(Bu yazı konuk yazarımız Rıza Oylum tarafından yazılmıştır.)

İslam peygamberine hakaret edildiği iddiasıyla Charlie Hebdo dergisinde 12 kişinin katledilmesinin sarsıcı etkileri devam ediyor. Tesadüfe bakın ki İranlı meşhur yönetmen Macit Macidi’nin İslam peygamberinin hayatını anlattığı film de şu sıra izleyiciyle buluşacak. Şii fıkhında İslam peygamberinin suretini göstermek yasak değil. Bu müsait zemin üzerinden Macit Macidi’nin filmi İran’da sorun yaşamayacak. Ancak Sünni  İslam ülkelerinde nasıl karşılanacağı büyük merak konusu. Macidi, sinemayla maneviyatı buluşturan, İslami önermeleri sinema vesilesiyle topluma sunan bir isim. Film Arası dergisinden Dilek Karataş’a verdiği röportajda: “Peygamberlik devam etseydi, peygamberler tebliği sinema ile yaparlardı” (Sayı 23, Yıl 2012) diyecek kadar da iddialı. Bu girift ilişki vesilesiyle genelde sanat, özelde sinemayla Ortadoğu İslam ülkelerinin ilişkisi üstünde durmakta fayda var.

Ortadoğu İslam Ülkelerinin Sinemayla İlişkisi

İslam ülkelerinin öbek noktası Ortadoğu coğrafyasıdır. İslam ülkelerinin sinemayla kurdukları ilişkiyi masaya yatırmadan önce “Ortadoğu” tanımının kendisini masaya yatırmalıyız. Zira kelimeler kavramların gizini açıklamaya vesiledir. Ortadoğu tanımlaması kuşkusuz muğlâk bir tanımlama. Kime göre “orta”, kime göre “doğu”? Burada ülke sınırlarını çizenlerin kalemleri çıkıyor karşımıza. Modern dünyanın kurucu ögesi İngiltere’nin, kendini merkez kabul edip Doğu, Yakın Doğu, Ortadoğu ve Uzakdoğu tanımlamalarını dünya siyasi atmosferine armağan etmesinden bu yana, Asya topraklarının bir kısmı bu tasnifle anılıyor. Ortadoğu nerde başlar, nerde biter?  Ortadoğu tanımlamasına Suriye, Irak, Katar, Kıbrıs, Ermenistan, Azerbaycan, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Fas ve Türkiye’yi dâhil eden tanımlamalar var. Genel olarak Ortadoğu’nun içinde Türkler, Farslılar ve İsrailliler olsa da bu coğrafya bir Arap coğrafyasıdır diyebiliriz. Ayrıca sonradan eklemlenmiş İsrail devletini istisna kabul edersek Ortadoğu;  bir İslam coğrafyası olarak karşımızda duruyor.  

Ortadoğu ülkelerinin sinemaları, dünya sineması içinde saygınlıklarını her geçen gün biraz daha yükseltiyorlar. Ortadoğu’nun bereketli toprakları, bir uçtan bir uca farklılıkların mücadelesini sürekli içinde barındırdı. Bu mücadelelerin hikâyeleri ise sözlü ve yazılı kültürde kocaman bir alan yarattı. Yüzyıllar boyunca sanat, bu coğrafyanın şiirsel şehirlerinde üretildi. Rönesans’la birlikte merkez olma hali Avrupa’ya kaydığında; Ortadoğu’nun sanat üretimi artık beslenilecek, yeniden inşâ edilecek bir kaynağa dönüşmüştü. Görsel sanatların en yenisi olan sinema da Avrupa’da başladığı yolculuğunda, kısa sürede bu eski ve parlaklığını yitirmiş coğrafyaya da uğradı. İlk dönemin oryantalist yapımlarının ardından kamera beyaz adamın elinden yerlilere geçtiğinde; dünya artık bu esmer adamların dilinden, coğrafyanın görselliğini keşfetme başlıyordu.

Sinemanın Doğuya Yolculuğu

Fotoğrafların hareketlenmesiyle ortaya çıkan sinema sanatı, modern dünya tarihine yeni bir başlık açılmasını sağlamıştı. Zira sinemanın efsunlu çekiciliği Paris’in meşhur salonlarından ilk yolculuğuna başladığı andan itibaren, kitlesel eğlence kültürünü baştan sona değiştirmişti. Batı ülkelerindeki yaygınlığından hemen sonra sinema, doğuya yaptığı sürprizlerle dolu yolculuğunda farklı ülkelerde değişik karşılıklar buldu. Uzun süre batıdakinin aksine geniş toplum kesimlerine değil, ‘batılılaşmaya çalışan’ doğulu zenginlere ait bir eğlence aracı olarak görüldü. Doğu toplumlarının batılılaşma merakı içinde olan elitleri, beyazperdeye yansıyan batılı insan figürlerini izlemek için geniş katılımlı gösterimlerde yerlerini alırlardı. Evlerine döndüklerindeyse -muhtemelen evlerinin yeni üyesi olan- boy aynalarında beyaz perdede gördükleri batılı suratları kendileriyle karşılaştırırlardı. Birçoğu için rol modeller, sinemada gördükleri batılılardı.

Yeniliklerin kabul görüp yaygınlaşması oldukça zordur. Doğu ülkelerinde de sinemanın yaygınlaşması hiç kolay olmadı. Ancak sinemanın yaygınlaşmasını kolaylaştıracak yegâne faktör, onun yerel kültürlerle kurduğu benzerlikler oldu. Yaygınlık kazandığı ülkelerin hemen hepsinde sinema, yerel kültürlerle kurduğu bağ üzerine yükselebilmiştir. Uzakdoğu’da Çin’in geleneksel tiyatro kültürü, Japonların benşi geleneği, Türk kültüründeki ortaoyunu, Fars kültüründeki taziye etkinlikleri sinemanın etki alanını genişletti.

İslamın Estetik Önermesi: İran Sineması

Sıradan insanların günlük hayatlarına odaklanan İranlı yönetmenler, dünya sinema tarihinde kendilerine kolay doldurulmayacak kocaman bir alan yarattılar. Küçük hikâyelerden usta işi filmler yapmayı beceriyorlar. Bazen mayın toplayan çocuklardı merkezde olan, bazen ayakkabısı olmayan küçük bir kız, bazen gözleri görmeyen küçük bir öğrenci, bazen de unuttuğu defterini arkadaşına götürmeye çalışan bir köylü çocuğu…

1997 yılında İran sinemasının usta yönetmeni Abbas Kiyarüstami, Kirazın Tadı filmiyle büyük ses getirmişti. Yönetmen İslam dünyası için hoş karşılanmayacak bir konu olan intihara odaklanmıştı. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü alan Kirazın Tadı (ödülü Shohei Imamura’nın Unagi filmiyle paylaşır), İran sinemasının uluslararası saygınlığını arttırdı. İçine kapalı ve ambargo altında yaşayan İran toplumu, dünyanın en saygın birkaç ödülünden birinin kendi ülkelerinden bir filme verilmesinin gururunu yaşadılar.

Kirazın Tadı’nın dışında 1999’da çektiği Rüzgâr Bizi Sürükleyecek saygın bir Kiyarüstami filmi olmuştu. 1997 yapımı Macid Macidi’nin Cennetin Çocukları ve 1999 yapımı Tanrının Rengi, Cafer Penahi’nin 1997‘de çektiği Ayna, Semira Mahmelbaf’ın 1998 yapımı Elma filmleri de dönemin saygın yapımları olmuşlardı. Ayna filmi İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ve Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne değer görülmüştü. Cennetin Çocukları, En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a da aday gösterilmiş, Tanrı’nın Rengi ise Amerika’da en çok izlenen İran filmlerinden biri olmuştu.Bu başarı grafiği Asgar Ferhadi’nin 2011’de  Bir Ayrılık filminin En İyi Yabancı Film dalında Oscar almasıyla zirveye taşınmış oldu.

Taziye Etkinliklerinin İran Sinemasına Etkileri

İslam dünyasının yaşadığı en büyük trajedi ve ihanetlerinden biri sayılan Kerbela Katliamı’nın tiyatral canlandırılmasıyla meydana gelen taziye gösterileri, çok uzun zamandır İran kültürünün içinde varlığını devam ettiriyor. Taziyeler; her yıl Hz. Hüseyin’in şehit edildiği Muharrem ayında tutulan yas zamanında sergilenir. Mazlumun zalim karşısındaki feryadını simgeleyen taziye geleneği, açık alanlarda binlerce kişilik izleyici kitlesi karşısında yapılıyor. İslam’a uygun kabul edildiği için de herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmayan taziyeler, görselliğin yaygınlaşmasını sağlayan en büyük kültürel unsurlardan biridir. Taziyeler, sunuluş biçimleri, taklit kavramının ortaya konulması ve kurmacanın yaygınlaşması sayesinde ‘izleyici-oynayan’ kavramlarının İran toplumu içinde yer edinmesini de sağladı. İran sinemasının İslam coğrafyasının en estetik sineması olma gerçekliğinin nedenlerini ararken, bu kültürel müsait zemini es geçmemeliyiz.

Arap Ülkelerinde Sinema

Arap ülkelerinin sinema sanatıyla kurdukları ilişkinin düzeyleri birbirinden oldukça farklı. Sinema sanatına bakışları da son derece çeşitli.

Ulusal varlığının en önemli göstergelerinden biri olan sinemasıyla adından söz ettiren Filistin’de sinema, hiçbir zaman sadece sinema değil. Bu sinemada; direniş, savaş, intifada, taşlar, sapanlar, tanklar, askerler, yıkılan evler, ölen çocuklar başrolde oynuyor. Filistin sineması, parçalanmış üç ayak üzerinde varlığını devam ettiriyor. Bunlardan biri, ülkenin yaşadığı işgalden ötürü yurdunu terk etmek zorunda kalanların oluşturduğu Filistin diaspora sineması; ikinci ayak, kamplarda üretilen Filistin sinemasıdır. 2002 yapımı Mohammed Bakri’nin Cenin Cenin isimli belgeseli buna örnek gösterile bilir. Cenin mülteci kampında yaşanan katliamı beyaz perdeye yansıtan belgesel, katliama tanıklık edenlerin hatıralarını da ölümsüzleştiriyordu. Üçüncü ayaksa, İsrail vatandaşı olarak Filistin sinemasını temsil edenlerin oluşturduğu Filistin sinemasıdır.

Mustafa Abu Ali’nin çabalarıyla ortaya çıkan, Michel Khleiff’in başarılarıyla adından söz ettiren Filistin sineması, günümüzde Alia Süleyman ve Hani Abu-Asad’ın çalışmalarıyla yoluna devam ediyor. Hâlâ kişisel tecrübeler üzerinden gelişmeye çalışan bir sinema Filistin sineması. Büyüyebilmesi için de, en az diğer Arap ülkelerinki kadar imkânlara sahip olması gerekiyor. Sinema salonlarına, ekipmana ve finansmana… Ama her şeyden öte film çektiği için baskı görmeyeceği, uluslararası festivallerde isminin altında yazacak bir ülkeye ihtiyacı var bu yönetmenlerin.

Devlet destekli bir sinema olan Suriye sineması, önemli yönetmenlerinin hemen hepsini Sovyet film okullarında yetiştirmişti. Şam’da düzenlenen Uluslararası Şam Film Festivali’nin varlığı ve ülkede bulunan yabancı kültür merkezlerinin düzenlediği film günleri, bu coğrafyanın sinemayla olan ilişkisini güçlendiriyordu. Ancak artık Suriye, kurmaca filmlerle değil gerçek katliam videolarıyla takip ediliyor. Sinema sanatı Suriye coğrafyası için artık lüks bir sanat dalı. Suriye devleti sanata yatırım yapmayı kendine dert edinmiş bir devlet. Ortadoğu’nun en heybetli opera binalarından biri Şam’da. Yaraların sarılması kolay olmasa da sular durulup da Suriye üstüne planlar başka bir bahara bırakıldığında; sanat hayatının da yeniden canlanacağını ummak için umutlu olmalıyız. Şimdilik zorunlu bir kış uykusuna yatsa da Suriye’nin bir sinema dinamiği var.

Arap sinemasının lokomotifi Mısır sineması da, geniş kesimlerin sinemayla ilişkilerini kuvvetlendirdi. 2. Dünya Savaşı’nın olanca yıpratıcılığı insanoğlunun üstüne çöktüğü dönemde sinema ticareti de yön değiştirmeye başlamıştı. Bu dönemde bölgenin en büyük sineması haline gelen Mısır, komşu ülkelerden başlayarak Afrika ve Endonezya’ya kadar film ihraç eden bir endüstri haline gelmişti. Bölge insanı, Amerika ve Avrupa filmlerine nazaran kendilerine benzeyen oyuncuların rol aldığı, kendi hikâyelerini anlatan Mısır filmlerini daha çok benimsiyorlardı. Bütün Ortadoğu’ya film ihraç ettiği günler çok eski de kalsa da; Mısır sineması bölgenin bütün festivallerine film gönderebilen bir ulusal sinema olarak varlığını devam ettiriyor. Sözgelimi Mısırlı yönetmen Jehane Noujaim’in 2013’de çektiği Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri anlatığı belgeseli Meydan, (El Square) bize yabancı değil.Gezi Parkı Direnişi’ni hatırlatan belgeselin, konusu da, içerdiği ritmi de son derece bizden.

2003’teki Amerikan İşgali’yle sonlanan Saddam Hüseyin döneminden sonra Irak’ta yeni yönetim oluşturma çalışmaları içinde, bölgede daha önce söz sahibi olmayan Kürtlerin etki alanı genişledi. Bu durum Irak’ın sinema endüstrisine de yansıdı. Öyle ki müdahale sonrasında Irak sinema endüstrisinin önemli bir kısmı ya Kürt kökenli ya da Amerika’dan Irak’a gelen yönetmenlerin çalışmalarından ibaretti. Bu açıdan müdahale sonrası Irak sineması için Kürt sineması tanımlamasını yapmak pek abartılı olmasa gerek. Bu dönemin başka bir özelliği de, ortak yapımlar döneminin ortaya çıkmış olmasıdır. Çoğu zaman Amerika ile bazen de Fransa ve Almanya ile ortak yapımlı filmlerin bu dönemde yaygınlaştığını görebiliyoruz. Ayrıca bu dönemin Irak filmlerinin farklı coğrafyalarda düzenlenen film festivallerine kabul edildiklerini de söyleyebiliriz.

Farklı kültürleri bünyesinde barındıran Lübnan’daki sinema hareketleri ise bölgenin siyasi ve kültürel atmosferinden bağımsız değil. Yaşanan iç savaş, tüm yönleriyle Lübnan sinemasında karşılık buldu. Belgesel geleneğinin hiçbir zaman kaybolmadığı Lübnan sineması umut verici bir yolda ilerliyor. Lübnan sinemasında film sayılarında belirgin bir artış olsa da, üretilen film sayısı halen yeterli değil. Ülkenin mali kaynaklarının kısıtlı olması, yönetmenleri alternatif yollara sevk ediyor. Birçok yönetmen ortak yapımlarda yer alarak ekonomik sorunları aşmaya çalışıyor. ALBA ve IESAV gibi sinema okullarının olduğu Lübnan’da yeni yetişen yönetmenler, eskinin mirasını sahipleniyorlar. Ghassan Salhab, Jocelyn Saab, Randa Chahal-Sabbag, Philippe Aractingi ve Nadine Labaki gibi yönetmenlerin önemli başarılar kazandığı Lübnan sinemasında, genç yönetmenlerin deneyimlerinden faydalanacakları bir neslin oluşmuş olması umut verici bir durum. Özellikle bölgenin siyasi ve kültürel atmosferi de oldukça besleyici bir platform oluşturuyor. Ayrıca belgesel geleneğinin hiçbir zaman kaybolmadığı da görülebiliyor.

Film Festivallerinin Merkezi Arap Emirlikleri

Arap Emirlikleri özellikle düzenledikleri film festivalleriyle önemli bir merkez olma yolunda ilerliyor. Abu Dabi’de düzenlenen festival, bölge ülkelerinin ürünlerinin değerlendirildiği en büyük ve en saygın festivallerden biridir. Abu Dabi Film Festivali olarak da bilinen festivalde; hem kısa filmler, hem belgeseller, hem de uzun metraj kurgu filmler ödüllendiriliyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde uzun metraj film çalışmaları oldukça azdır. Ülkenin sinemayla kurduğu en önemli bağ olan film festivallerinden ikincisi de Dubai Uluslararası Film Festivali’dir. Aralık ayının 2. haftasında düzenlenen festivalde hem bölge ülkelerinin filmleri hem de Avrupa ve Uzakdoğu’nun filmleri gösteriliyor.  Bölgenin iki önemli festivaline ev sahipliği yapan ülke, film üretiminde olmasa bile filmlerin değerlendirilmesinde en önemli merkez konumunda.

Sinemada Bireysel Çabalar: Suudi Arabistan, Katar, Umman…

Ürdün, Katar, Yemen, Umman ve Suudi Arabistan’da ise sinema sanatı bireysel çabalarla kendine yol bulmaya çalışıyor. 1 milyon kişinin yaşadığı Bahreyn’de çekilen ilk film 1990 yılındaydı. Bassam al-Thawadi’nin çektiği The Barrier / Al-Hajiz isimli filmden sonra geçen 20 yılı aşkın sürede 3 film daha yapıldı: Yine Bassam al-Thawadi’nin 2004’te çektiği Visitor/ Za’er ve 2006’da Bahraini Tale / Hekaya Bahrainiya filmleriyle beraber, Hassan al-Halibi’nin 2006 yapımı filmi Four Girls. Bahreyn’de azımsanmayacak sayıda sinema salonu var. Ancak salonlarda Hollywood ve Bollywood sinemalarının büyük bir ağırlığı söz konusu. Bu yapının değişmesi için Bahreyn devleti, 2006 yılında Bahreyn Film Üretim Merkezi’ni kurdu. Bu merkezdeki çalışmalarla yerel sinema hareketlerinin geliştirilmesine çalışılıyor.

Umman’da bilinen tek film 2006 yılında çekilen The Dawn / Al-Boom oldu. Khalid al- Zadjali tarafından çekilen filmin dışında yaklaşık 10 tane kısa filmcinin çalışmaları da var.

Katar için de aynı cümleleri kurmak mümkün. 2006 yılında Threads Beneath Sands / Khyoot taht al-rimal isimli film, bilinen tek film. Khalifa al-Meraikly tarafından çekilen filmin dışında, tıpkı Umman gibi 10 civarı kısa filmcinin ismi Katar sineması içinde değerlendiriliyor.

Sinema endüstrisinin oluşmadığı bir başka ülke de Kuveyt’tir. Ülkede çekilen ilk film 1972 yılında Enough o Sea / Basya Bahr isimli filmdir. Khalid al-Siddick’in yönettiği filmden sonra aynı yönetmen tarafından 1976’da The Wedding of Zein / Urs al-Zayn filmi yapıldı. 1979’da Hashim Muhammed’in The Silence / al-Samt isimli filminden sonra 1985’te Khalid al-Siddick, bir film daha yaptı.  Chahin / Shahin isimli film, uzun yıllar sonra yapılmış son film oldu. 2000’li yıllarda genç yönetmenler yeni çalışmalar yapmaya başladılar. Abdullah Boushahri 2006’da Losing Ahmad’ı çekti. Amer al-Zuhair’in belgesel çalışması olan When The People Spoke / Indama Rtakalam al-sha’ab ise, 2007’de çekildi. Irak İşgali’nden sonra Kuveyt’in yeniden inşa sürecinde tiyatro ve sinema salonları da yenilendi. Ayrıca ulusal sinemanın oluşması için Cinescape isimli bir kurum da kuruldu. Resmi verilere göre, Kuveyt’te yirmiye yakın kısa film yönetmeni bulunuyor günümüzde.

25 milyonluk Suudi Arabistan’ın sinemayla kurduğu ilişki de, Katar ve Umman’dan farklı değil. Suudi topraklarında genelde Hollywood yapımları izleniyor. Ama sinemada değil. Suudi Arabistan’da sinema salonu yok. 2014’te bir girişimcinin bu konuda başvuru yaptığı, ajanslara düşen haberlerden biri. El Arabiya’ya göre, Suudi Arabistanlılar film seyretmek için genellikle Bahreyn ve Dubai gibi komşu ülkelere gidiyor. Suudi Arabistan’da çekilen ilk uzun metrajlı film olan Vecide-Wajda İstanbul Film Festivali’nde gösterilen başarılı filmlerinden biriydi. 2012 Suudi Arabistan- Almanya ortak yapımı olan filmde; yönetmen Haifaa Al Mansour Suudi toplumundaki kadının yerini bisiklet almaya çalışan küçük bir kızın gözünden anlatıyordu. 

Savaşların, acı dolu iktidar oyunlarının, kazananın olmadığı mücadelelerin son yüzyıla egemen olduğu İslam coğrafyalarında; kardeşlik ve kalleşlik aynı cümlede kullanılmayı sürdürüyor. Bu kaotik atmosferin sinemasının tüm perspektiflerini vermek, kuşku yok ki birkaç sayfayı aşacak bir zemine muhtaçtır. Ancak birkaç sayfaya sığdırabiliriz ki İslam coğrafyalarında sinema sanatının gelişim göstermesi için yerel unsurlardan; kültürel, politik gerçeklerden kopmamak ve bu sanatın ithal edilmiş, yani entegre edilecek bir sanat olduğunun bilincinde olmak olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıntılı Bilgi İçin

Oylum Rıza, Sivaslıoğlu Kemal, (2011), Ortadoğu Sineması, Başka Yerler Yayınları, İstanbul

Oylum Rıza,  İran Sineması ve Taziye Geleneği, Kitapçı Dergisi,1.Sayı,2012

Oylum Rıza, Suriye Sineması’a Bir Bakış, Kitapçı Dergisi, 2.Sayı,2012

 Oylum Rıza, Suriye’de Sinema Hareketleri,Sendika.org, 24 Kasım 2013

http://www.sendika.org/2013/11/suriyede-sinema-hareketleri-riza-oylum/

Oylum Rıza, Yeni Dönemde İran Sineması, Birgün Gazetesi, 19.07.2013

(http://www.tersninja.com/yeni-donemde-iran-sinemasi)

Oylum Rıza, Direnişin Görsel Mücadelesi:Filistin Sineması, Film Arası Dergisi, Sayı 40, 2014

Oylum Rıza, İç Savaş Sonrası Lübnan Sineması, Kitapçı Dergisi,Sayı 12, 2014

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi