan Şahin’in kendisini Soysal’ın hayatı ve yıllar önce terk ettiği İstanbul’un içinde kaybedişini karmaşık ve oldukça ucu açık bir şekilde anlatıyor.

İstanbul Kırmızısı: “İstanbul bir sürtüktür, kimseyi geri çevirmez.”

Ferzan Özpetek’i en çok andıran iki karakter olan Deniz Soysal ve Orhan Şahin’in paylaştıkları ortak nokta İstanbul’dan kaçmalarına rağmen bu şehirden ayrılamayışları, ancak bir parçası da olamayışları. Orhan Şahin, lüks bir tekne ile boğazı geçerken tanıştığımız ilk karakter. Orhan Şahin ile gözlerimizi açtığımız hikayeye ise görkemli kırmızı yalısında tanıştığımız Deniz Soysal ile devam ediyoruz. Film boyunca yaşadıkları ev, kullandıkları arabalar ve hatta sürdükleri ojelerin markası gibi detaylar yardımı ile kesin olarak ikna olduğumuz bir şey varsa o da bu filmde herkesin maddi anlamda refah içerisinde olduğu. Film, toplu taşıma kullandıkları sahneler ile bu durumu kırmaya çalışsa da karakterlerin ekonomik statüsünü yansıtmaya çalışırken takındığı tavrı ile neredeyse itici denebilecek bir şekilde bu detayı detay statüsünden çıkarıp ana olaylar arasında değerlendirmemize sebep oluyor. Filmin geneline hakim snop tavrın altında seyircisini olayların derinliğine ikna etmek için sarf ettiği üstün çabayı görüyoruz.

Film boyunca Serra Yılmaz’ın varlığı, kalabalık aileler, yemek sekansları, boğucu olaylar arasında engel olamadığımız küçük kıkırtılar gibi anlara ek olarak Ferzan Özpetek sinemasının özelliklerini hatırladığımız anların bir diğeri ise yemek masasında karakterlerin birden durup kameraya bakarak seyirci ve film arasındaki dördüncü duvarı yıktığı an. Anne ve teyzeler ile tanıştığımızda ise yönetmen sinemasının üyelerinden Pedro Almodovar’ı anımsatan kırmızıları ve kadınları hatırlıyoruz. Ferzan Özpetek’in kadın karakterlerine karşı takındığı genel tavır ile İspanyol yönetmen Almodovar’ı anımsatması ise alıştığımız bir durum. Ferzan Özpetek sinemasında karşılaşmaya alışkın olduğumuz bir diğer durum ise eşcinsel ilişkiler. İstanbul Kırmızısı bu konuda daha önceki filmleri kadar açık sözlü olmayıp bu ilişkiyi açıkça anlatmasa da  Yusuf (Mehmet Günsür) ile Deniz Soysal arasındaki ilişkiyi hissediyoruz. Filmde açık ve net bir eşcinsel ilişki görmesek de ilişkilere dair her şey karmakarışık. Herkes birbirinden bir şekilde bir parça taşıyor. Ferzan Özpetek sinemasında görmeye alıştığımız gibi Neval, Deniz ve Yusuf arasındaki güçlü görünmez bağ ve grup dinamiği Orhan’ı zamanla içine çekse de dışarıdan gelen bir karakterin hikayeye dahil olması ile değişmeye başlıyor.

Ağır diyalogları ve hız değiştirmeyen yavaş ritmi ile 120 dakika sürdüğü gerçeğini sonuna kadar hissettiren film, seyircisi ile çeşitli şekillerde sürekli oynuyor. Başrolümüz Deniz Soysal’ı kaybetmemiz ile başlayan oyuna Orhan’ı densizleştirerek devam ediyor. Film boyunca sanki Deniz’in kaza geçiren hamalın nefesini içine çektiği an gibi karakterler birbirlerinden besleniyor. Neval üzerinden yansıttığı tam anlamıyla çözülmemiş karmaşık ilişkilerde, Yusuf karakterinin tam anlamıyla bilmediğimiz dünyasında ve hatta evde çalışanların her şeyinden haberdar olmadığımız hayatlarında olduğu gibi anlattığı hikayelerin başını anlatıp sonunu seyircisi için netleştirmeyerek havada hep bir bekleme duygusunun asılı kalmasını ve seyircinin de sürekli beklemede kalmasını sağlıyor. Hikayelerin hiçbirinin tamamını öğrenemediğimizden dolayı, film boyunca var olan karakterler hiçbir zaman tam anlamıyla var olamazken, yok olanlar ise hep onları beklediğimizden izlerini hiçbir zaman tam anlamıyla kaybettiremiyorlar. Mutsuzlukları ile hissizleşen üst ekonomik sınıfa mensup karakterleri ile film, seyircisinin duygu dünyasını hedef alıyor ve onu yakın planlara hapsedip sık sık kırdığı aks çizgisi yardımı ile karıştırıyor. Duygu dünyamızı en çok etkileyen ise filmde çok neşeli tavrının arasına gizlenmiş kalp kırıklıkları ile Zerrin Tekindor’un canlandırdığı Aylin oluyor. Bekleyen annelerin ortadan kaybolan çocuklarını içeren film, Cumartesi Anneleri’ne yer vermeyi de ihmal etmiyor. Ancak filmde bekleyiş, özlem ve aşk duyguları sadece çocuklara ya da kardeşlere değil olmamış bir sevgili, Tommy isimli bir köpek, tamamlanmaya çalışılan bir roman gibi değişik şekiller üzerinden işleniyor.

Türk – İtalyan yapımı bir bekleyiş filmi olan İstanbul Kırmızısı, bizleri olabilecek en hissiz, en normalmiş gibi davranılan, en yavaş ve sorunsuz ilerleyen karmaşanın içerisine sürüklüyor. Film süresince en ufak bir ipucuna aç bir şekilde kocaman bir yapbozu rastgele elimize verilen sayılı parçalarla çözmeye çalışıyoruz. Film bittiğinde ve dev perde İstanbul Kırmızısı’na büründüğünde ise kendimizi hiçbir sorumuzun cevabını alamamış, ne hissedeceğimizi bilemez halde buluyoruz. Tüm bunların aksine filmin alıştığımız zenginlikle ve ağır hikayelerle dolu Türk dizilerinin havasına düşmesine rağmen günümüz popüler Türk filmlerine göre sinematografisi, en azından düşündürebildiği gerçeği gibi özellikleri ile de belli bir kaliteyi aştığı ise bir gerçek.

“Annem’e..” 20 yıl aradan sonra ilk kez Türkiye’de film çeken Ferzan Özpetek’in merakla beklediğimiz İstanbul Kırmızısı filmi bu sözle açılıyor. Beklenenin aksine Barok mimarisinin hakim olduğu İtalyan sokaklarına değil de mavi ve kırmızıların hakim olduğu tezatlıklarla dolu İstanbul sokaklarına çıktığımız yolculuk böyle başlıyor. Özpetek, annesine adadığı bu filmde benliğini tanımlayan şehirlerden İstanbul’u rutin hayatın karmaşasında göremediğimiz bir şekilde, annesinin kırmızısıyla, gerçekten ziyade bir kartpostal havasında izleyiciyle buluşturuyor. Yaşayan, kokusunu içine çeken bilir İstanbul, sürekli gitmek isteyip kaldığınız, kanınıza girip bir daha sisteminizi terk etmeyen bir şehirdir. Ne kadar giderseniz gidin bir gün yine döner gelirsiniz. İstanbul Kırmızısı, hayatın tam da bu evresini anlatıyor, hep gitmişken, en sonunda dönüp kendini içinde tamamen kaybediş anını. Özpetek’in aynı isimli romanından uyarlama olmasına rağmen tamamen aynısı olmayan film tezatlarla dolu bu şehri ve aitken karışamamak, birlikteyken sevememek, kaybolmuşken var olmak gibi tezatlıkları sabahlara kadar partilerin verildiği plazaları sarıp sarmalayan ezanlar eşliğinde anlatıyor. İtalya ve Türkiye’nin Ferzan Özpetek’i, Hamam (1997) filminden sonra verdiği 20 yıl süren Türkiye arasını İstanbul Kırmızısı filmi ile bitiriyor. Film, bire bir olmasa da Ferzan Özpetek’in hayatına ve kendisine benzeyen bir sürü detay içeriyor. Başrollerinde Halit Ergenç (Orhan Şahin), Nejat İşler (Deniz Soysal) ve Tuba Büyüküstün (Neval) gibi isimleri gördüğümüz film, romantik türde bir başlangıç yapsa da Deniz Soysal’ın kayboluşu ile ters köşe yaparak gerilimli bir drama dönüşüyor. Filmde önemli ve Ferzan Özpetek’ten bir parça taşıyan karakterler boyunlarındaki altın kolye ile işaretlenerek seyirciye tanıtılıyor. Ferzan Özpetek’i yansıtan karakterin hangisi olduğunu net olarak söylemek ise zor. Zira, yıllarca yurtdışında yaşamış burjuva yönetmen Deniz Soysal da kendisinden bir parça taşıyor, yepyeni bir karakter olan Londra’dan gelen editör - yazar Orhan Şahin de. Film, yönetmen Deniz Soysal’ın yazdığı ilk romanının üzerinde çalışmak üzere Londra’dan gelen Orhan Şahin’in kendisini Soysal’ın hayatı ve yıllar önce terk ettiği İstanbul’un içinde kaybedişini karmaşık ve oldukça ucu açık bir şekilde anlatıyor. İstanbul Kırmızısı: “İstanbul bir sürtüktür, kimseyi geri çevirmez.” Ferzan Özpetek’i en çok andıran iki karakter olan Deniz Soysal ve Orhan Şahin’in paylaştıkları ortak nokta İstanbul’dan kaçmalarına rağmen bu şehirden ayrılamayışları, ancak bir parçası da olamayışları. Orhan Şahin, lüks bir tekne ile boğazı geçerken tanıştığımız ilk karakter. Orhan Şahin ile gözlerimizi açtığımız hikayeye ise görkemli kırmızı yalısında tanıştığımız Deniz Soysal ile devam ediyoruz. Film boyunca yaşadıkları ev, kullandıkları arabalar ve hatta sürdükleri ojelerin markası gibi detaylar yardımı ile kesin olarak ikna olduğumuz bir şey varsa o da bu filmde herkesin maddi anlamda refah içerisinde olduğu. Film, toplu taşıma kullandıkları sahneler ile bu durumu kırmaya çalışsa da karakterlerin ekonomik statüsünü yansıtmaya çalışırken takındığı tavrı ile neredeyse itici denebilecek bir şekilde bu detayı detay statüsünden çıkarıp ana olaylar arasında değerlendirmemize sebep oluyor. Filmin geneline hakim snop tavrın altında seyircisini olayların derinliğine ikna etmek için sarf ettiği üstün çabayı görüyoruz. Film boyunca Serra Yılmaz’ın varlığı, kalabalık aileler, yemek sekansları, boğucu olaylar arasında engel olamadığımız küçük kıkırtılar gibi anlara ek olarak Ferzan Özpetek sinemasının özelliklerini hatırladığımız anların bir diğeri ise yemek masasında karakterlerin birden durup kameraya bakarak seyirci ve film arasındaki dördüncü duvarı yıktığı an. Anne ve teyzeler ile tanıştığımızda ise yönetmen sinemasının…
puan - 68%

68%

İstanbul Kırmızısı, yönetmen Deniz Soysal’ın yazdığı ilk romanının üzerinde çalışmak üzere Londra’dan gelen Orhan Şahin’in kendisini Soysal’ın hayatı ve yıllar önce terk ettiği şehir İstanbul’un içinde kaybedişini karmaşık ve oldukça ucu açık bir şekilde anlatıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.34 ( 54 votes)
68
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi